Daha gün doğmadan bir yerlere yetişmenin telaşıyla sıklaşır adımlar… ve farkında olmadan bir başka yarışın da içinde buluruz kendimizi. Sözün, hafızanın ve hakikatin zamana karşı verdiği bu mücadele, aslında anlamın yarışıdır.

Bir yerlerde bir söz söylenir. Sade, duru ve berrak bir niyetle… Sonra o söz yola çıkar. Dilden dile, zamandan zamana, insandan insana… Her durakta biraz daha değişir, biraz daha eğilir, biraz daha bükülür. En sonunda öyle bir hal alır ki; başlangıçtaki hakikat, kendi gölgesini tanıyamaz olur. Kulaktan kulağa hayatlar da burada başlar.

Öyle bir akıştır ki, ağızdan çıkan hafif de olsa; başkasının zihnine vardığında ağırlık kazanır. Bir sözdür ki söylendiği yerde suyun kaynağı gibidir; fakat dolaştıkça bulanır, her uğradığı kalpte başka bir renge boyanır. Kar üzerindeki ayak izi gibidir, ilk düştüğü yerde nettir ama zamanla ve yorumla silikleşir. Kolay söylenir, kolay taşınır; lakin zor korunur. Söz, ağızdan çıktığı an kendine bir kader bulur.

Kulaktan kulağa dolaşan yalnızca cümleler değildir; hayatların kendisidir. Birinin yaşadığı, bir diğerinin anlattığına; anlatılan ise başkasının inandığına dönüşür. Böylece gerçek, her aktarımda biraz daha şekil değiştirir. Kimisi süsler, kimisi eksiltir, kimisi farkında olmadan yerini kaydırır. Nihayetinde ortaya çıkan şey, ne tam olarak hakikattir, ne de bütünüyle yanlıştır. O, taşınırken dönüşmüş bir hatıradır.

Davulun sesi uzaktan hoş gelir denir ya; mesele yalnızca mesafe değildir. Mesele, zihnin mesafeyle birlikte ayrıntıları terk etmesidir. Uzakta kalan sadeleşir, sadeleşen güzelleşir. Oysa yaklaştıkça kusurlar belirir, detaylar rahatsız etmeye başlar. Çoğu zaman da insan, detayı taşımaktansa hikayeyi basitleştirmeyi tercih eder. İnsanoğlu, aklında karmaşık olanı taşımakta zorlandığı için, duyduğunu değil; hatırlayabildiğini saklar. Bu sebeple çoğu zaman hatırlanan da gerçek olandan öte; kolay olanın tercihinde kalır.

Zihnin, karmaşık olanı sadeleştirme eğilimi, bir lütuftur aslında. Eksik bir kelimeyi tamamlar, yarım bir cümleyi anlamlandırır, dağınık bir fikri toparlar. Mesela “Krvn yla çktı” gibi eksik bir ifade bile zihinde “Kervan yola çıktı” şeklinde tamamlanır. Harfler eksik olsa da anlam korunur. Bu basit algı gücü bile bize anlamı koruyabilecek donanımla yaratıldığımızı anımsatır. Lakin aynı zihin, kolay olanı seçmeye meylettiğinde; bu lütuf tembelliğe dönüşür. Basitleştirmek için başlayan süreç, yüzeyselleşmeye evrilir. Asıl ile usül yer değiştirir. Mana geri çekilir, biçim öne çıkar. Küfedeki altın, zamanla tenekeye dönüşür. Ve kimse bunun farkına varmaz; çünkü herkes zaten o tenekeyi altın zannetmektedir.

Gelecek, geçmişin mirasçısıdır. Ama bu miras yalnızca söz değildir; anlamdır. Eğer anlam korunmazsa, gelecek geçmişi değil; onun gölgesini devralır. Ve gölgeler, hakikatin yerini tutmaz. Hakikat, yalnızca doğru olmakla kalmaz; aynı zamanda sorumluluk da yükler. Bu yüzden herkesin işine gelmez. Vicdan ile menfaat her fırsatta çatışır. İkisi ikiz gibi görünür; aynı dili konuşur, aynı kıyafeti giyer. Lakin bambaşka değerlere hitap ederler. Vicdan ile menfaatin karşılaştığı yerde de çoğu zaman menfaat daha gür sesle konuşur. Hakikat ise susar; fakat yok olmaz. Yalnızca derine çekilir. Üstüne başka sözler, başka yorumlar, başka niyetler birikir. Söz de tıpkı insan gibi bir yolculuğa çıkar. Her durakta biraz daha değişir. Kimi zaman kasıtlı, kimi zaman farkında olmadan… Ama her değişim, bir şey götürür. Ve çoğu zaman götürülen şey, en kıymetli olandır… Anlam.

Bu değişim tesadüf değildir. Söz de tıpkı bir canlı gibi; doğar, büyür, evrilir. Fakat her evrim, gelişim anlamına gelmez. Bazen evrilmek, aslından uzaklaşmak demektir. Dilin kendisi de ifade biçimi de birden çok mana içerir. Bunların göz ardı edilmemesi önemlidir. Duyduğumuzu bildiğimizi sanmak yanılgıların başlıcasıdır. Çünkü bilmek, duyulanla sınırlanmaz. Bilmek; anlamak, sindirmek ve yerli yerine koymaktır. Aksi halde bilgi, sadece us hanesinde yük olur.

Söz, yalnızca dilin ucundan çıkandan ibaret değildir; o, kalpten kalbe taşınan bir emanettir. Dinleyen için bir imtihan, aktaran için bir mesuliyettir. Kimine hikmet olur, kimine kuru gürültü. Zira her duyulan, olduğu gibi kalpte yer bulmaz; niyetle yoğrulur, idrakle şekillenir. Bu yüzden dinlemek, ibadet gibidir; dikkat ister, edep ister, teslimiyet ister. Sözün içine sinmiş manayı fark edebilmek, yalnızca kulakla olmaz; gönülle işitmeye bağlıdır. Aynı şekilde aktarmak da bir tür şahitliktir. İnsan, duyduğunu değil; anladığını taşır karşıya. Eğer anlam eksikse, söz de eksik gider. Bir kelime, ya gönül inşa eder ya da gönül incitir. Has olan en çok da dikkatsiz taşındığında kaybolur.

“Söz ağızdan çıkmadan senin esirindir; çıktıktan sonra sen onun esiri olursun.” - Hz.Ali

Hani sürekli bir rivayet edilir geçmişten bugüne… “Söz uçar yazı kalır” deriz. Lakin onu bile zaman uzadıkça değiştirmenin yolu aranmıştır. Hatta zamanla asıl, öyle tahrifata uğrar ki; kendini bile unutur hale gelir. Bugün dilimize yerleşmiş nice söz, aslında bu dönüşümün tanığıdır. Atasözleri dahi bu dönüşümden nasibini almıştır. “Güzele bakmak sevaptır” deriz; oysa sözün doğrusu “Güzel bakmak sevaptır.” Zira mesele bakılan değil, bakışın kendisidir. “Saatler olsun” diye temennide bulunuruz; halbuki aslı “Sıhhatler olsun”dur. Zaman değil, sağlık dilenir insana. Bir kelimenin sapması, anlayışın da yönünü değiştirir. “Su küçüğün, söz büyüğün” deriz; oysa “Sus küçüğün, söz büyüğün”dür doğrusu. Sözün değil, susmanın terbiyesi işaret edilir. Zamanla harfler düşünce, mana da geri çekilir. “Baldız baldan tatlıdır” denir; oysa doğrusu “Daldız baldan tatlıdır.” Daldız, balı petekten almaya yarayan alettir; yani mesele tat değil, emeğin kendisidir. “Ziyaretin kısası makbuldür” diye yorumlanır; halbuki buradaki kilit kelime “kısas”tır. Yani ziyaretin karşılığını vermek makbuldür. Anlam kaydığında, davranış da yerini şaşırır.

İnsan, çoğu zaman duyduğunu gerçek zanneder. Çünkü duymak, düşünmekten daha kolaydır. Sorgulamak ise zahmet ister. Oysa sözler, zahirden ibaret değildir; niyetten, bağlamdan, zamandan ve söyleyenden izler barındırır. Bu izler kaybolduğunda, söz seyrelir. Ağırlığını kaybeden söz ise kolay taşınır ama zor anlaşılır.

Kulaktan kulağa hayatlar anlatılırken, aslında her insan kendi hakikatini de inşa eder. Duyduklarımızla bir dünya kurar, öğrendiklerimizle bir kimlik öreriz. Lakin eğer bu temeller, sorgulanmadan kabul edilen sözlerle atılmışsa; kurulan yapı da sallantılı olur. Bu yüzden bazen durmak gerekir. Duyduğunu hemen kabul etmeden önce beklemek… Bir sözün peşine düşmek, onun izini sürmek, kaynağına inmeye çalışmak… Çünkü hakikat, tıpkı bir çiçeğin sabırla tomurcuktan çıkması gibi yavaş yavaş açılır.

Bu bağlamda her daim duyduklarımız gerçek olmasa da bizi gerçeğe yaklaştıracak bir kapı olabilir. Yeter ki o kapıyı sorgulayarak açalım. Zira gerçek, kalpten kalbe taşındığı zaman özünü korur. Nihayetinde şu hakikatle yüzleşmek gerekir… Her zaman duyduklarımız gerçek değildir. Ama her duyduğumuz, gerçeğe yaklaşmak için bir fırsattır. Yeter ki onu olduğu gibi anlamaya niyet edelim.