Bir önceki yazıda, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında Azerbaycan'da yaşanan büyük kültürel uyanıştan söz etmiştim.
Gazeteler çıkıyor, kitaplar basılıyor, okullar açılıyor, tiyatrolar kuruluyor, kadınlar sahneye çıkıyor, aydınlar bir araya geliyor ve bütün bu hareketliliğin altında güçlü bir bağımsızlık ve milli birlik düşüncesi büyüyordu: Kendi dilinde okuyabilen, düşünebilen ve yazabilen halk, kendi geleceğini de kuracaktır.
1918'de kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti 23 ay yaşayabildi. 1920 yılı Nisan ayında Kızıl Ordu'nun Bakü'ye girmesiyle Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti sona erdi. Devletin yapısı, toplumsal değerler, basın ve edebiyat bu kez de sosyalist Sovyet sistemde değişime tabi tutuldu. İlk yıllarında eğitim ve kültür alanındaki önemli faaliyetler yürütüldü. Okullar yaygınlaştırıldı, okuryazarlık seferberliği yapıldı, yeni yayınlar çıkarıldı fakat siyasi denetimle. 1920'lerde bir süre farklı edebî ve fikrî eğilimlerin varlığına müsamaha gösterilse de 1930'lara gelindiğinde sadece “sosyalist gerçekçilik” temel ölçüsü hâline getirildi.
Artık yazar/düşünür yeni “sosyalist insan” tipini ve Sovyet sistemini anlatmak zorundaydı ki bu dayatma ile kalemlerin önüne görünmeyen bir sınır çekilmiş oldu. Yıllar içinde Sovyet blokundaki Azerbaycan’ın ve bütün Türk coğrafyasının alfabeleri, müfredatı değişti, milli kimlik ve hafıza sarsıldı.
Bu sınırı aşanların başına neler geleceğini ise 1930'lu yıllar gösterdi. Azerbaycan'da Latin esaslı yeni alfabe 1929'da resmen kullanılmaya başlanmış olsa da yalnızca on yıl sonra, 1939'da Kiril alfabesine geçildi, eğitim müfredatı tamamen değişti. Tarihten coğrafyaya, günlük hayata kadar yansımaları kısa sürede ortaya çıktı.
Düşünün: Babanın okuduğu kitabı çocuğu okuyamıyor. Dedesinin kütüphanesindeki eserler onun için bir anlam ifade etmiyordu. Eski gazeteler, dergiler, kitaplar yeni kuşak için giderek ulaşılması güç bir mirasa dönüştü.
Ayrıca Azerbaycan'ın Latin alfabesine geçtiği yıllar, Türkiye de Latin alfabesine geçtiği için Türkiye-Azerbaycan ve Türkistan coğrafyasında güçlenen iletişim ve etkileşim de zayıfladı, ortak kültür konularında buluşma zorlaştı. Kültürel bağların arasına çekilen yüksek siyasi sınırlara, alfabe engeli de girdi.
Stalin döneminin büyük tasfiye hareketleri Azerbaycan'daki aydınları da hedef aldı. Büyük kırılma ise 1937'de yaşandı. Gazeteciler, yazarlar, şairler, öğretmenler, bilim insanları, sanatçılar ve millî düşünceye sahip aydınlar “milliyetçilik”, “karşı devrimcilik”, “halk düşmanlığı” suçlamalarıyla tutuklandı, öldürüldü, çalışma kamplarına-sürgüne yollandı. Bazıları ise yıllarca korku içinde, pasif bir hayat yaşamak zorunda kaldı. Çünkü bir insan “halk düşmanı” ilan edildiğinde, çoğu zaman eşi, çocukları, kardeşleri, diğer yakınları için de hayat zorlaşıyor, sürgün ve takip korkusu evin içine yerleşiyordu.
Sovyet baskısı yalnızca insanları değil, ailelerin, toplumun hafızasını da hedeflemişti.
Bu dönemin acısını anlamak için sadece Ahmet Cevad'ın hayatına bakmak bile yeterlidir.
Ahmet Cevad: Bir milletin bağımsızlık sesine dönüşen şair
Azerbaycan Milli Marşı’nın, Çırpınırdı Karadeniz şiirinin şairi Ahmet Cevad, 20. yüzyıl Azerbaycan edebiyatının en güçlü millî seslerinden biri idi. Öğretmenlik yapıyor, şiir yazıyor, tercümeler yapıyordu. Balkan Savaşı sırasında Kafkas gönüllüleriyle birlikte Osmanlı saflarında bulunmuş, Türk dünyasının yaşadığı acıları ve bağımsızlık düşüncesini şiirinde dile getirmişti. Türkiye, Kafkasya ve Türkistan’ın bağımsızlığı, dayanışması, insanların hürriyeti de düşüncelerinde yaşatıyordu. Yani, sistem için tehlikeliydi. 1937 yılında tutuklandı ve öldürüldü. Adı ve eserleri yasaklandı. Ardından ailesi de baskıya uğradı. Eşi Şükriye Hanım 1938'de sekiz yıl hapis cezasıyla Kazakistan'a sürgün edildi. Fakat hikâye orada bitmedi. Şükriye Hanım kocasının “halk düşmanı” ilan edilmesini de yaşadı.
Hüseyin Cavid sürgünde ölen bir diğer büyük şairdir.
1937'de tutuklandı ve sürgüne gönderildi. 1941'de İrkutsk bölgesindeki bir çalışma kampında hayatını kaybetti. Yıllar sonra naaşı Azerbaycan'a getirildi ve Nahiçivan'da toprağa verildi.
Cavid'in eserlerinde insan, vicdan, ahlak, aşk, adalet ve özgürlük gibi meseleler öne çıkıyordu
Bir başka büyük kayıp Mikayıl Müşfiktir.
Müşfik, Azerbaycan'ın millî kültür unsurlarını şiirlerinde yaşatmaya çalışan genç ve üretken bir şairdi. Özellikle Azerbaycan'ın geleneksel müzik aleti tar üzerine yazdığı “Oxu, tar, oxu!” şiiri, millî kültürle Sovyet kültür politikaları arasındaki gerilimin sembolik örneklerinden biri hâline geldi. 1937'de tutuklandı ve 1938'de idam edildi. Daha sonra aklandı.
Cəfər Cabbarlı ve değişen toplum
Bu dönemi yalnızca öldürülen veya sürgüne gönderilen isimler üzerinden okumak da doğru olmaz elbette. Cafer Cabbarlı Sovyet döneminde hayatta kalabilmiştir ama sistem şakşakçısı bazı yazarlar ile aynı kefeye koyulamaz. Azerbaycan'ın modern tiyatro ve edebiyatının önemli isimlerinden biri olarak, kadının toplumdaki yeri, eğitim, modernleşme, gelenekle yeni hayat arasındaki çatışma gibi konuları eserlerine taşıdı. Azerbaycan’da Sovyet döneminden önce başlayan modernleşme arayışının ne kadar güçlü olduğunu gösterdi.
Samed Vurgun gibi isimler de Sovyet edebiyat sisteminin önemli temsilcileri arasında yer aldı. Bu durum bize dönemin insanlarının hangi şartlar altında yazdığını anlatır ki, bu noktada ailelerin hikâyesi de unutulmamalıdır. 1937'nin en az konuşulan taraflarından biri budur.
Aydınların çoğunun hikâyesini bilinir ama eşleri, çocukları, kardeşleri daha az hatırlanır. Ahmet Cevad'ın ardından Şükriye Hanım'ın sürgünü bunun açık örneğidir. Keza Hüseyin Cavid'in ve diğer bazı aydınların ailesi de yıllarca onların yokluğunun ve eserlerinin üzerindeki baskıyı taşıdı.
Bu dönem bir çocuğun babası hakkında ne konuşup konuşamayacağına kadar uzanan bir korku düzenidir. Bir annenin evindeki kitapları saklamak zorunda kaldığı; bir ailenin, soyadının bile başına dert açtığı bir düzen...
Fakat baskılar, zulüm hafızayı öldüremedi. Bunun için Azerbaycan'ın kültürel hafızası yok olmadı. Dil, şiir, mugam, halk ezgileri ve hikâyelerinde yaşadı. Kitaplar gizlice korundu. Aileler hatırladı. Bazı kelimeler, şiir mısraları nesilden nesile aktarıldı. Şairin adını anmak yasaktı ama şiiri insanların beyninde, dilindeydi. Bir kitap bulunamıyordu ama onun hikâyesi aile içinde anlatılıyordu. Bayrak duvara asılamadı ama insanların zihninde kaldı.
Yetmiş yıl sonra...
1920'de başlayan Sovyet dönemi Azerbaycan'ın kültür hayatını yaklaşık yetmiş yıl boyunca etkiledi.
Fakat 1918'in bağımsızlık düşüncesi yok olmadı. İsmail Gaspıralı'nın “Dilde, fikirde, işte birlik” anlayışı unutulmadı. 1991'de Azerbaycan bağımsızlığını yeniden kazandığında, yalnızca yeni bir devlet kurulmadı. Yarım kalan bir tarih yeniden devam etmeye başladı.
Hayat, Füyûzât ve Molla Nasreddin'in açtığı kültür yolu yeniden açıldı.
Ahmet Cevad'ın açtığı bayrak, şiirlerde yaşamaya devam etti. Hüseyin Cavid'in eserleri yeniden keşfedildi. Mikayıl Müşfik'in şiirleri tekrar okundu.
Bu yüzden Azerbaycan'ın 20. yüzyıl edebiyatını yalnızca edebî eserlerin tarihi olarak okumak doğru değildir. Bu, aynı zamanda bir milletin kendi hafızasını koruma mücadelesidir.
- Sovyet yönetimi Azerbaycan'ı Türkiye'den ve diğer Türk topluluklarından koparmaya çalışırken, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kültür köprüsü nasıl ayakta kaldı?
- İstanbul'da yaşayan Azerbaycanlı muhacirler ne yaptı?
- Azerbaycan'dan Türkiye'ye ulaşan kitaplar, dergiler ve fikirler nasıl tanındı?
- Türk dünyasının başka bölgelerinde aynı baskılar yaşanırken aydınlar birbirlerinden nasıl haberdar oldu?
- hâlde edebiyatın ve hafızanın sınırları gerçekten kapatılabildi mi?
Bu konuları üçüncü bölümde, Bakü'den İstanbul'a, İstanbul'dan Türkistan'a uzanan görünmez kültür köprüsünün izinde bulacağız.
Sağlıkla kalınız.