Dün, Er Gazilerimizi Güven Park’ta (daha sonra bazı röportajları paylaşacağım) ziyaret sonrası Kızılay’dan bindiğim belediye otobüsünde yanıma oturan bir delikanlı ile sohbet ederken, az ileride ayakta ve bizi dinlemekte olan Güneydoğulu bir genç yanımıza gelerek önemli bir cümleyle sohbete katıldı:

“Abla, konuşmalarınızı biraz duyunca ben de fikrimi söylemek istedim. Ben Diyarbakırlı bir Kürdüm ama devletime gönülden bağlı bir Türk vatandaşıyım. Öcalan şerefsizine de PKK’ya da karşıyız. DEM de bizi temsil etmiyor. Ama ben de ailem ve arkadaşlarım da çok şaşkınız. Devletimize hem küskün hem de kızgınız. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti yine nasıl bu kadar açık bir tuzağa düşebilir? Biz Ankara’ya, 2016'daki olaylarda ailemizden iki canımızı toprağa verdikten sonra geldik. Evimiz yıkılmak üzereydi. Hem güvenlik güçlerimiz büyük kayıplar verdi, Devletimiz büyük maddi zarara uğradı hem de bunun bedelini bize (bölge halkına) ödettiler. Birçok aile gibi benim ailem de çocukları yaşayabilsin, rahat okuyabilsin diye Ankara’ya göç etmek zorunda kaldı.”

İçim acıdı. Hayatta kalabilmek için Diyarbakır’daki üniversite öğrenimini bırakarak Ankara’ya gelmişlerdi. Burada da geçim derdine düşünce okuluna devam edememişti. Yol boyunca o genci ve o kara günleri çeşitli boyutlarıyla düşündüm. Bunları unutmaya, hiç yaşanmamış gibi davranmaya hakkımız yok!

1. Açılım Süreci: Hendek-Barikat Çatışmaları

Ülkemizde 2009-2015 yılları arasında farklı isimlerle (Demokratik Açılım, Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi ve son olarak Çözüm Süreci) yürütülen; özellikle Hendek-Barikat çatışmaları ve Temmuz 2015’teki Ceylanpınar saldırısıyla sona eren PKK ile açılım döneminin bilançosu, hem operasyonel hem de sosyo-politik açıdan oldukça ağır oldu. O günlerden gerekli dersler çıkarılamadığı için bugün ülkemizde başka açmazlar yaşıyoruz. Gerekli tedbirler alınmazsa belki daha da kötü sonuçlarla karşılaşacağız.

Televizyon kanallarında adeta bir korku filmi izler gibi takip ettiğimiz bu olaylarla ilgili resmî veriler ve TBMM raporlarına göre can kaybı ve güvenlik bilançosu şöyleydi:

Temmuz-Aralık 2015 arasındaki birkaç ay içinde 230'un üzerinde güvenlik görevlisi (asker, polis, korucu) şehit olurken, yüzlerce sivil vatandaşımız da hayatını kaybetti. Şehir merkezlerine tahkimat (*) yapıldı. Hendek-Barikat Operasyonlarında 700'e yakın güvenlik görevlimiz şehit düştü. Sadece Sur, Cizre, Nusaybin ve Şırnak merkezden yaklaşık 350-400 bin vatandaşımız evlerini terk ederek göç etmek zorunda kaldı. Ağır silahların kullanıldığı şehir çatışmalarında binlerce konut, okul, hastane ve tarihi eser (Diyarbakır Kurşunlu Camii vb.) tamamen yıkıldı ya da kullanılmaz hale geldi. Kâbus gibi, dehşet dolu günlerdi… Bu esnada emperyalizmin taşeronu olan terör örgütü PKK'nın Hendek operasyonları ile sınır ötesi hava ve kara harekâtlarında binlerce örgüt mensubu etkisiz hale getirildi.

Tahribat bu kadarla da sınırlı kalmadı elbette; Devletimiz o süreç sonrasında bölgeyi normalleştirebilmek adına milyarlarca liralık kentsel dönüşüm bütçesi harcadı. Ancak ne vatandaşın maddi ve manevi yaraları tam anlamıyla sarılabildi ne de eşsiz tarihi yapıların yer aldığı Sur bölgesi başta olmak üzere şehirlerimiz eski doğal dokusuna kavuşturulabildi.

Siyasi ve Hukuki Bilanço

  • KCK ve Kent Yapılanmaları: Süreç boyunca sözde "eylemsizlik" kararına istinaden güvenlik güçlerinin operasyonları sonuçları hesaplanmadan sınırlandırılırken, bölgedeki yasa dışı yapılanmalara adeta göz yumuldu. Vatandaş olarak bizlerin bile farkında olduğu terör cephesi, göz göre göre oluşturuldu. KCK sözde "paralel mahkemeler" kurdu, vergi adı altında haraç topladı ve gençleri dağa kaçırdı.
  • Hukuki Süreçler ve Kayyumlar: Süreç içerisinde belediyelerin personeli ve iş makineleri hendeklerin kazılması için kullanıldı. Yıkım sürecinin ardından, HDP'li çok sayıda belediyeye terör örgütüne yardım ve yataklık gerekçesiyle kayyum atandı; belediye başkanları ve birçok siyasi hakkında adli süreçler başlatıldı.

Bütün bunlar bir korku filminin kareleri gibi hafızalarımızdadır. İyi-kötü niyetlerden bağımsız olarak, liyakatsiz yönetim anlayışları yüzünden o gencin de ifade ettiği gibi; binlerce yıllık devlet hafızasına sahip olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yetkili temsilcileri marifetiyle kurulan bu tezgahta çok ağır bedeller ödemiş ve vatandaşlarına da ödetmiştir.

Devlet Aklının Çıkarması Gereken Ders

Devlette 40 yılı aşkın hizmet etmiş bir kamu görevlisi tecrübem var. Devlet aklı ve anayasal tecrübe açıkça göstermektedir ki; terör örgütleriyle silahsızlanma veya çözüm adı altında muhataplık tesis etmek, devletin egemenlik hakkını ve toplumun adalet duygusunu derinden sarsmakta; sahada ise yalnızca terör odaklarının zaman kazanmasına ve lojistik tahkimat yapmasına zemin hazırlamaktadır.

Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti, terör örgütü ve onun siyasi uzantılarıyla müzakere arayışlarına son vermeli; dilde, fikirde ve işte birlik ruhuyla; gücünü ve meşruiyetini Anayasa’mızın 66. maddesinde tanımlanan Anayasal vatandaşlık ilkesinden almalıdır.

Gerçek ve kalıcı bir "terörsüz Türkiye" hedefi; TBMM çatısı altında başta bedelini çok ağır ödemiş şehit ve gazi aileleri olmak üzere ülkemizin tüm etnik/kültürel dokusunu kapsayan Türk Milletiyle kurulacak hukuki ve toplumsal mutabakatla mümkündür. Devletimiz; milli birliğini, kamu düzenini ve hukuk devleti ilkelerini koruyarak geleceğini emperyalist güçlerin ve taşeronlarının vesayetine asla bırakmamalıdır.