Futbol ve basketbolda maç biter… Sahada ter dökülmüş, taktik savaşları yaşanmış, oyuncular fiziksel ve zihinsel sınırlarını zorlamış… Ama asıl hayal kırıklığı çoğu zaman maçtan sonra başlıyor: Basın toplantıları.

Çünkü o toplantılarda artık gazetecilik değil, taraftarlık oynanıyor.

Birçok basın toplantısında sorulan sorular, ne oyunu anlamaya çalışıyor ne de kamuoyunu aydınlatma amacı taşıyor. Aksine; öfke kusan, yönlendiren, hatta yer yer provoke eden bir dile dönüşmüş durumda. Bu tablo özellikle yabancı teknik adamlara karşı daha da çarpıcı hale geliyor.

Tedesco gibi Avrupa futbolunun içinden gelen bir teknik direktöre sorulan soruların tonu…

Montella’ya yöneltilen, taktikten uzak, ima dolu cümleler…

Ve Saras Jasikevicius gibi Avrupa basketbolunun en önemli beyinlerinden birine yöneltilen, adeta “tribün diliyle” hazırlanmış sorular…

Ortada ciddi bir problem var.

Gazetecinin görevi soru sormaktır. Ama bizde çoğu zaman sorular, birer “mini yorum” ya da “gizli eleştiri metni” gibi kuruluyor.

“Hocam sizce bu kadar kötü oyunun sebebi nedir?”

Bu bir soru değil. Bu, hüküm verilmiş bir yargının mikrofonla ilanıdır.

Daha kötüsü ise bazı soruların doğrudan taraftar refleksiyle soruluyor olmasıdır.

“Hocam taraftar bu oyunu hak ediyor mu?”

Bu cümlede gazeteci yok. Orada sadece öfkeli bir tribün var.

Bu dil, özellikle yabancı teknik adamlara karşı daha sert, daha ölçüsüz kullanılıyor.

Oysa Montella ya da Tedesco gibi isimler, Avrupa’da çok daha sert eleştirilerle karşılaşmalarına rağmen bu tarz “yönlendirilmiş” sorulara alışık değiller. Çünkü oralarda soru; bilgi almak için sorulur, hesap sormak için değil.

Jasikevicius gibi basketbol aklı üst düzey bir koça bile, oyunun detayını açacak bir soru yerine, “neden böyle oldu” gibi yüzeysel ve itham içeren cümleler kurulduğunda, aslında kaybeden sadece o an değil… Türk spor medyasının itibarı oluyor.

Montella ve Jasikevicius son maçlarından sonra hak etmedikleri sorularla karşılaştılar. Ve ilk defa iki teknik adam da net cevaplarla soruyu soranlara karşı tavır aldılar.

Bugün Avrupa’da bir basın toplantısı izlediğinizde şunu görürsünüz:

Gazeteci oyunu analiz eder ve teknik sorar.

“İkinci yarıda pres hattınızı neden geri çektiniz?”

“Rakibin kenar oyunlarına karşı özel bir planınız var mıydı?”

Bizde ise hala:

“Hocam neden kaybettiniz?” ya da “istifa etmeyi düşünüyor musunuz?”

Çünkü biz oyunu okumayı değil, sonucu konuşmayı seçiyoruz.

İşte tam da bu noktada, bu düzen değişmeden hiçbir şey değişmez.

Türk sporunun gelişmesini istiyorsak sadece sahaya bakamayız.

Mikrofonun arkasındaki kaliteyi de artırmak zorundayız.

Gazeteci taraftar değildir.

Soru, öfke taşımaz.

Basın toplantısı, hesaplaşma alanı değildir.

Basın toplantıları, bir ülkenin futbol aklının aynasıdır.