Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın teklifi, TÜRKSOY Daimî Konseyi'nin oy birliğiyle, doğumunun 150. yılı olan 2026 yılı Türk dünyasında"Ziya Gökalp Anma Yılı" ilan edildi. Ben de bu vesileyle iki bölüm olacak bu köşe yazımı, “İlk Türk sosyoloğu” unvanlı Türkçü düşünür Ziya Gökalp’in aziz ruhuna ithaf ediyorum
Türkçülük, bundan rahatsız olanlarca dar bir ideolojik kalıba hapsedilmeye çalışılsa da Türk Milletinin kültürel kodlarının, tarihsel mirasının sahiplenmesi ve bu birikimin geleceğe taşımasıyla ilgili bir aidiyet meselesidir.
Bu bakış açısı, üstünlük iddiasından ziyade, mensubiyetin getirdiği sorumluluğu ifade eder. Akımın fikir babası Ziya Gökalp 1923'te yayımlanan “Türkçülüğün Esasları” eseriyle yol haritasını özetle şöyle belirler. “Türkçülerin hedefi, Türk halkının kültürel birliğidir. Dilin ve eğitimin milliği, bilimle çağdaşlaşmak ve "Türk'üm" diyen herkesi Türk kabul etmek esastır”
3 Mayıs 1944 işte bu sorumluluk bilincinin Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en kritik "erken sınavlarından" biridir. Bu tarih, sadece bir protesto günü değil, yönetim erkinin ideolojik sınırları, dış politika tercihleri ve milliyetçilik algısı arasındaki çatışmanın dışavurumudur.
3 Mayıs’a Giden Yol: Türkçülük-Turancılık Davası
Mayıs 1944 olayları, Eğitimci Hüseyin Nihâl Atsız ile Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel arasındaki kişisel bir polemikle başlamış gibi görünse de temelde dönemin Cumhurbaşkanından cesaret bulan Hükümetinin "dış politika rotası" ile “içerideki ideolojik dengeleme" siyasetiyle ilgilidir. Nihal Atsız’ın eğitimci-yazar Sabahattin Ali’yi bir kitabındaki bilgilere dayandırarak "vatan hainliği" ile itham etmesi ve Başbakan Şükrü Saracoğlu’na (hükümet programını okurken yaptığı “yanlı ve yanlış Türkçülük güzellemesi” ve gerçekte ise komünistlere imkân sunulurken, Türkçüler aleyhine icraatlar yapılmasını kınayan) kamuoyu açık 2 mektup yazması, gençler ve aydınlar arasında ciddi karşılık bulur.
Hükümet, Atsız’ın bu eylem ve söylemlerini ve etrafında gençlerin ve aydınların kümelenmesini “devlet otoritesine meydan okuma” olarak algılar ve tabutlukları da içeren aşırı cezalandırmalar uygulanır.
Dava süreci, Türk milliyetçileri -Türkçüler açısından sadece fikri bir ayrışma değil, "komünizm" ile "Türkçülük" arasında tercih yapmaya çalışan Hükümetin, her iki tarafı kontrol altında tutma operasyonu olarak değerlendirilir. 19 Mayıs 1944’te Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Türkçülüğü "faşist ve ırkçı" olarak nitelendiren sert açıklaması da sürecin tuzu-biberi olur.
"Erken Bir Sınav" Olarak Mayıs 1944
3 Mayıs 1944 olaylarını bastırma şekli, Türkiye’nin demokrasi, devlet refleksi ve milliyetçilik tanımı arasındaki geriliminde "erken sınavı" olarak tanımlanabilir. Eğer Türkçülük de komünizm de "suç" veya "tehdit" olarak algılanmak yerine, entelektüel bir tartışma zeminine çekilebilseydi; komünizmin içi boşalırken, Türkçülük ise Atatürk’ün kurduğu CHP’nin altı okundan biri olan milliyetçilik anlayışı ile yakınlaşır, Türkiye “kurucu medeniyet tasavvuru “nu koruyabilirdi. Bu durum Türkiye’ye SSCB ile ilişkiler başta olmak üzere, uluslararası ilişkilerinde de güçlü katkı olurdu.
Aksine, iktidarın aşırı temkinliliği ile Türkçülük dönemin ırkçı akımları olan Nazizm ve Faşizm ile ilişkilendirilip marjinalleştirilmek istendi, Devletin kurucu ideolojisine, Atatürk’ün tam bağımsız ve bölgesel stratejik güç odaklı dış politika tercihlerine de yaramadı. 1944 yılı ağırlıklı olarak Stalin yönetimindeki Sovyet Rusya’nın baskıları arttı. Kendi istilacı-yayılmacı politikasını haklı göstermeyi başarmakla kalmayan Stalin, Türkiye’nin, SSCB içindeki Türk topluluklarıyla ilgilenmesi “yayılmacı bir tehdit unsuru" olarak göstererek, Ankara baskılandı.
Bugünden Bakış: Türkçülük Bir Gelecek İnşasıdır
Bugün geriye baktığımızda, SSCB’nin yıkılışı ve bağımsız Türk devletlerinin doğuşu, 1944’te "Faşist-Irkçı-Turancı" gibi yaftalanan kadronun öngörüsünü tarih önünde haklı çıkarmıştır. . Bugün "Türk dünyasında birlik, dayanışma" hedefli çalışmalar nasıl ırkçılık olarak adlandırılamazsa o günkü Türkçü akım da ırkçı olarak adlandırılmamalıydı. Çünkü Türkçülük, sadece geçmişi yüceltmek değil; Türk milletinin kült değerlerinden hareketle Türk köklü halklarla dayanışmayı; dilde, fikirde işte birlik zemininde güçlü geleceğini inşa etmeyi öngören ideolojidir.
Bununla birlikte; bölücü PKK terör örgütünün meşrulaştırıldığı, diğer bütün etnik, dini, felsefi bölücü akımların hoş görüldüğü günümüz Türkiye’sinde hâlâ Atatürk çizgisindeki Türkçü-Milliyetçilerin hakkı teslim edilmemiştir. Bu yanlışı telafi etmek, çilesini çeken Türkçülerden özür dilemek için geç değildir.
Durumu şahsımda somutlaştırayım. Ben de milletini özünden(kendinden) çok seven, milli hassasiyetlerinin ve devlet memurluğu yemininin hakkını vererek çalışmış, Atatürk çizgisinde Türkçü-milliyetçiyim bir vatandaş olarak bu yaftalama ve ötekileştirmeyi çalışma hayatında fazlasıyla yaşadım, hissettim ki; bunun yasadaki adı mobbingdir…dolayısıyla benim binlerce yıllık "devlette devamlılık" ilkesinin gereği olarak benden özür dilenmesini mevcut yönetim erkinden talep edebilirim, değil mi?
Bu iyi niyet beyanını, haksız ithama maruz kalıp ötekileştirilen ama devletini ve milletini sevmek, gözetmek ülküsünden bir an bile vazgeçmeyen bütün Türkçülerin; Devletimizin banisi Atatürk'ün ve Türkçülük akımının öncüleri olan Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin Yurdakul gibi ahirete göçmüş Türkçü aydınların hakkını teslim için de istiyorum.
Bu iyi niyet beyanı, günümüz Türk coğrafyasında yaşayan diğer Türkçüleri ve Türk topluluklarını mutlu ve özgüvenli hissettirecek, birlik-beraberlik ruhunu canlandıracak; hatta Türk milletini medeniyet yarışında ileriye taşımak ülküsünü üstlenenlerin çocuklarını da kapsayacak;
Türk devletleri arasındaki entegrasyon süreçlerine sivil toplumun daha çok sahip çıkması dileğiyle…