Özgür Özel’in yeni parti hamlesi bir koltuk kavgası ya da CHP’den kaçış değildir. Seçilmiş bir parti yönetiminin alt mahkeme kararıyla tasfiye edilmesine, kurultay iradesinin yok sayılmasına ve Yüksek Seçim Kurulu’nun yetki alanının gasp edilmesine karşı demokratik bir meşru müdafaa girişimidir.
Keşke Yargıtay adli tatil öncesinde bu hukuki ve siyasi garabete son verse, CHP’yi yeniden seçilmiş yöneticilerine teslim etseydi. Dosyanın sonbahara bırakılması, yalnızca belirsizliği değil, müdahalenin yol açtığı tahribatı da büyütüyor.
Meseleyi fazla karmaşıklaştırmaya gerek yok. Bir siyasi partinin genel başkanını o partinin üyeleri ve delegeleri mi seçer, yoksa bir alt mahkemenin hâkimi mi tayin eder? Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu demokrasi sınavı bundan ibarettir.
24 Mayıs’ta verilen alt mahkeme kararı, CHP’nin Özgür Özel’i genel başkan seçen kurultayını geçersiz saydı, seçilmiş yönetimi görevden uzaklaştırdı ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeniden genel başkanlık koltuğuna oturttu. Kararın çevresine örülen hukuki gerekçeler, usul tartışmaları ve “mutlak butlan” söylemleri siyasi gerçeği değiştirmiyor. Türkiye’nin ana muhalefet partisine fiilen kayyum atanmıştır.
Belediyelere kayyum atanmasına karşı çıkıp bir siyasi partinin genel başkanlığının mahkeme kararıyla belirlenmesini normal karşılamak mümkün değildir. Demokrasinin temel kuralı seçimle gelenin seçimle gitmesidir. Bu ilkeyi ortadan kaldırdığınızda geriye parti tabelaları, mühürler, mahkeme zabıtları ve atanmış yöneticiler kalır. Demokrasi kalmaz.
YSK’NIN YETKİSİNE EL KONULDU
Alt mahkemenin kararı yalnızca CHP’nin iç işleyişine yapılmış bir müdahale değildir. Aynı zamanda Yüksek Seçim Kurulu’nun anayasal ve yasal yetki alanının gasp edilmesidir. Siyasi parti kongreleri ve kurultayları seçim kurullarının gözetim ve denetiminde yapılır. İtirazlar seçim kurullarında değerlendirilir, sonuçlar kesinleştirilir, mazbatalar verilir. Seçim hukukunun nihai otoritesi de YSK’dır.
Bir alt mahkemenin, seçim kurullarının gözetiminde yapılmış, sonuçları kesinleşmiş ve yöneticileri mazbatalarını almış bir kurultayı yıllar sonra hükümsüz sayarak parti yönetimini değiştirmesi, yalnızca delegelerin oyunu değil, seçim hukukunun bütün kurumsal düzenini de yok saymaktır.
Bugün bir hukuk mahkemesi CHP kurultayını iptal ederek genel başkanı değiştirebiliyorsa, yarın başka bir mahkeme başka bir partinin kongresini hükümsüz sayabilir. Seçim kurulunun verdiği mazbatayı, parti üyelerinin tercihini ve delegelerin iradesini bir kenara bırakıp doğrudan siyasi sonuç üretebilir. Bunun adı hukuk devleti değil, hukukun siyasal mühendislik amacıyla kullanılmasıdır.
Mesele şu anda Yargıtay’ın önündedir. Özel yönetimi alt mahkemenin kararına karşı hukuki mücadelesini sürdürüyor ve dosyanın, seçilmiş iradenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak şekilde karara bağlanmasını bekliyor. Keşke Yargıtay adli tatil başlamadan önce kararını verseydi. Keşke bu saçmalığı sonbahara taşımadan, kurultay delegelerinin iradesini esas alarak CHP’yi seçilmiş yöneticilerine geri verseydi.
Adaletin gecikmesi burada sıradan bir takvim meselesi değildir. Her geçen gün mahkeme müdahalesinin siyasi sonuçlarını derinleştiriyor, parti örgütünü parçalıyor, milletvekillerini ve üyeleri yeni tercihlere zorluyor, ana muhalefetin enerjisini iktidarla mücadele yerine kendi hukuki varlığını savunmaya harcamasına yol açıyor. Yargıtay’ın kararının eylüle, ekime veya daha sonraki bir tarihe kalması, bu nedenle tarafsız bir gecikme değil; mevcut fiilî durumun uzaması anlamına geliyor.
KILIÇDAROĞLU NEDEN YALNIZ KALDI?
Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel merkeze dönmüş olmasına rağmen partinin büyük bölümünü yanında bulamamasının nedeni yalnızca geçmiş seçim yenilgileri ya da eski parti içi hesaplaşmalar değildir. Asıl sorun, delegelerin oyuyla kaybettiği genel başkanlığı bir mahkeme kararıyla geri almayı kabul etmiş olmasıdır.
Kılıçdaroğlu’nun önünde demokratik ve onurlu bir yol vardı. “Ben bu görevi kurultay iradesiyle kaybettim, mahkeme kararıyla geri alamam” diyebilirdi. Olağanüstü kurultayı toplar, yeniden aday olur ya da partiyi delegelerin özgür tercihine teslim edebilirdi. Böyle davransaydı yalnızca kendi siyasi itibarını korumakla kalmaz, CHP’nin demokratik geleneğine de tarihi bir hizmette bulunurdu.
Bunu yapmadı. Mahkemenin sağladığı hukuki imkânı siyasi meşruiyetin yerine koydu. Genel merkeze döndü, fakat seçmenin, örgütün, milletvekillerinin, belediye başkanlarının ve parti üyelerinin önemli bölümünü yanında bulamadı. Çünkü siyaset yalnızca parti mührünü taşımak değildir. Siyaset toplumsal destek, gönüllü bağlılık ve demokratik meşruiyet gerektirir.
Kılıçdaroğlu’nun elinde bugün tabela, bina ve resmî sıfat olabilir. Ancak tabela ile parti, mahkeme kararıyla lider olunmaz. Onun giderek yalnız kalmasının temel nedeni Özgür Özel’in örgütsel becerisinden çok, mahkeme eliyle geri dönmeyi kabul etmenin yarattığı ağır demokrasi ayıbıdır.
YENİ PARTİ KAÇIŞ DEĞİL
Özgür Özel, 24 Mayıs’tan bu yana mücadeleyi iki kulvarda yürüttü. Hukuken dosyayı Yargıtay’a taşıdı. Siyaseten ise milletvekillerini, parti örgütlerini, belediyeleri ve seçmen desteğini bir arada tutmaya çalıştı. Ancak Yargıtay süreci uzarken, mücadelenin yalnızca CHP’nin hukuki kabuğu içinde sürdürülemeyeceği giderek daha açık hale geldi.
Üstelik alt mahkemenin 2023 kurultayını geçersiz sayması, CHP’nin seçimlere katılma yeterliliği konusunda da tehlikeli bir tartışma doğurdu. Bir hukuki yoruma göre partinin son geçerli kurultayı 2020’de yapılan kurultaydır. Siyasi Partiler Kanunu’ndaki kongre süreleri dikkate alındığında, CHP’nin temmuz sonundan itibaren seçim yeterliliğinin tartışmaya açılması ihtimali bulunmaktadır.
Belki YSK sonunda CHP’nin seçime katılabileceğine karar verecektir. Belki bu yöndeki hukuk yorumları üstün gelecektir. Ancak sorun yalnızca nihai karar değildir. Bir erken seçim ilan edildiğinde ana muhalefet partisinin seçime girip giremeyeceğinin tartışılması bile iktidara büyük avantaj sağlar. Muhalefet hayat pahalılığını, adaletsizliği, yoksulluğu ve iktidar değişimini konuşmak yerine kendi hukuki varlığını savunmak zorunda kalır.
Yeni parti bu ihtimale karşı da kurulmaktadır. Dolayısıyla Özel’in hamlesi CHP’den kaçış değil, muhalefetin önüne kurulabilecek bir seçim barikatını aşma ve seçilmiş siyasi iradeyi başka bir kurumsal çatı altında yaşatma girişimidir.
İKİ KULVARLI MÜCADELE
Planın incelikli yanı, Özel’in bütün destekçilerini CHP’den çıkarmamasıdır. Milletvekillerinin büyük bölümü yeni partiye geçerek güçlü bir Meclis grubu oluşturacak, bir bölümü ise CHP’de kalarak Meclis Grubu ve Parti Meclisi içindeki ağırlığını koruyacaktır.
Yargıtay alt mahkemenin kararını bozarsa, seçilmiş yönetimin yeniden göreve dönmesini sağlayacak kurumsal köprü böylece açık tutulacaktır. Kılıçdaroğlu genel merkezi kontrol ederken, CHP Meclis Grubu’nun Özel’e yakın bir isim tarafından yönetilmesi de mahkeme eliyle yapılan müdahalenin siyasi açıdan tamamlanmasını engelleyebilir.
Elbette bu karmaşık ve riskli bir stratejidir. İki yapı arasında görev paylaşımı yapmak kolay olmayacaktır. CHP’de kalanlar Kılıçdaroğlu yönetiminin baskısıyla, yeni partiye geçenler ise tabanın sabırsızlığıyla karşı karşıya kalacaktır. Ancak karmaşanın kaynağı Özel’in bu manevrası değildir. Asıl karmaşa, seçilmiş bir parti yönetiminin alt mahkeme kararıyla görevden alınması ve Yargıtay’ın bu garabeti adli tatil öncesinde sona erdirememiş olmasıdır.
DEMOKRASİNİN PAZARLIĞI OLMAZ
Özgür Özel’i desteklemek, onun bütün siyasi görüşlerini paylaşmak anlamına gelmez. Ekrem İmamoğlu’nu savunmak, onun bütün icraatlarını onaylamak değildir. Burada savunulması gereken kişi değil, ilkedir.
Bir siyasi partiye kayyum atanamaz. Bir genel başkan mahkeme kararıyla tayin edilemez. Kurultay delegelerinin iradesi bir hukuk mahkemesinin siyasi sonuç doğuran tasarrufuyla ortadan kaldırılamaz. Seçim kurullarının ve YSK’nın yetkileri bir alt mahkeme tarafından gasp edilemez.
Bugün bu müdahaleyi CHP’ye uygulandığı için alkışlayanlar, yarın aynı yöntem kendi partilerine uygulandığında söyleyecek söz bulamazlar. Demokrasinin ilkeleri kişilere, partilere ve siyasi yakınlıklara göre değiştirilemez.
Özel’in yeni partisi başarılı olur ya da olmaz. Adı “Yeni Parti” mi olur, başka bir isim mi alır, bunu yakında göreceğiz. Ancak onu doğuran itiraz haklı ve demokratiktir.
Siyaset atamayla yapılmaz. Liderlik mahkeme kararıyla kazanılmaz. Parti üyelerinin ve delegelerin iradesini yok saymak hukuk değil, siyasal müdahaledir.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun bugün yalnız kalmasının temel nedeni de budur. Mahkeme ona genel merkezin kapısını açmış olabilir. Ancak demokratik meşruiyetin kapısını kapatmıştır. Yargıtay’ın yapması gereken, sonbaharı beklemeden yapılması gerekeni yapmaktı: Bu demokrasi ayıbına son vermek ve CHP’yi onu seçenlerin iradesine geri teslim etmek.