Rehber alınması gereken dahi devlet adamı ve siyasetçi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün milli dış politika anlayışı; hamasetten uzak, tamamen coğrafi gerçeklere, askeri ve ekonomik gücün sınırlarına ve en önemlisi "tam bağımsızlık" ilkesine dayanan rasyonel bir politikaydı. Ona, devletlerarası ilişkilerde ebedi dostluklar veya düşmanlıklar değil, kalıcı milli çıkarlar olduğunu çok iyi biliyordu. Bugün yaşasaydı, Türkiye'nin uluslararası ittifaklardaki ağırlığını tam da bu gerçekçi güç dengesi ve mütekabiliyet esası üzerinden okurdu.,
Ben de bu noktadan bakmaya çalıştım, 2004 yılında TRT-TSR Türkçe Yayınları adına sahada, izlediğim 17. NATO İstanbul Zirvesine ve 2026 Ankara’da gerçekleşen 36. Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne. O günün Türkiye’si ile bugünün Türkiye’si, o günün NATO'su ile bugünün NATO'su arasında vizyon ve güç dengesi bakımından, epey fark var.
2004 yılındaki İstanbul Zirvesi, Türkiye’nin Batı dünyasıyla ilişkileri, o günlerde yapılan benzetmesiyle "balayı" dönemine denk gelmişti. Biz gazetecilerin sahada soluduğumuz havada Türkiye; AB üyelik müzakerelerine de başlamak üzere olan, sinir uçlarımıza dokunacak kadar demokratik reformlar yapan, “yükselen Batı vizyonuna entegre olmaya kararlı”, uyum yasaları ve demokratikleşme çabalarıyla bunu kanıtlamaya çalışan "aday ülke" olarak göz dolduruyordu.
2004 İstanbul Zirvesi Türkiye’ye, Atatürk politikalarından uzaklaştığı için zayıflamakta olan küresel prestij ve "batılı" imajını getirdiğini düşündürtmüştü bir miktar.
Türkiye, 11 Eylül saldırıları sonrası önemi artan küresel ölçekte "İslam ile demokrasinin, Doğu ile Batı’nın uyum sağladığı köprü ülke" imajını dünyaya İstanbul Boğazı fotoğraflarıyla servis etti. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un Galatasaray Üniversitesi’ndeki şaşaalı konuşması, bu vitrin projesinin zirvesiydi.
- İstanbul İş birliği Girişimi (İİG): Türkiye’nin diplomatik çabalarıyla NATO, Körfez ülkelerine (Kuveyt, Katar, Bahreyn, BAE) açılım yaptı. Ankara, o dönem stratejik bir hamleyle NATO’nun Orta Doğu’ya açılan kapısı olma rolünü pekiştirdi.
- Genişleme Dalgasının Tescili: Baltık ülkeleri, Romanya ve Bulgaristan gibi 7 yeni ülkenin ittifaka katıldığı en büyük genişleme dalgası İstanbul’da kutlandı. Türkiye bu yeni üyelerle (özellikle Karadeniz komşularıyla) ilişkilerini daha çok geliştirme alanı buldu.
2004 yılında İstanbul Boğazı’nın sularına yansıtılan o parıltılı zirve manzarası, aslında Türkiye’nin Batı karşısındaki asimetrik konumunun da bir resmiydi. O gün sahada mikrofon uzattığımız yetkili ve etkili isimler, arka plan anlatımlarını anlamaya çalıştığım Türkiye, kendisini çağdaş Batı değerleri sistemine uyumlu hale getirmeye çalışan, jeopolitik konumunun cazibesiyle ayakta duran tipik bir "Kanat Ülkesi" hüviyetindeydi. Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesinin en temel unsuru olan "eşit ortaklık" ve "kendi göbeğini kendi kesme" iradesi ise, o günün serin rüzgârında yerini adeta bir entegrasyon hevesine bırakmıştı.
2026’nın Ankara’sında ise, yıllar içinde yaşanan zigzaglar, emperyalist emellerle ülkemizin ufkunu karartma operasyonları karşısında ayakta kalma ve güçlenme azmi ve iradesi gösteren Türkiye’nin kendi askeri ve diplomatik ajandasını gösteren tavrı vardı. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşında, ABD-İsrail ile İran arasındaki Savaşına aktif arabuluculuk çabaları, Doğu-Batı dengesini kendi otonom kararlarıyla yöneten, yönlendirilen değil yön veren bir "Bölgesel Aktör" profili yüksekti.
Bu rol değişiminin en somut ve elle tutulur yansıması şüphesiz savunma sanayiinde kendisini gösterdi.
2004 İstanbul’unda Türkiye, NATO’nun 2. Büyük Ordusu’na sahip olmasına karşın askeri teknolojisini ve stratejisini hazır satın alan, yani ittifakın savunma pazarındaki bir "tüketici" konumunda olan bir üyeyken, 2026 Ankara Zirvesi’nde, hâlâ NATO’nun 2. Büyük Ordusu’na sahip ve kendi geliştirdiği İHA/SİHA sistemleri ile yerli savunma teknolojilerini doğrudan NATO müttefiklerine ihraç eden Türkiye konumundaydı. Kuzey Atlantik Savunma ittifakının güvenlik mimarisine teknoloji üreten bir güç merkezi...Askeri bağımsızlığın lojistik bağımsızlıkla mümkün olduğunu savunma noktasına gelen kurucu irade vizyonu, bu alanda nihayet kendi ayakları üzerinde duran bir gerçekliğe dönüştüğünü gösterdi.
İttifak içi dengelerdeki değişim, masadaki duruşumuzu güçlendirdi. İstanbul’da, ABD ve AB’nin Irak veya Afganistan gibi maceralarına lojistik destek ve asker sağlayan o "edilgen" ortak, bugün yerini çok etkin bir aktöre bıraktığını gösterdi. Ankara, Trump’ın getirdiği küresel baskılarda veya Ukrayna savaşı gibi kritik kırılmalarda arabuluculuk yapabilen, masada kendi şartlarını konuşan ve al-ver (transactional) ilişkisine dayalı bir liderlik sergiledi.
Ancak Trump’ın dönüş yolundaki son şovu, özel dostluklarla ülkelerarası ilişkilerin çok da yürümeyeceğini, Kurucu liderimiz Atatürk’ün emperyalist tasarımlara karşı mesafeli duruşunun önemini hatırlattı bize.
Bugün ittifak içinde kendi şartlarını önceleyen pragmatik bir otonomiyle yankı bulmuş gibi görünse de 2004'teki Türkiye NATO içinde yükselen, 2002'de Müşterek Taarruz Uçağı (JSF) programının ortak ülkelerinden biriydi. Sisteme parça üretimine başlamıştı. ABD ile stratejik ortaklığı güçlü bir ülkeydi. 2026'da ise F-35 programından çıkarılmış, krizi olması gereken bir noktada duruyor.
ABD'nin aldığı kararı ile 2019'da, Türkiye'nin S-400 sistemi almasının ardından ABD, Türkiye'yi F-35 programından çıkardı ve uçak teslimatlarını durdurdu. Bunun nedenini, S-400 hava savunma sistemi alımı sonrasında benzer bir durumda olan Yunanistan’a ise bu yaptırım uygulanmadı. Yani, Türkiye'nin NATO içindeki askerî ve siyasi konumunun bundan sonra da değişebileceğini düşünmek yanlış olmayacaktır.
Not: Uluslararası ilişkilerci değilim. Sadece gazeteci gözüyle yazdım. Sürçü lisan ettiysem affola…
Coğrafya kaderdir. Kaderi seçimler belirler. Atatürk’ün stratejik aklının izinde yürümek gerek: “Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin; her şey Türk’e göre, Türk’le beraber, Türklük için.”