Nüfusunun büyük çoğunluğu soydaş, akraba ve dindaş topluluklardan oluşan komşumuz İran'da yaşanan emperyalist güçlerin hukuksuz savaşı, ülkemiz gündemini de çeşitli boyutlarıyla kuşatmış durumda. Doğal olarak hepimiz bu gerilimden ve bölgesel ateşten derinden etkileniyoruz.

Türkiye'nin bu süreçteki arabuluculuk çabalarının ve barış odaklı diplomatik hamlelerinin bir an önce bölgeye huzur getirmesini gönülden diliyorum. Ancak dışarıdaki bu yangınla meşgul olurken bile, içerideki sessiz ama yıkıcı düşmanımızı; yani her an kapımızı çalabilecek olan deprem gerçeğini gündemimizden düşürmemeliyiz.
Bu çerçevede, bir televizyon haber bülteninde karşıma çıkan deprem ve sonrasıyla ilgili bir haber adeta depremi yaşıyormuşçasına kanımı dondurdu. Haber, asla unutmamamız gereken 6 Şubat 2023 depreminden kalan, yürek parçalayıcı bir hikâyenin yargı boyutuyla ilgiliydi.

Hatay’da depreme yakalanan bir ailenin kabus gibi hikayesi… Kendisine mikrofon uzatılan kadın, binadan şans eseri yıkım öncesi çıkabildiğini ancak beş gün içinde ailesinden dört kişinin cansız bedeninin enkazdan nsaıl çıkarıldığını izlemek zorunda kalışını anlattı.. kocası ise o orada yokken, aynı soğuk beton yığınının arasından alınmış. Bir insan; iki yavrusunu yitirmiş bir anne, bir eş ve bir evlat olan kadının hayatına, hafızasına kazınan bu yıkım, aslında hepimizin ortak hafızasının bir parçası olarak asla unutulmamalıdır.

Depremler, yapı izin ve denetimleri, kurtarma çalışmaları ve depremzedelere dair uyarı görevini yerine getirmeme vesile olan bu haberi bir vatandaş olarak acı boyutuyla paylaşırken, bir gazeteci gözüyle de hakikati en yüksek sesle dile getirmek istiyorum: 6 Şubat depremi sadece bir doğal afet değildir. Bu felaket; müteahhidinden inşaat mühendisine çok sayıda kişinin, kurum yöneticisinin liyakatsizliğinin, denetimsizliğin ve "insan hayatından çalınan" malzemelerin yarattığı çok boyutlu, derin bir toplumsal depremdir. Bu, sadece binaların değil; ahlakın, erdemin ve sorumluluk bilincinin de enkaz altında kalmasıdır
Ufuk-1

Sadece binalar değil, vicdanlar da çöktü

Üç yıl önce 6 Şubat 2023 tarihinde, saatler 04:17’yi gösterirken, adeta büyük bir felaket filmine uyandık. Haftalarca süren o dehşet anları; nefeslerin tutulduğu, cılız bir ses duyabilmek için sessizliğe gömülen arama kurtarma operasyonlarıyla hafızalarımıza kazandı.
Konu hakkında ne zaman bir yazı yazmak istesem, depremi bizzat yaşamışçasına o sabahın dondurucu soğuğunu ve ardından yaşanan o çaresiz çığlıkları yeniden hissediyorum. Bu acı tablonun içinde, insan iradesinin ve arama kurtarma ekiplerinin olağanüstü mücadelesiyle filizlenen "mucize" haberleri ise, bize yaşamın ne kadar kutsal olduğunu bir kez daha hatırlattı.
‘Zamanla Yarış’ın literatürdeki ülkesi Türkiye'de 1999’dan 2023’e
Arama kurtarma çalışmaları açısından hem 17 Ağustos 1999 Gölcük hem de 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri, dünya literatürüne giren inanılmaz kurtuluşlara sahne oldu. 1999 yılında imkanlar daha kısıtlı, teknoloji daha ilkeldi. Buna rağmen yabancı ekiplerin de desteğiyle kritik saatlerde büyük mucizeler yaşandı. Gölcük’te 151. saatte (7. gün) enkazdan çıkarılan 4 yaşındaki İsmail Enes, o dönemin en büyük umut ışığı olmuştu. Adapazarı ve Yalova’da 100-120. saatlerde (5. gün) ulaşılan canlar, bize "vazgeçmeme" dersi verdi.
2023’e geldiğimizde ise teknolojinin ilerlemesi ve genişleyen kurtarma kapasitesi, tıbben "yaşamaz" denilen sürelerin dahi aşılmasını sağladı: Hatay’da 296. saatte (13. gün), 278. saatte ve 261.saatte (11- 12.gün) kurtarılışlar, Kahramanmaraş’ta 248. saatte "mucize kız" denilen Aleyna Ölmez’in 11. günde hayata tutunuşu...
Bu rakamlar sadece istatistik değil; her biri birer diriliş öyküsüdür. Ancak bu mucizeler, bizi asıl sorumlu olduğumuz gerçeklerden uzaklaştırmamalıdır.
Depreme dayanıklı yapılaşma şart!
Gölcük merkezli depremden beri uzmanların çeşitli boyutlarıyla ortaya koyduğu gibi, dış etkenlerle tetiklensin tetiklenmesin deprem, tabii bir afettir. Bundan sonra da devam edecektir. Biz ise depremle yaşamayı ivedilikle öğrenmek, hayatımızı buna uygun yapılandırmak zorundayız. Tıpkı Japonya başta olmak üzere çok daha şiddetli depremlerin olduğu ülkelerde olduğu gibi, depreme, zemine uygun binalar, mobilyalar ve hayat tarzıyla zararı en aza indirgeyerek yaşamak zorundayız.
Binlerce canımızı alan ve adım adım geliyorum diyen tabii afetten çok, her noktada sorumluluğunu yerine getirmeyen, sonuçlarını bilerek/bilmeyerek, demirden, çimentodan çalan ya da inşaat sürecinde teknik yanlışlıklar yapan inşaat firmalardan, müteahhitlerden kurtulmak; bilimsel verilerle hareket etmek, "Lüks" görünen sitelere değil, "depreme dayanıklı" teknik yeterliliği belgeli, sağlam yapıları tercih etmelidir.
11 ili içine alan 6 Şubat Depremi bize felaketin boyutunu büyüten asıl etkenin liyakatsizlik, ehliyetsizlik olduğunu gösterdi. Bu vesileyle; iş ahlakıyla, etik çalışan firmalara teşekkür ve teşfik etmek de gerek.
Bu nedenle yönetim ve denetim mekanizmaları çok hassas çalışmalı, yeni kaçak yapılara fırsat verilmemeli, vatandaş da takibini yapmalıdır ki; benzer felaketler yaşanmasın, can ve mal kayıpları, acılar ve çaresizlikler ortaya çıkmasın; bilime, devletin koruyucu zırhına ve ülkemizin itibarına da zarar gelmesin.
Dilde, Fikirde, İşte-"İnşaatta" Birlik Ruhu
En temel insan hakkı, yaşamak hakkıdır. Öte yandan toplumsal birliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bu nedenle; dilde, fikirde, işte birlik çözüm ilkesini, en başta bilinçli yaşam alanları oluştururken ve inşaat sektöründe işletmek zorundayız. Güvenli bir gelecek kurmak, ortak bir vicdan ve sorumluluk zemini inşa etmektir. Bunun için her birimiz çok daha duyarlı, dikkatli olmak yanlışları görmek ve önlenmesine katkı vermekle mükellefiz. Unutmak ise suça ortak olmaktır. Acımız ne kadar derinse, adalete olan ihtiyacımız da o kadar önemlidir.
Depremlerde ölen bütün vatandaşlarımıza rahmet olsun, ruhları şad olsun; yaralılara, kederli ailelerine, yakınlarına sabır ve dayanma gücü diliyorum.
Hukuk işletilip, enkazlara sebep olan sorumlular en üst seviyeden cezalar aldıkça, depremzedelerin de bütün toplumun da yüreği ferahlayacaktır.