Tarih, insanlığın şahit olduğu ve ne yazık ki günümüzde de devam ettirilen pek çok yıkımı, yok edilişi kaydetmiştir. Bu sayfalar, doğrudan bir milletin kanı, gözyaşı ve çalınmış geleceğiyle yazılmıştır.

18 Mayıs 1944 gecesi, Kırım Tatar Türkleri için işte yine böyle zifiri karanlık sayfaların yazılışının, topyekûn bir yok ediş planının, başlangıç sayfasıdır. Layık olduğu gibi, “İnsan Kasabı” diye anılan Sovyet diktatörü Josef Stalin’in emriyle, asırlardır vatan bildikleri yeşil Kırım Yarımadası’ndan, hayvan vagonlarına istiflenerek bilinmeze doğru sürgün edildi Kırım’ın köklü, yerli “Tatar” Türkleri.

İnsanlık tarihinin en kara lekelerinden biri olan bu sürgün, bütün boyutlarıyla uluslararası hukuktaki tanımıyla ‘soykırım’dır.

Image-14Soykırımın kılıfı: “Vatan hainliği dolayısıyla sürgün”

O karanlık gecenin şafak sökmeden önceki saatlerinde, binlerce Sovyet askeri ellerinde silahlarla Kırım Türklerinin evlerine daldı. Kendilerini savunacak hiçbir güçleri olmayan kadına, çocuk, yaşlı ve gence eşyalarını toplamaları için sadece15 Dakikalık süre tanındı. Üstelik, erkeklerinin büyük bir kısmı cephede Nazi Almanya’sına karşı Kızıl Ordu saflarında savaşırken, geride kalan savunmasız aileleri "vatan haini" damgasıyla bir gecede evlerinden ve vatandan sökülüp atıldı!

Yaklaşık 250 bin Kırım Türk’ü tren istasyonlarına yürütüldü, ardından havasız, susuz, pencerelerine tahtalar çakılmış ölüm vagonlarına dolduruldu. Haftalarca süren ölüm yolculuğu Urallara, Sibirya’ya ve Orta Asya çöllerine uzandı. Hayvanları da nasibini aldı bu toplu sürgünden. Tuvalet molası bile verilmedi. Vagonlarda açlıktan, susuzluktan ve salgın hastalıklardan hayatını kaybeden binlerce bebek-genç-yaşlı insanların cenazeleri, Sovyet askerleri tarafından rayların kenarına fırlatılıp, yola devam edildi.

Zulüm, sürgünü takip eden yıllarda da kamplarda devam ettirildi. Şehirlere en az 4 kilometre uzaklıkta tutuldular. Ufacık odalarda 5-6-7 kişi birlikte kalmaya mahkûm edildi. İlk birkaç yıl içinde, zorunlu çalışma kamplarının da ağır koşulları, açlık ve farklı iklim şartları da eklenince, Kırım Türk nüfusunun yarısı, belki daha fazlası, hayatını kaybetti.

Çünkü Stalin Yönetiminin hedefi halkı sadece coğrafi olarak yerinden etmek değildi. Bir yandan Kırım’ı Türk izlerinden tamamen arındırılır, camileri, çeşmeleri yıkılıp, mezarlıkları yok edilirken, aynı zamanda bu halkın adı da tarihten bütünüyle silinecekti: Soykırım…

Çocukluğunda bu olayı yaşayanların otak görüşü; “18 Mayıs 1944 gecesi sadece evlerimizden değil, tarihimizden, ruhumuzdan, yaşamak için gerekli temel insan ihtiyaçlarından koparıldık… Dehşeti yaşadık ancak hayvan ve yük vagonlarının kömür karanlığı bile içimizdeki vatan ateşini söndürmeye yetmedi."

Bugün, o kara gecenin yıl dönümünde acımız ilk günkü kadar taze, hafızamız ise bir o kadar diridir.

Kırım Türklerinin uğradığı bu haksızlık, sadece geçmişe ait bir acı anı değil, adaletin hala tecelli etmediği açık bir yaradır. Şehitlerimizi rahmetle anarken, onların aziz hatırası önünde bir kez daha söz veriyoruz: O zifiri karanlık geceyi unutmadık, unutmayacağız!

(Ben bu soykırımı, Mustafa Cemiloğlu (o zamanki adı buydu)’nun Omsk’da tutuklu olduğu hapishanede ölüm orucu başlattığı haberiyle; 1975-76 yılında, Iğdır’da lise öğrencisiyken öğrenmiştim. Yapılan protesto gösterilerine katıldım. 1994 yılında ise TRT Prodüktörü olarak Bahçesaray şehrinde yapılan “2. Türk Dünyası Gençlik Günleri ve Kurultayı” programı için Kırım’a gittiğimde, Lider Kırımoğlu ile uzun bir röportaj yaptım. Sürgünü yaşayan veya büyüklerinden dinleyen vatandaşlarla da… Röportajları, Türkiye’nin Sesi Radyosu’nda “Kardeş Türk Edebiyatlarından”(4 Bölüm), Gündem ile yurtiçi ve yurtdışı yayınlarımızda tekraren yayınlanan “Soykırımdan Kırım’a” (2 Bölüm) olarak yayınladım. Sonrasında da konuyla İlgili pek çok bilimsel toplantıyı izledim, Kırımoğlu, tarihçiler, edebiyatçılar ve diğer toplum öncüleriyle de görüştüm. Kırımoğlu’na Türkiye’de kendisi için yapılan gösterileri ve benim de katıldığımı anlattığımda eşi de kendisi de çok duygulandı...