Barcelona’nın Lefkoşa’da düzenlemeyi planladığı futbol kampının iptali ile ELAM’ın üç Kıbrıs Türkü üniversitesini QS dünya sıralamasından çıkarttırma girişimi birbirinden kopuk olaylar değil.
Festivallere ve diplomatik temaslara yönelik baskılarla birlikte değerlendirildiğinde, tanınma talep etmeyen faaliyetlerde bile Kıbrıs Türkü toplumunun uluslararası görünürlüğünü engellemeye yönelik sistemli bir siyasete işaret ediyor. Mülkiyet ve tanınma kaygıları ciddiye alınmalıdır. Ancak kapsamlı çözüm bulununcaya kadar bütün bir toplumdan hayatını askıya alması beklenemez.
Barcelona’nın futbol akademisi, eylül ayında Lefkoşa’da iki ayrı futbol eğitimi ve yetenek gözlem kampı düzenleyecekti. Yakın Doğu Üniversitesi tesislerinde yapılması planlanan etkinliğin adresi kulübün resmi platformunda “Lefkoşa, Kuzey Kıbrıs” olarak gösterilmişti.
Başka bir yerde çocuklara sunulan sıradan bir spor fırsatı olarak kalabilecek kamp, Kıbrıs’ta kısa sürede egemenlik mücadelesinin yeni cephesine dönüştürüldü.
Önce Rum aşırı sağının temsilcisi ELAM kampı hedef aldı. Ardından Rum Futbol Federasyonu, UEFA ve İspanya Futbol Federasyonu nezdinde girişimlerde bulundu. Rum yönetimi de diplomatik kanallarını devreye soktu. Baskı sonuç verdi; Barcelona kampları internet sitesinden kaldırıldı ve organizasyon iptal edildi. ELAM ise “hedefimize ulaştık” açıklamasını yaptı.
Gazeteci Rasıh Reşat’ın sorusu meselenin özünü anlatıyor: Uluslararası bir futbol eğitmeninin Kıbrıs Türkü bir çocuğa top kontrolü öğretmesi Kıbrıs sorununun çözümüne nasıl zarar verebilirdi?
Barcelona forması giymek diplomatik tanınma, futbol oynamak egemenlik ilanı, bir çocuğun yeteneğini geliştirmek de bölücülük faaliyeti değildir.
Ne var ki hedef yalnızca futbol değildi. Şimdi sırada Kıbrıs Türkü üniversiteleri var.
Futbol sahasından üniversite sıralamasına
ELAM, Doğu Akdeniz Üniversitesi, Yakın Doğu Üniversitesi ve Lefke Avrupa Üniversitesi’nin QS Top Universities dünya sıralamasından çıkartılmasını talep etti. İtirazının temelinde akademik ölçütler değil, bu üniversitelerin “Kuzey Kıbrıs” ibaresiyle listelenmesi bulunuyor.
Üniversiteler henüz sıralamadan çıkartılmadı. ELAM’ın talebinin karşılık bulup bulmayacağı da belli değil. Ancak mesaj açık: Kıbrıs Türkü toplumunun kendi adıyla görünür olduğu her uluslararası platform hedef alınabilir.
Dün NEXUS festivali, ardından Zamna etkinliği, sonra Barcelona’nın çocuklara yönelik kampları hedefteydi. Şimdi uluslararası ölçütlerle değerlendirilen üniversitelerin dünya sıralamalarındaki yeri sorgulanıyor.
Bunlar artık birbirinden bağımsız olaylar değil. Kültürden spora, yükseköğretimden diplomatik temaslara uzanan bir görünmez kılma siyaseti ortaya çıkıyor. ELAM ateşi yakıyor; Rum federasyonları, bakanlıkları ve devlet kurumları da çoğu zaman o ateşe odun taşıyor.
Asıl sorun ELAM’ın aşırılığı kadar, onun açtığı kampanyaların devlet mekanizmasında karşılık bulmasıdır. Marjinal bir partinin talebini resmi diplomatik girişimler ve uluslararası federasyonlara yapılan başvurular izliyorsa, aşırı sağcı tahrik ile devlet politikası arasındaki sınır giderek belirsizleşir.
Güven artırmak mı, görünmez kılmak mı?
Bu gelişmeler, Kıbrıs Türkü lider Tufan Erhürman ile Rum lider Nikos Hristodulides’in haftalık görüşmeler yapmayı kararlaştırdığı bir dönemde yaşandı. Bir tarafta Birleşmiş Milletler himayesinde güven artırıcı önlemler konuşuluyor, diğer tarafta Kıbrıs Türkü çocukların, sanatçıların, akademisyenlerin ve kurumların dış dünyayla temasları engelleniyor.
Erhürman, 26 Ağustos’taki görüşmede bu girişimlerin güven ortamına zarar verdiğini Hristodulides’e doğrudan anlattı. Rum lider ise bunları “yasa dışı durumdan kaynaklanan doğal gelişmeler” olarak nitelendirdi.
Bu cevap iki taraf arasındaki zihniyet farkını ortaya koydu. Rum liderliği sportif, kültürel ve akademik temasları engellemeyi, egemenlik ve tanımama siyasetinin meşru uzantısı olarak değerlendiriyor.
Oysa güven, liderlerin haftada kaç kez buluştuğuyla ölçülemez. Karşıdaki toplumun günlük hayattaki varlığını kabul etmekle başlar. Çocukların spor yapmasına, gençlerin eğitim görmesine, üniversitelerin bilim üretmesine ve sanatçıların dünyayla buluşmasına tahammül edilemiyorsa, “ortak gelecek” söylemi inandırıcılığını kaybeder.
Kıbrıs Türkü toplumuna fiilen, kapsamlı çözüm gerçekleşinceye kadar kendi adıyla görünmemesi, bağımsız temas kurmaması ve uluslararası etkinliklere ev sahipliği yapmaması söyleniyor. Yarım yüzyılı aşkın süredir çözülemeyen bir sorun gerekçe gösterilerek bir toplumun hayatı belirsiz bir tarihe kadar dondurulamaz.
Mülkiyet hakkı, yaşam hakkını yok etmemeli
Rum tarafının bazı kaygıları anlaşılabilir. “Kuzey Kıbrıs” adıyla düzenlenen etkinliklerin adadaki bölünmüşlüğü normalleştirebileceğini, ihtilaflı taşınmazlarda yapılan organizasyonların mülk sahiplerinin haklarını ihlal edebileceğini savunuyor.
Bu kaygılar peşinen reddedilmemelidir. Kıbrıs’ta ciddi ve çözülememiş bir mülkiyet sorunu vardır. Uluslararası etkinliklerde kullanılacak tesislerin hukuki statüsü önceden incelenmeli ve ciddi ihtilaf konusu taşınmazlardan mümkün olduğunca uzak durulmalıdır.
Ancak mülkiyet hakkına saygı göstermek başka, bütün bir toplumu tapu dosyalarının içine hapsetmek başkadır.
Bir çocuğun futbol oynaması mülkiyet sorununu ağırlaştırmaz. Bir üniversitenin akademik sıralamada yer alması diplomatik tanınma oluşturmaz. Bir konser veya bilimsel toplantı Kıbrıs sorununun parametrelerini değiştirmez.
QS devletleri değil, üniversiteleri akademik ölçütlerle değerlendirir. Bir kurumun dünya sıralamasında bulunması, o kurumun faaliyet gösterdiği siyasi yapının tanındığı anlamına gelmez. Barcelona’nın Lefkoşa’da kamp düzenlemesi de kulübün veya İspanya’nın KKTC’yi tanıması olmayacaktı.
Bu ayrım bilinmesine rağmen temaslar engelleniyorsa, mesele artık yalnızca hukuki hassasiyet değildir. Kıbrıs Türkü toplumunun görünür olma hakkı tartışma konusu yapılıyor demektir.
Üniversiteler içeriden ve dışarıdan baskı altında
Hüseyin Ekmekçi’nin dikkat çektiği gibi, Kıbrıs Türkü yükseköğretim sektörü zaten öğrenci kaybediyor. Sahte diploma skandalları, denetim eksiklikleri, hayat pahalılığı, yüksek kiralar ve dış pazarlardaki sıkıntılar sektöre olan güveni zedeliyor.
Kıbrıs Türkü makamları kendi evlerini düzene koymalıdır. Akademik standartlar güçlendirilmeli, diploma usulsüzlükleri cezalandırılmalı ve yükseköğretimin yalnızca ticari bir faaliyete dönüşmesine izin verilmemelidir.
Ancak içerideki sorunlar dışarıdan toplu cezalandırmayı meşrulaştırmaz. Üç üniversiteyi bulundukları yerin siyasi tanımına itiraz ederek dünya sıralamasından sildirmeye çalışmak akademik kaliteyi savunmak değildir. Siyasi izolasyonu bilim ve eğitim alanına taşımaktır.
Doğaçlama tepki siyaseti işlemiyor
Sorunun tamamını Rum tarafının yaklaşımına bağlamak da doğru olmaz. Kıbrıs Türkü kurumları uluslararası organizasyonları çoğu zaman yeterli hukuki ve diplomatik hazırlık yapmadan duyuruyor. Tepkiler önceden öngörülmüyor; her etkinlik hızla bir egemenlik gösterisine dönüştürülüyor.
Sessiz diplomasinin gerekli olduğu aşamada demeç veriliyor. Etkinlik iptal edildikten sonra sert açıklamalarla iç kamuoyunun öfkesi yatıştırılıyor. Fakat organizasyon iptal edilmiş, izolasyon devam etmiş oluyor.
Hasan Erçakıca’nın kurumsal kapasite ve hayatı sürdürebilme yönündeki vurgusu burada önem kazanıyor. Kıbrıs Türkü toplumu çözüm beklerken dünyadan koparılmayı kabul edemez. Ancak görünürlük mücadelesi yalnızca hamasetle değil, hazırlıklı kurumlar ve profesyonel diplomasiyle yürütülebilir.
Cumhurbaşkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, YÖDAK, Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu, üniversiteler, kültür kuruluşları ve hukukçuların yer aldığı sürekli bir uluslararası temas mekanizması kurulmalıdır. Etkinliklerin mülkiyet durumu, lisanslama koşulları, kullanılan coğrafi ifadeler ve muhtemel itiraz kanalları önceden incelenmelidir.
Bu çalışma için ciddi mali kaynak ayrılmalıdır. Uluslararası görünürlük yalnızca basın açıklamalarıyla değil; sürekli temsil, hukuk desteği ve güvenilir ortaklıklarla korunabilir.
Tanımayı dayatmayan, kimliği silmeyen formül
Uluslararası etkinliklere, katılımın tarafların egemenlik, statü ve tanınma konusundaki görüşlerine halel getirmediğini belirten kayıtlar konulabilir. Birleşmiş Milletler süreçlerinde kullanılan “tarafların pozisyonlarına zarar vermeme” formülü spor, kültür ve akademi alanlarına uyarlanabilir.
Etkinlik mekânlarının mülkiyet statüsü bağımsız biçimde incelenebilir. Ciddi ihtilaf konusu taşınmazlardan uzak durulabilir. Coğrafi tanımlamalar, Kıbrıs Türkü kimliğini silmeden ve diplomatik tanınma iddiasına dönüştürülmeden düzenlenebilir.
Bu formüller iki tarafın azami taleplerini karşılamayabilir. Zaten güven artırıcı önlemlerin amacı bir tarafın egemenlik tezini diğerine kabul ettirmek değil, çözüm bulununcaya kadar hayatı kolaylaştırmak ve iş birliği alışkanlığı yaratmaktır.
Rum tarafı, kuzeyi “normalleştirme” korkusuyla her teması engellerse sonuç yeniden birleşme değil, ayrı kurumların ve kimliklerin daha da yerleşmesi olacaktır. Bölünmeyi önlemek amacıyla uygulandığı savunulan siyaset, böylece bölünmeyi kalıcılaştırabilir.
Rum toplumundaki çözüm yanlıları susmamalı
Federal çözümü ve yeniden birleşmeyi savunan Rum siyasetçilere, gazetecilere, akademisyenlere, sendikalara ve sivil toplum kuruluşlarına da sorumluluk düşüyor.
Hristodulides yönetiminin Kıbrıs Türkü toplumunun spor, kültür, bilim ve diplomasi alanlarındaki temaslarını sınırlandırması, güven artırıcı önlemlerle bağdaşmadığı gibi barış yapıcılığının ruhuna da aykırıdır. Haftalık liderler görüşmelerini ve toplumların yakınlaşmasını savunurken çocukların futbol kampını engellemek, festivalleri iptal ettirmeye çalışmak ve üniversiteleri akademik sıralamalardan sildirmek açık bir çelişkidir.
Rum toplumundaki çözüm yanlıları buna açıkça karşı çıkmalıdır. Sessizlik, kabul edilebilir temasların sınırlarını ELAM’ın belirlemesine, yönetimin de bunları devlet politikasına dönüştürmesine imkân veriyor.
Güneyden yükselecek itiraz, izolasyonun bütün Rum toplumunun tercihi olmadığını gösterebilir. Barış yapıcılığı yalnızca karşı taraftan uzlaşma istemek değildir. Kendi yönetiminizin barışa zarar veren uygulamalarına karşı çıkabilmektir.
İzolasyon aşırı uçları besliyor
Kıbrıs Türkü toplumunun her uluslararası temasını engelleme girişimi, kuzeyde Rum tarafıyla ortaklık kurulamayacağını söyleyenleri güçlendirir. ELAM’ın kutladığı her “zafer”, ortaklık değil teslimiyet istendiğini savunan Kıbrıs Türkü milliyetçilerine yeni kanıt sunar.
Kuzeyde yükselen öfke de ELAM tarafından ayrı devlet tezinin güçlendiği iddiasıyla kullanılır. Böylece iki taraftaki aşırı uçlar birbirini beslerken, uzlaşmayı savunanların alanı daralır.
Barcelona kampının iptali bu nedenle küçük bir spor haberi değildir. Üniversiteleri QS sıralamasından çıkartma girişimi de önemsiz bir akademik tartışma sayılamaz. Bunlar Kıbrıs’ın hangi yöne sürüklendiğini gösteren işaretlerdir.
Barış gerçekten isteniyorsa Kıbrıs Türkü bir çocuğun Barcelona forması giymesinden korkulmamalıdır. Bir üniversitenin başarısı, bir sanatçının uluslararası sahneye çıkması veya bir diplomatın Kıbrıs Türkü yetkiliyle görüşmesi tehdit olarak görülmemelidir.
Mülkiyet hakları korunurken yaşam hakkı savunulabilir. Taraflar tanınma konusundaki görüşlerini korurken Kıbrıs Türkü toplumu dünyadan koparılmayabilir. Hukuki hassasiyet ile insani temas birbirinin karşıtı değildir.
Çocukların topuna, gençlerin geleceğine ve üniversitelerin bilimine ambargo koyarak barış kurulmaz. Böyle bir siyaset yalnızca öfkeyi büyütür, iki taraftaki aşırı uçları güçlendirir ve çözüm ihtimalini zayıflatır.
Sonunda ortaya çıkacak olan ortak bir gelecek değil, engellendiği iddia edilen bölünmenin her geçen gün biraz daha kalıcı hale gelmesi olacaktır.