Yine yaz, yine ciğerlerimiz yanıyor… Geçmiş olsun Aydın (Çine), Balıkesir (Gömeç ve Edremit), Muğla (Seydikemer ve Fethiye) Mersin (Aydıncık), Çanakkale (Ayvacık), Kütahya (Domaniç), Manisa ve Antalya (Kumluca, Kaş)… Geçmiş olsun Türkiyem.

Aynı zamanda Akdeniz kuşağı ve Kuzey Amerika'daki orman yangınları da devam ediyor: Geçmiş olsun Fransa, İspanya, Yunanistan, Portekiz ve İtalya, ABD ve Kanada… Aşırı sıcaklar ve şiddetli rüzgarlar suçlu gösteriliyor. Suçu besleyen sebepler ise hızla büyüyor. Geçmiş olsun Dünya, İnsanlık, Börtü Böcek, Bütün Canlılar…

Yazımı, gezegenimizin dengesinin hızla bozulmasına etkisi bağlamında, dehşet saçan savaşlar- işlemeyen hukuk ve uluslararası düzen boyutuyla sürdüreceğim.

Tarihsel başlangıcından beri zihinleri savaştan beslenen erkek egemen yönetimler, günümüzde savaşın araçlarını sorumsuzca ve sınırsızca güçlendirmiş durumda. Bu vahşi gidişi durdurmak niyetleri de yok gibi. Çünkü bu yönetimler yapıcı aklı ve iradeyi aynı hızla geliştirmedi. Belki de asıl mesele burada başlıyor: Gücün sınırı yok, ama onu sınırlayacak bir irade de yok. Bugün savaş, artık cephede kazanılan ya da kaybedilen bir mücadele değil. Savaş; binlerce kilometre öteden bir düğmeye basılarak başlatılan, etkisi yalnızca insanlarla sınırlı kalmıyor. Savaşlar karada, denizde ve havada tüm canlı türlerini yok eden, sınırları aşan ve geleceği de tüketen bir yıkım biçimine dönüşmüş durumda.

Uzak menzilli kitle imha kapasitesine sahip silahlar, savaş tarihinin en tehlikeli eşiğini temsil ediyor. Dün şehirler bombalanıyordu, bugün şehirler uzaktan "yok edilebiliyor." Dün askerler hedefteydi, bugün siviller de hedefte. Su kaynakları, enerji hatları, tarım alanlarını da kapsayan bütün ekosistemler doğrudan vuruluyor. Savaş artık yalnızca insanı öldürmüyor, yaşamları yok etmiyor; yaşamın kendisini ortadan kaldırıyor.

Bu noktaya bir anda gelinmedi elbette. Sanayi Devrimi ile başlayan “toplam savaş” anlayışı, cephe ile sivil hayat arasındaki sınırı ortadan kaldırmıştı. 20. yüzyılda hava bombardımanlarıyla şehirler hedef haline geldi. Atom bombasının kullanılmasıyla birlikte savaş, insanlığın bütün varlığını tehdit eden bir güce dönüştü. Bugün ise bu güç, teknolojinin sağladığı hız ve uzak menzil ile kontrol edilemez bir boyuta ulaşmış durumda.

Bu yıkımı sınırlamak için geliştirilen savaş hukuku ise, niyet olarak güçlü olsa da uygulanmasını sağlayacak tedbirler olmadığı için zayıf bir çerçeve sunuyor. Oysa “Uluslararası insancıl hukuk”; sivillerin korunmasını, orantılılığı ve askeri gerekliliği esas alır. Aynı zamanda doğal çevrenin “yaygın, uzun süreli ve ağır” şekilde tahrip edilmesini yasaklar. Dolayısıyla kâğıt üzerinde bakıldığında, insanlık kendi barbarlığına sınır koymuş gibi görünür.

Gerçek tablo farklıdır.

Bugün savaşlar, dehşet verici somut yaşananlarla birlikte, uluslararası hukukun çizdiği sınırları da aşındırarak ilerliyor. Uzak menzilli saldırılar “hassas”, noktasal odaklı olarak tanımlansa da sonuçları çoğu zaman geniş alanları etkileyen yıkımlara dönüşüyor. Mesela bir enerji santralinin vurulması, sadece bir hedefin imhası değildir; bir toplumun yaşam damarının kesilmesidir. Bir barajın, bir tarım alanının ya da bir ormanın yok edilmesi, yalnızca bugünü değil, sonuçları gelecek nesilleri ve türleri de tehdit ediyor, onlarca belki yüzyıllarca onarılamayacak bir ekolojik felaketi tetikliyor.

Daha da önemlisi, savaş artık sadece insanlar arasında yaşanmıyor. Toprak kimyasallarla, büyük dardelerle tahrip ediliyor, kirleniyor, sular zehirleniyor, hava geri dönülmez biçimde bozuluyor. Biyolojik çeşitlilik yok oluyor. Yani savaş, gezegenin sürdürülebilirliğini doğrudan tehdit eden bir olgu haline gelmiş durumdadır. Bu nedenle bugünkü savaş, yalnızca bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda bir varoluş sorunudur.

ULUSLARARASI SİSTEM NE YAPIYOR?

Teoride küresel barışı sağlamakla görevli olan yapılar, pratikte büyük güçlerin çıkarlarına yenik düşüyor. Uluslararası kurumlar karar almakta zorlanıyor, alınan kararlar ise çoğu zaman uygulanamıyor. Hukuk var ama yaptırım yok! Kurallar var ama bağlayıcılık zayıf. Büyük güçlerin başlattığı ya da devreye girdiği olaylarda, krizlerde, sistem adeta kilitleniyor.

Bu sessizlik, en az savaşın kendisi kadar tehlikelidir.

Çünkü sessizlik, ihlalleri normalleştirir ki geldiğimiz nokta tam da burasıdır. Hukukun uygulanmadığı her durumda, yeni ihlallerin önü açılıyor. Bugün “istisna” olarak görülen pek çok uygulama, yarının normali, normu haline geliyor. Ve bu süreç, savaşın yıkım gücünü, sınırlarını daha da genişletiyor.

Son yıllarda tartışılan “ekokırım” kavramı, işte bu boşluğun bir sonucudur. Çevreye verilen büyük ölçekli zararların uluslararası suç sayılması yönündeki çağrılar, mevcut hukukun yetersizliğine işaret ediyor ve elzem olarak dikkate alınması gerekiyor. Çünkü artık mesele sadece insan hayatı değil; gezegenin de hayatıdır.

açık bir acı gerçek şudur:
Savaş şekil ve zarar boyutlarıyla değişti, yıkım büyüdü, hedef ve zarar genişledi.

Uluslararası sistem ise aynı ölçüde güçlenmedi. Hukuk, gücün gerisinde kaldı. Kurumlar ise çoğu zaman sessiz kalmayı tercih etti.

Artık dünya gezegeni ateş altında ve bu artık bir uyarı değil, son eşiktir. Eğer bu sessizlik kırılmaz, yaptırımlar uygulanmazsa, yarın tartışacağımız şey savaşın sonuçları değil, geriye neyin kaldığı olacak. Ve belki de geriye hiçbir şey kalmayacak…

Bu vahim noktada amasız fakatsız bütüncül olarak dilde, fikirde, işte birlik yapmak şarttır.

Egemen Güçler, kendi geleceğiniz için SESİMİZİ DUYUN ARTIK!