Ankara’da 7-8 Temmuz 2026’da gerçekleştirilen 36. NATO Zirvesi’nin hem günümüz küresel güç dengeleri hem de Türkiye’nin dış politika ufku açısından kritik bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Umarım, sonuçları ülkemiz başta olmak üzere dünya barışı ve huzuru açısından iyilikler getirir.
2004 yılında, İstanbul’daki 17. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ni TRT Türkiye’nin Sesi Radyosu Türkçe Yayınları için sahada takip etmiştim. Bu sebeple benim için bu yılki Zirve biraz zirve ötesi kıyas ihtiyacı da gösterdi, diyebilirim. Bu sebeple yazımı 2004 Zirvesiyle bazı kıyaslamalar da yaparak sürdüreceğim.
İstanbul Zirvesi Şartları
2004 yılındaki İstanbul Zirvesi, Soğuk Savaş sonrası küresel sistemin ve Türkiye’nin Batı dünyasıyla ilişkilerinin en hareketli dönemlerinden birine denk gelmişti. Türkiye’de yönetim şekli farklıydı; O tarihte çoğulcu Parlamenter Sistem vardı. Kuvvetler ayrılığı dolayısıyla yasama, yürütme ve yargı bağımsız işliyordu. Bu nedenle Zirvede Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’den oluşan, askeri ve sivil bürokrasinin dengelerini barındıran Parlamenter Sistem kadrosu vardı. George W. Bush’tan Tony Blair’e kadar uzanan güçlü bir transatlantik rüzgârı vardı. Türkiye Doğu ile Batı arasında bir "stratejik köprü" ve İslam dünyası için bir "model ortak" diye geçiyordu. TSK, ittifakın en büyük ikinci ordusu olarak kritik bir güce sahipti ancak ittifak Batı’nın Orta Doğu'yu yeniden tasarlama dayatmalarının gölgesindeydi.
Ankara Zirvesi
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde, ittifakın 75 yıllık birikimiyle gerçekleşen kritik zirvesinde Ankara sadece coğrafi değil, stratejik olarak da Doğu-Batı kesişim noktası kabul ediliyor ancak ne Ankara’da huzur, ne Batı'nın önceki ideolojik projeleri ne de taraflar arasında bir uyum var. Türkiye’de tek merkezli, hızlı karar alan ve lider diplomasisini öne çıkaran Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi var. Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir siyasi parti genel başkanı olması, yasama (meclis çoğunluğu) ve yürütmenin lider aklında birleşmesine yol açarak, kuvvetler ayrılığını esnetmektedir. Sahada Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, MİT Başkanı İbrahim Kalın ile yürütülen diplomasi daha esnek, pragmatik ve güvenlik odaklı, içeride ise olağandışı büyük bir ekonomik krizle boğuşan bir Türkiye. NATO’daki müttefikler de ideolojik bir ortaklıkları olmayan, birbirine güvenemeyen; Trump’ın saldırgan, savaş odaklı hızlı bireysel kararlarının ittifak ülkelerine dayatılmak istendiği, ilişkilerin "al-ver" dengesine indirgendiği soğuk bir realpolitik pazarlık ortamı, Ukrayna krizinden Karadeniz güvenliğine kadar tamamen kendi askeri ve lojistik çıkarları doğrultusunda Ankara ile çalışmak zorunda olan "mecburi ortaklar".
Barikatların Arkası, Güvenlik Paranoyası ve Medya
Zirvenin sadece masadaki kararlarını değil, sokağa yansıyan yüzünü de nesnel bir teraziye koymak gerek. Elbette uluslararası büyük toplantılarda/zirvelerde güvenlik önlemleri her ülkede hayatı zorlaştırabilir. Muhtemelen Londra’da, Washington’da ya da Brüksel’de de liderlerin geçiş güzergahları kapatılmış, helikopterler uçmuş, hayat yavaşlamıştır. Ancak kaynaklar o başkentlerde alınan önlemlerin, hayatın doğal akışını günlerce öncesinden durdurmadığını, toplumu şehirden ve zirveden tamamen yalıtan bir güvenlik izlenimi oluşmadığını gösteriyor. Tıpkı, 2004 yılında sahada izlediğim İstanbul’daki Zirvede de 11 Eylül’ün travması ve El-Kaide tehditleri endişesi olmasına rağmen, sadece Lütfi Kırdar ve çevresinde yoğun ama gazetecilerin hareket alanını yok etmeyen, komisyon odalarına kadar girilebilen makul bir güvenlik uygulaması vardı. Elbette şehir bir miktar zorlanmış ama nefes alabiliyordu.
2026 Ankara’sında ise gerekli önlemlerin ötesinde, ana arterlerin günlerce kapatılması, hayatın kilitlenmesi bir yana; bu aşırı güvenlikçi refleks, mesleğini yapmaya çalışan bazı gazetecilere karşı da adeta bir "iç tehdit" muamelesine dönüştü. "Muhalif” haber kanallarının alandan yayın yapamamaları, sadece akreditasyon üzerinden değil, kilometrelerce öteden konulan barikatlarla da oldukça dışarıda tutulmaları, demokrasimiz ve gazetecilik mesleği adına çok önemli bir yanlış olmuştur. Bazı muhabirlerin demir barikatların arkasından ve sadece bir cep telefonu ve mikrofonla kulisleri aktardığı o nitelikli canlı yayınları görünce; 2004'teki Zirve'nin bana kattıklarını hatırladım ve engellenenler adına çok üzüldüm. Zira 2004’te Lütfi Kırdar’ın komisyon odalarında, yoğun tartışmaların yapıldığı çalışma salonlarında ve kararlar açıklanırken koridorlarda her görüşten gazetecinin serbestçe soru sorabiliyor, basın merkezinde çok sesli bir Türkiye tablosu sergileniyor olması, nasıl kıymetliydi.
Öte yandan sırf yandaş oldukları için o aşırı korunaklı steril alanlara zahmetsizce kabul edilen bazı sıradan muhabir ve yazarların, zirvenin kararlarını, getireceği ekonomik yük vb. kararı (*) ya da müttefikler arasındaki yapısal çatlakları analiz etmek yerine sadece ağırlama menülerini veya liderlerin el sıkışma sürelerini, liderlerin ve eşlerin itibar konularını anlatmaları, gazeteciliğin içinin nasıl boşaltıldığını bir kez daha gösterdi. S-400 krizinin getirdiği tıkanıklığı rasyonel biçimde konuşmak yerine, ana akım ekranlarında "Dünya Ankara'ya diz çöktü" kıvamında abartılı ve sığ yorumlar yapan gazeteciler de en az alana sokulmayan nitelikli muhabirlere yapılan haksızlık kadar üzdü kamuoyunu. Oysa bugünün dünyasında ne ABD ve Batı kusursuz ne de Ankara bir süper güç… Küresel güvenliğin geleceğini ve bu önlemlerin gerçek faturasını okuyabilmek için hamasete veya körü körüne korumacılığa değil; rasyonel, dengeli ve özgür bir gazetecilik aklına ihtiyacımız var.
Bütün bunların ötesinde de Ülkemizin hem içeriden hem dışarıdan çeşitli tehditler altında olduğu günümüzde, milli meselelerde dayanışma, hayati önem arz etmektedir. Bunun için ayrışmak yerine “Dilde, fikirde işte birlik” ruhunu canlandırmaya odaklanmalıyız. Bu, Cumhurbaşkanımızın iç cepheyi tahkim etme arzusu için de ülke yönetiminin barışı önceleyen dirayetini göstermesi bakımından da ciddi bir değişim olacaktır.
Zirve Kararları ve NATO’nun kuruluş felsefesi bağlamını ikinci bölümde okuyacaksınız