Holguín’in son açıklamaları, António Guterres’in yeni bir Kıbrıs süreci başlatmaktan çok, başlamadan önce o sürecin kurallarını belirlemeye çalıştığını gösteriyor. Mesaj açık: Yeni bir 5+1 toplantısı kendi başına başarı değil. Önce güven artırıcı önlemlerde hareket, geçmiş yakınlaşmaların korunması, yöntemin belirlenmesi ve ucu açık olmayan bir müzakere anlayışı gerekiyor. Belki de ilk kez Kıbrıs’ta asıl tartışılması gereken şey çözüm modelinden önce müzakerenin nasıl yapılacağıdır.

María Ángela Holguín ile ANKA Review için yaptığım söyleşinin ardından Politis’e verdiği röportajı da okuyunca, bana göre ortaya çıkan tablo oldukça net. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres bu kez sadece yeni bir Kıbrıs müzakere süreci başlatmaya çalışmıyor. Daha önce defalarca yapılanın aynısını yapmanın anlamsız olduğunu görüyor ve liderleri yeniden bir masaya oturtup aylar sonra o masanın niçin kurulduğunu tartışmaya başlamalarını istemiyor.

Görünen o ki önce kuralların, sonra masanın kurulmasını hedefliyor. Belki de Kıbrıs sorununda yıllardır eksik olan tam da buydu. Çünkü biz hep çözümün mimarisini tartıştık ama müzakerenin mimarisini ikinci plana attık. Federasyon nasıl olacak, merkezin yetkileri ne olacak, dönüşümlü başkanlık olacak mı, toprak ne kadar değişecek, mülkiyet nasıl çözülecek, garanti sistemi kalacak mı, Türk askeri ne olacak gibi başlıklara yoğunlaştık.

Ama daha temel sorular çoğu zaman havada kaldı. Nereden başlanacak, daha önce varılan yakınlaşmalar geçerli sayılacak mı, müzakere ne kadar sürecek, kim ilerleme olup olmadığına karar verecek, taraflardan biri süreci süründürürse ne olacak ve en önemlisi, bir müzakere daha çökerse taraflar yine hiçbir şey olmamış gibi başladıkları noktaya mı dönecek? Holguín şimdi tam olarak bu sorulara işaret ediyor.

Süresiz süreç devri bitmeli

Bana söylediği en önemli cümlelerden biri şuydu: “Başarı, hesap verebilirliği olan, süresi belirlenmiş siyasi bir müzakere sürecinin kurulmasıdır.” Bu aslında Kıbrıs müzakere tarihine yönelik oldukça ağır bir eleştiridir. Çünkü Kıbrıs’ta süreç çoğu zaman amacın önüne geçti. Müzakere devam ettiği sürece uluslararası toplum rahatladı, taraflar da çoğu zaman bundan şikâyetçi olmadı.

Bir toplantı bitti, yenisi planlandı. Bir lider gitti, yenisi geldi. Bir BM temsilcisi ayrıldı, yerine başkası atandı. “Tarafları sürece bağlı tutmak” başlı başına diplomatik başarı sayıldı. Sonuçta yarım asrı aşan müzakereye rağmen hâlâ aynı temel başlıkları konuşuyoruz.

Holguín’in “süreli” ve “hesap verebilir” vurgusu bu nedenle önemli. Bir sonraki süreç açık uçlu olmamalı. Belli bir takvim içinde belli sonuçların alınması hedeflenmeli ve ilerleme yoksa bunun da siyasi bir karşılığı olmalı. Aksi halde yeni bir süreç, eski düzenin yalnızca yeni isimlerle tekrarından ibaret olur.

Güven artırıcı önlemler neden bu kadar öne çıktı?

Son günlerde güven artırıcı önlemlerin yeni bir 5+1 toplantısı için ön şart olup olmadığı tartışılıyor. Bence kelimeye fazla takılıyoruz. Holguín bunları “sine qua non”, yani olmazsa olmaz olarak tanımladı. Bundan daha açık ne denebilir? Elbette BM çıkıp “şu geçiş kapısı açılmazsa konferans yok” demeyecek. Diplomasi böyle işlemez. Ama siyasi mesaj nettir: Yeni bir 5+1 hazırlıksız yapılmayacak.

Peki güven artırıcı önlemler Kıbrıs sorununu çözer mi? Hayır. Yeni bir geçiş kapısı açmak çözüm değildir, mayın temizlemek çözüm değildir, yenilenebilir enerji alanında ortak proje yapmak çözüm değildir, gençleri bir araya getirmek de çözüm değildir. Ama bunların değeri başka.

İki taraf, görece basit ve her iki topluma da fayda sağlayacak konularda anlaşamıyorsa siyasi eşitlik, toprak, mülkiyet, güvenlik ve garantiler gibi başlıklarda nasıl anlaşacak? Bu nedenle güven artırıcı önlemler çözümün yerine geçmiyor, bir çeşit siyasi stres testi haline geliyor. Taraflar gerçekten hareket edebiliyor mu, liderler kendi bürokrasilerini aşabiliyor mu, bir uzlaşmayı kendi kamuoylarına anlatabiliyor mu, yoksa herkes sadece karşı tarafın adım atmasını mı bekliyor? Asıl sınav burada.

Yakınlaşmalar belgesi hafife alınmamalı

BM’nin geçmiş müzakere turlarında sağlanan yakınlaşmaları kendi kayıtlarından derlemesi de önemli. Belki yeni sürecin en kritik unsurlarından biri bu olacak. Çünkü Kıbrıs’ta her yeni lider geldiğinde müzakerenin başa dönmesi alışkanlık haline geldi. Bu sürdürülemez.

On yıllarca konuşmuşsunuz. Yönetimde belli yakınlaşmalar oluşmuş, mülkiyet konuşulmuş, toprak konuşulmuş, siyasi eşitlik konusunda formüller geliştirilmiş, güvenlik tartışılmış. Sonra birkaç yıl ara veriliyor ve herkes sanki ilk kez karşı karşıya gelmiş gibi davranıyor. Bu şekilde hiçbir sorun çözülemez.

Ama burada iki tarafın da dürüst olması gerekiyor. Rum tarafı kendisine uygun yakınlaşmaları sahiplenip Türk tarafının siyasi eşitlik ve etkin katılım konusundaki kazanımlarını yeniden tartışmaya açamaz. Türk tarafı da dönüşümlü başkanlık ya da olumlu oy gibi başlıkları korumak isterken toprak veya mülkiyetle ilgili geçmiş yakınlaşmaları çöpe atamaz. Yakınlaşmalar açık büfe değildir. İşine gelen alınır, gelmeyen bırakılırsa bunun adı müzakere birikimi olmaz.

Erhürman’ın dört noktası artık başka görünüyor

Tufan Erhürman’ın uzun süredir dile getirdiği dört temel unsur var: siyasi eşitlik ve etkin katılım, geçmiş yakınlaşmaların korunması, süresi belli bir müzakere ve başarısızlık halinde yeniden bugünkü statükoya dönülmemesi. Başlangıçta bunlar Rum tarafında yeni Türk ön şartları olarak değerlendirildi.

Ama bugün Guterres’in çizdiği çerçeveye bakınca bu dört başlığın aslında yeni sürecin metodolojisine oldukça yakın durduğu görülüyor. Özellikle süre meselesi önemli. Türk tarafı haklı olarak şunu soruyor: Bir müzakereye daha girip birkaç yıl sonra hiçbir sonuç alınamazsa ne olacak? Yine bugünkü statükoya mı dönülecek? Yani çözümsüzlüğün bedelini yine sadece uluslararası statüsü olmayan taraf mı ödeyecek?

Bu soru rahatsız edici olabilir ama meşrudur. Aynı şekilde Rum tarafının da şu sorusu meşrudur: Bir süreç başarısız olduğunda bu, otomatik olarak iki devletin tanınmasına giden yol mu olacak? İşte tam da bu nedenle “başarısızlık sonrası ne olur” meselesi baştan konuşulmalıdır. Yoksa taraflar aynı masaya farklı korkularla oturur ve müzakerenin kendisi bu korkuların rehinesi olur.

Etiketlere takılıp içeriği kaçırıyoruz

Kıbrıs’ta yıllardır aynı tartışmanın içindeyiz: federasyon, iki devlet, gevşek federasyon, konfederasyon, desantralize federasyon, egemen eşitlik, siyasi eşitlik... Bazen düşünüyorum, acaba biz çözümü değil sıfatı mı müzakere ediyoruz?

Çünkü günün sonunda ortaya çıkabilecek düzen klasik federasyon kitaplarına tam uymayabilir. Tek uluslararası kişilik olabilir, iki siyasi olarak eşit kurucu devlet çok geniş iç yetkilere sahip olabilir, merkezin görevleri son derece sınırlı tutulabilir, dönüşümlü başkanlık ve etkin katılım garanti altına alınabilir, Avrupa Birliği ortak bir çatı sağlayabilir. Güvenlik düzeni de Türkiye’nin rolünü tamamen ortadan kaldırmadan Rum tarafının kaygılarını azaltacak şekilde yeniden kurulabilir.

Buna federasyon mu diyeceğiz, gevşek federasyon mu, konfederal özellikli federasyon mu? Bence açıkçası çok da önemli değil. Çalışıyor mu, iki taraf da kendini güvende hissediyor mu, hiçbiri diğerinin insafına bırakılmış hissediyor mu? Asıl mesele bu. Kıbrıs’ın problemi anayasa hukukçularının doğru kelimeyi bulamaması değildir. Denge sorunudur, güven sorunudur.

Güvenlikte gerçekçilik şart

Bu nedenle güvenlik başlığında da sloganlardan uzaklaşmak gerekiyor. Rum toplumunun Türk askerine ilişkin kaygıları gerçektir ve bir anlaşma bu kaygıyı azaltmak zorunda. Ama Türk toplumunun güvenlik endişesi de aynı derecede gerçektir. 1963-74 dönemi sadece tarih kitabında yazılı bir dönem değil, Türk toplumunun kolektif hafızasının parçasıdır. 1974 ise Türkiye’nin etkin müdahale kapasitesinin Türkler açısından neden yaşamsal görüldüğünü gösterdi.

Bu yüzden Türk tarafının, sağcısıyla solcusuyla, Türkiye’nin güvenlik denkleminden tamamen çıkarılmasını kabul edeceğini düşünmek gerçekçi değil. Aynı şekilde Rum toplumunun da mevcut askeri düzenin kalıcılaştırıldığı hissine kapıldığı bir anlaşmayı onaylaması beklenemez.

Demek ki yeni bir formül gerekiyor. Garanti sistemi değişebilir, asker sayısı değişebilir, denetim mekanizmaları kurulabilir, uluslararası unsurlar eklenebilir, belli dönemlerde gözden geçirme mekanizmaları getirilebilir. Ama iki tarafın temel korkularını yok sayan hiçbir model yaşayamaz.

Holguín’in en ciddi uyarısı: Zaman

Bence Holguín’in en önemli mesajı aslında müzakere yöntemi değil, zaman konusunda. Bana şöyle dedi: “Şu anda sahip olduğumuz bu uyumun kolayca yeniden oluşacağını varsaymamak gerekir.” Haklı.

Bugün nadir bir tablo var: Federal çözüm platformuyla seçilmiş bir Türk lider, sürece kişisel olarak yatırım yapan bir BM Genel Sekreteri, her tarafın kabul ettiği bir kişisel temsilci, doğrudan görüşen iki lider, aktif Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, daha görünür bir Avrupa Birliği ve Güvenlik Konseyi desteği.

Holguín ardından şu uyarıyı yaptı: “Bu pencerenin, biz ne yaparsak yapalım açık kalacağını varsaymıyorum.” Bu cümle hafife alınmamalı. Çünkü Kıbrıs’ta yıllardır zamanın bizi beklediği varsayıldı. Oysa beklemiyor.

Demografi değişiyor, mülkiyet yapısı değişiyor, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişki değişiyor, Doğu Akdeniz’de güvenlik ortamı ve bölgesel ittifaklar değişiyor. Birlikte yaşamı hatırlayan kuşaklar azalıyor, yerlerine sadece bölünmüşlüğü bilen kuşaklar geliyor. Holguín’e hiçbir şey olmazsa her şey bugünkü gibi kalır mı diye sorduğumda verdiği cevap çarpıcıydı: “Bundan şüpheliyim.” Ben de şüpheliyim. Statüko sabit bir fotoğraf değildir; ağır ağır değişen bir filmdir ve filmin nereye gideceğini her zaman biz belirlemeyebiliriz.

AB olmadan denklem tamamlanmaz

Avrupa Birliği de bu sürecin dışında tutulamaz. BM’nin görevi Türkiye-AB ilişkilerini müzakere etmek değildir. Ama Kıbrıs çözümü ile Türkiye-AB ilişkileri arasında hiçbir bağlantı yokmuş gibi davranmak da gerçekçi değildir.

Türkiye’nin Gümrük Birliği, vize kolaylığı, savunma ve siyasi diyalog beklentileri var. Türk toplumunun doğrudan ticaret, doğrudan temas ve izolasyonun azaltılması talepleri var. Rum tarafının Türkiye’den güvenlik ve toprak konusunda beklentileri var. Avrupa Birliği ise bir anlaşmanın uygulanması için hem mali hem hukuki hem de siyasi araçlara sahip.

Dolayısıyla yeni süreç tek masalı bir süreç olmayabilir. Adadaki iki toplum arasında bir masa, garantörler arasında başka bir hat ve Türkiye ile AB arasında paralel bir siyasi denklem oluşabilir. BM’nin görevi hepsini yönetmek değil, ama hepsinin aynı yönde hareket etmesini sağlamak olabilir.

26 Ağustos küçük bir test değil

Bu nedenle Christodoulides ile Erhürman’ın 26 Ağustos buluşmasını küçümsememek gerekir. O görüşmeden çözüm çıkmayacak, zaten beklenen bu değil. Asıl soru, tarafların Guterres’in istediği hazırlığı yapıp yapamadığı.

Güven artırıcı önlemlerde gerçek bir ilerleme olacak mı? Yakınlaşmalar belgesi ciddi biçimde ele alınacak mı? Yeni müzakerenin yöntemi şekillenmeye başlayacak mı? Taraflar süresiz müzakere devrinin sona ermesini kabul edecek mi? Ve en önemlisi, iki lider kendi toplumlarına uzlaşmanın sadece karşı taraftan taviz almak anlamına gelmediğini anlatabilecek mi?

Çünkü çözüm ancak iki taraf da bir şeylerden vazgeçmeye hazır olduğunda mümkündür. Sadece karşı tarafın taviz vermesini bekleyen süreç müzakere değildir, bekleme salonudur.

Guterres’in bu kez kurmaya çalıştığı şey belki de tam olarak bu bekleme salonundan çıkış yolu. Yeni bir 5+1 toplantısı hedef değil, kapıdır. Ama o kapının arkasında ne olduğu az çok belli olmadan Guterres’in kapıyı açmak istemediği anlaşılıyor.

Bence haklı. Kıbrıs’ın yeni bir sürece ihtiyacı yok. Sonucu olmayan süreçlerden yeterince gördük. Kıbrıs’ın, nereye varacağı belli, yöntemi belirlenmiş, süresi tanımlanmış ve başarısızlığın sonuçlarının da baştan konuşulduğu gerçek bir müzakereye ihtiyacı var.

Holguín’in mesajı aslında çok basit: Fırsat var, uluslararası ortam uygun, mimari kuruluyor ama zaman bizi beklemiyor. Kapı açılabilir. Mesele, bu kez gerçekten içeri girmeye hazır olup olmadığımız.