Gözümüz ve kulağımız, bölge coğrafyasının kaderini yeniden şekillendirme potansiyeli taşıyan İran-ABD görüşmelerinde ve İran’ın bu diplomatik masadaki hamlelerinde. (*) Güç dengelerinin yeniden kurulduğu, yasal zemindeki ittifakların tartışılıp, gizli ittifakların normalleştirildiği günümüzde, diplomasi masalarının arkasındaki pazarlıkları, devlet veya devlet dışı görünmez güç odaklarını doğru anlamak zorundayız. Çünkü coğrafya, ders alınmadığında tekerrür eden acı hafızadır. Bu nedenle; bugünkü İran için yapılan diplomatik manevraları anlamanın en pratik yolu, bundan iki asır önceki diplomasi masasında, Aras Nehri ile topraklarımızı ikiye bölen o meşum imzalara; “Gülistan” ve “Türkmençay” Antlaşmasına ders almak üzere yeniden bakmaktan geçer, diye düşündüm.
Tarihsel Ders ve bir Temenni
"Gülistan (1813) ve Türkmençay (1828) antlaşmalarıyla çizilen sınırlar sadece harita üzerinde kalmadı; bir millet de ikiye bölündü. Coğrafyadan milli kimliğe uzanan asırlık bir boşluk oluştu. O günün sözde güçlü Gacar(Kaçar) Hanedanı, modern dünyanın ve askeri teknolojinin çok gerisinde kalmıştı. Orduyu modernize etme (Nizam-ı Cedid) çabaları, saray içi entrikalar, ulemanın muhalefeti ve finansal yetersizlikler sebebiyle başarılamamış, ordu ve lojistik yetersiz idi. Rusya’nın disiplinli, ateş gücü yüksek modern ordusuna karşı, Kaçar Ordusu büyük oranda aşiret süvarileri ve düzensiz birliklere dayanıyordu. Hanedan ordu gibi halka da uzaklaşmış, halkın isteklerini görmezden, duymazdan geliyordu.
Bugün Hürmüz görüşmeleri vesilesiyle tarih sahnesinde yeni bir sınav veren İran yönetimine en büyük temennimiz şudur: Bölgesel barışın ve istikrarın yolu, küresel güçlerin dayatmalarına boyun eğmekten değil; bu kadim coğrafyanın asli unsurlarının, başta asırlardır bu toprakları vatan kılan Türk halklarının temel insan haklarına, dillerine ve tarihi kimliklerine saygı duymaktan geçer. Unutulmamalıdır ki, içeride kendi vatandaşlarıyla barışık ve adaleti tesis etmiş bir devlet, dışarıdaki hiçbir masada mağlup edilemez, yeni Gülistan’lar, Türkmençay’lar dayatılamaz.
Peki, Çarlık Rusyası ve Kaçar İran'ı gibi iki büyük emperyal gücün arasında kalan bölgesel Türk hanlıklarının ve halklarının yanlışlarının, yaşadıkları trajik sonuçtaki payı ne kadar ve nasıl oldu, birkaç temel başlıkta görelim:
1. Hanlıkların İçsel Yanlışları ve Siyasi Zaaflar
Nadir Şah’ın ölümünden (1747) sonra ortaya “siyasi bölünmüşlük ve bölgesel hanlıklar" çıkmıştı. Bakü, Gence, Şeki, Şirvan, Karabağ, Nahcivan, Revan, Kuba gibi irili ufaklı 20'ye yakın hanlık, merkezi ve birleşik bir devlet kuramadılar. Her biri kendi bağımsızlığını, vergisini ve sınırını koruma derdine düştü. Bunun antlaşmalara giden sonuca etkisi çok yüksek oldu. Rusya, karşısında birleşik bir Kafkas- Azerbaycan Ordusu değil; tek tek avlanabilecek, birbiriyle ruhen kopuk, dağınık, küçük ve zayıf ordular buldu
İç Çatışmalar ve Güç Mücadeleleri
Hanlıklar aynı zamanda birbirleriyle sürekli toprak ve üstünlük mücadelesi içindeydi. Örneğin, Karabağ hanlığı ile Kuba hanlığı veya Şeki hanlığı arasındaki çatışmalar, bölgenin enerjisini ve kaynaklarını tüketiyordu. Hatta bazı iç çatışmalar o kadar derindi ki, bazı hanlar düşman gördüğü komşu hanı cezalandırmak için Rusya'yı veya İran'ı bölgeye davet etmekten çekinmediler. Bu durum, dış güçlerin bölgeye sızmasını meşrulaştırdı ve kolaylaştırdı.
Yanlış İttifak Arayışları ve Dış Güçlere Güven
Hanlıkların en büyük stratejik hatası, kendi aralarında ittifak kurmak yerine, dış güçleri kardeş bir hanlığa karşı "koruyucu" olarak görmeleri oldu. Rusya'nın gücünü ve uzun vadeli sömürgeci niyetini (Ruslaştırma ve Hristiyanlaştırma politikalarını) ise hiç analiz edemediler. Bunun da sonuca etkisi, bir hayli yüksek oldu. Rusya ile anlaşma imzalayarak himaye altına giren hanlıklar, birkaç yıl içinde Rusya, hanlık idarelerini lağvedip, buraları doğrudan Çarlık vilayeti yapınca acı gerçeği gördüler ama iş işten geçmişti.
2. Hanlıkların ve Halkın Sosyo-Ekonomik Durumu
Ulusal Bilincin Eksikliği
Yüzyılın başlarında, feodal bağlar etkindi. Modern anlamda "ulus/millet bilinci" tam olarak şekillenmemişti. Halk, kendisini bütünsel bir Türk veya Azerbaycan kimliğinden ziyade, yaşadığı hanlığa (Genceli, Bakülü vb.) veya mensup olduğu aşirete/dine göre tanımlıyordu. Bu sebeple ulusal bir seferberlik veya topyekûn bir direniş dalgası yaratılamadı. Bir hanlık işgal edilirken, diğer hanlığın halkı olayı "komşunun sorunu" gibi görebildi. Mesela Cevad Han’ın Gence’de Ruslara karşı sergilediği destansı ve kahramanca direniş, komşu hanlıklarca desteklenmedi. Gence düşerse, sıranın kendilerine geleceğini anlayacak liderleri, stratejik akılları da yokmuş maalesef.
Askeri ve Teknolojik Geri Kalmışlık
Hanlıkların orduları, geleneksel ve düzensiz süvari birliklerinden oluşuyordu. Karşılarında ise Napolyon Savaşları'nı görmüş, modern ateşli silahlara, disiplinli topçu birliklerine ve düzenli ordu stratejilerine sahip Rus Orduları vardı. Cevad Han'ın Gence'deki destansı direnişi gibi kahramanlıklar yaşansa da, askeri teknoloji ve organizasyon farkı, hanlıkların ordularını sahada çaresiz bırakırken, trajik sonuca yansıması da yüksek oldu.
Özetle;
Hanlıkların kendi aralarındaki küçük hesapları, vizyonsuzlukları ve birleşmeyi başaramamaları, Rusya'ya Kafkasya'nın tapusunu altın tepside sundu. Bunun faturası ise ne yazık ki yüz yılı aşkın sömürgecilik, sürgünler, yapay sınırlarla bölünmüş Kuzey ve Güney Azerbaycan ve bölgenin demografisini değiştiren zorunlu Ermeni göçleri oldu.