19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başı, coğrafyamız için adeta uzun ve ıstıraplı bir fetret devriyken, Balkan Bozgunu’nun yarattığı derin travmalar, 93 Harbi’nin Anadolu’ya sürüklediği göç dalgaları ve Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Mütarekesi…

Türk milleti, yüzyıllardır hüküm sürdüğü topraklardan adım adım çekilerek Sevr tasarısıyla tarih sahnesinden tamamen silinme tehlikesiyle yüz yüze kalmıştı. Şehirlerin işgal edildiği, orduların terhis ettirildiği, umutların tükenme noktasına geldiği bu karanlık tablo, sadece siyasi bir harita değişikliği değil; bir medeniyetin ve kültürün tasfiye girişimiydi.

26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe’den yükselen gür ses ise, sadece bir askerî harekâtın değil, bu asırlık gerileyişin ve kuşatılmışlığın kırıldığı an olmuştur. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile taçlandığında; Türk insanı, fırtınalı bir yüzyılın ardından kendi kaderini eline almıştır. 30 Ağustos; diplomatik oyunla paylaşılmaya çalışılan bir halkın, tarih yapıcı iradesini dünya aleme yeniden tescil ettirmesidir.

Bu varoluş mücadelesi, cephede süngüyle kazanılırken, arkasındaki ruhu besleyen ve geleceğe taşıyan en büyük güç de basın ve edebiyat olmuştur. Zafer müjdesi İstanbul’a ulaştığında, işgal altındaki payitahtın gazeteleri sansüre ve baskılara rağmen duydukları gururu satır aralarına sığdırmayı başarmıştı. Basın, bu süreçte sadece haber vermemiş; darmadağın olmuş bir toplumun moral ve inanç köprüsü haline gelmiştir.

Edebiyat ise bu muazzam dirilişi ölümsüzleştiren alan oldu. Mesela Halide Edib Adıvar’ın cephe gerisindeki tanıklıklarıyla kaleme aldığı Ateşten Gömlek, bir milletin çektiği acının ve kararlılığın çelikleşmiş ifadesidir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu Yaban ile Anadolu insanının gerçekliğini ve Milli Mücadele’nin sosyolojik boyutunu sergilerken, Falih Rıfkı Atay Zeytin Dağı ve Çankaya kitaplarıyla yıkılan bir imparatorluktan doğan cumhuriyetin sancılarını, kodlarını işledi. Ardından başka klasikleşen kitaplar da geldi.

Şiirimizde de bu zafer Nazım Hikmet’in Kuvâyı Milliye Destanı’nda efsaneleşirken; Mehmet Akif’in, İstiklal Marşı’nda ölümsüzleşti. Yahya Kemal ve daha birçok şairimizin dizelerinde memleket sevgisinin yüce ifadesine dönüştü. Şairlerin ve romancıların kalemi, cephedeki askerin iradesinin izdüşümü oldu ve nesiller boyu işlendi.

Zafer; can pazarında top, tüfek, süngüyle kazanılırken, basın ve edebiyatın kalem gücüyle, düşünceyle de vatan sevgisi perçinlenmiştir. Edebiyatımıza ve basınımıza yansıyan o ruh, bize bugün de bu temel gerçeği hatırlatmaktadır: Bir millet, kendi iradesine ve bağımsızlığına sahip çıktığı sürece asla yenilmez.

Birkaç başlıkta toplayacak olursak;

· Basında toplumsal dil birliği, İrade-i Milliye, Hakimiyet-i Milliye, Anadolu'da Yeni Gün ve Tasvir-i Efkâr gibi gazetelerle gerçekleşirken; Osmanlı Dönemi İstanbul'unun ağır, ağdalı saray dilinin değil, Anadolu insanının anlayacağı sade, duru Türkçe’nin önemi de gösterilmiştir.

· Edebiyatın halk diline yönelmesi, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mehmet Akif Ersoy, Ömer Seyfettin gibi kalemlerin, halkın konuştuğu Türkçe ile, cephe ve cephe gerisi arasındaki dil bağını kurmasıyla hayat bulmuştur.

Milli Mücadele dönemi (1919–1922), Gaspıralı İsmail Bey’in "Dilde, fikirde, işte birlik" ilkesinin hem Anadolu içindeki toplumsal direnişte hem de Türk dünyasından (Azerbaycan, Orta Asya, Hindistan Müslümanları) gelen dış destekte eş zamanlı ve muazzam bir şekilde tecelli ettiği müstesna bir tarihsel kesittir.

Dilde Birliğin Türk Dünyası Boyutu

Kafkasya, Kırım ve Türkistan aydınlarının Gaspıralı’nın Tercüman gazetesiyle başlattığı sade Türkçe ve ortak edebi dil anlayışı, Milli Mücadele döneminde meyvesini vermiştir. Azerbaycanlı şair Ahmet Cevat’ın ve Özbek şair Çolpan’ın Anadolu direnişi için yazdığı şiirler ("Çırpınırdın Karadeniz", "Al Bayrağa" vb.), İstanbul ve Ankara’da hiçbir dil engeline takılmaksızın aynı duygu ve coşkuyla karşılık bulmuştur.

Fikirde birliğin Türk dünyası boyutu

Anadolu’daki işgal, tüm Türk ve İslam dünyasında "ortak bir varoluş kaygısı" olarak algılanmıştır. Bakü’den Taşkent’e, Kazan’dan Keşmir’e kadar geniş bir coğrafyada aydınlar ve halk, "Anadolu düşerse Türk dünyasının ve İslam coğrafyasının bağımsızlık umudu tamamen söner" fikrinde birleşmiştir. Nariman Narimanov gibi liderler ve Türkistanlı aydınlar, fikirsel kader ortaklığını eyleme dönüştürmüştür.

İşte (eylemde) birliğin Türk dünyası boyutu

Fikir birliği, kıt imkânlara rağmen somut desteğe dönüşmüştür. Azerbaycan’da Nariman Narimanov önderliğindeki Azerbaycan Hükümeti, Ankara’ya altın ve petrol yardımı yapmış; Mustafa Kemal Paşa’nın borç ödeme düşüncesine Narimanov, "Kardeş kardeşe borç vermez, kardeş kardeşin elinden tutar" tarihi cevabını vermiştir.

Türkistan’da Buhara Emirliği’nden ve Türkistanlı kadınlara kadar ziynet eşyalarını ve topladıkları altınları Millî Mücadele’ye göndererek maddi yardım sağlamıştır. Türkistanlı genç gönüllüler Anadolu’ya destek için savaşmaya gelmiştir.

Hindistan Müslümanlar da Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz’un lojistik finansmanında, daha sonra İş Bankası'nın kuruluş sermayesinde kullanılan ciddi bir finansal kaynağı Anadolu’ya ulaştırmıştır.

Bugün 26 Ağustos’tan 30 Ağustos’a uzanan o tarihi çizgiyi hatırlamak, sadece geçmiş bir zaferi kutlamak değildir. 19. yüzyılın sonundaki o ağır kuşatılmışlık ve çöküşün şartlarını anlamadan, 30 Ağustos’un kıymetini kavrayamayız. Bunu ise kolaycılığa kaçıp internet, yapay zeka bilgileri üzerinden öğrenmemeliyiz. Belgelere dayalı kıymetli tarih kitapları ve duygusal boyutunu da verecek harika edebiyat eserlerinde okumanız ve okutmanız dileğiyle…

(Bir sonraki yazımda Kurtuluş Savaşı ve Milli Mücadele dönemi hakkında başka desteklere, Türkiye ve Türkistan’da yazılan farklı önemli kitaplara değinmeye devam edeceğim)