Termometre 38 dereceyi gösterdiğinde herkes aynı havayı soluyor gibi görünür. Oysa biri klimalı odasında ekranına bakar, diğeri öğle güneşinin altında paket taşır. Biri ağaçlıklı bir parkta yürür, diğeri betonların arasında, tek pencereli bir çatı katında geceyi uykusuz geçirir.

Sıcaklık aynı olabilir; fakat sıcağa maruz kalma, ondan korunabilme ve sağlıklı kalabilme imkânı herkes için aynı değildir.

Bu nedenle aşırı sıcaklar artık yalnızca meteorolojik bir olay değil; aynı zamanda bir halk sağlığı, kentleşme, çalışma yaşamı ve etik adalet sorunudur.

Copernicus İklim Değişikliği Servisi⁠, Haziran 2026’nın Batı Avrupa’da kayıtlara geçen en sıcak haziran, dünya genelinde ise en sıcak ikinci haziran olduğunu açıkladı. Mayıs ayında başlayan erken sıcak dalgasını haziranda yenisi, temmuz başında ise bir başkası izledi. Okyanusların ısınması, kuruyan topraklar, yangınlar ve geceleri düşmeyen sıcaklıklar artık birbirinden bağımsız olaylar değildir. Hepsi, giderek ısınan bir dünyanın birbirini besleyen belirtileridir.

Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesi’ne göre Avrupa, küresel ortalamanın yaklaşık iki katı hızla ısınıyor. Üstelik 2026 yazının bilançosu henüz tamamlanmadığı hâlde, temmuz ortasında yalnızca beş Avrupa ülkesinden gelen veriler yaklaşık 10 bin sıcaklıkla ilişkili fazla ölüme işaret ediyordu. Bu sayıların her biri, sıcaklığın yalnızca bunaltmadığını; hastalandırdığını ve öldürebildiğini gösteriyor. Dünya Sağlık Örgütü⁠ artık aşırı sıcakları “tekrarlayan bir halk sağlığı krizi” olarak tanımlıyor.

Sıcağın yol açtığı felaket çoğu zaman sessizdir. Deprem gibi binaları yıkmaz, sel gibi sokakları bir anda sürüklemez. Fakat kalbi, böbrekleri ve solunum sistemini zorlar; diyabeti, kalp-damar ve ruhsal hastalıkları ağırlaştırabilir. Özellikle geceleri sıcaklığın düşmemesi, bedenin dinlenme ve kendini toparlama imkânını ortadan kaldırır. Isı çarpması ise yüksek ölüm riski taşıyan acil bir tıbbi durumdur. Bu nedenle sıcaklıkla ilişkili birçok ölüm, görünürde başka bir hastalık başlığı altında kayıtlara geçebilir.

En büyük risk; yalnız yaşayan yaşlılar, bebekler, çocuklar, gebeler, kronik hastalığı bulunanlar, açık havada çalışanlar, engelliler, evsizler ve nitelikli konuta ya da serinleme imkânına erişemeyenler için söz konusudur. Dünya Sağlık Örgütü⁠, sıcağa karşı kırılganlığı yalnızca yaş ve sağlık durumunun değil; mesleğin, gelirin, konut koşullarının ve toplumsal eşitsizliklerin de belirlediğini özellikle vurguluyor.

Tam da bu noktada etik soru karşımıza çıkıyor:

Serin kalabilmek bir ayrıcalık mı, yoksa herkes için korunması gereken bir hak mıdır?

Bir inşaat işçisine, motokuryeye, tarım işçisine ya da sokak satıcısına “Saat 10.00 ile 16.00 arasında dışarı çıkmayın” demek kolaydır. Fakat çalışma saatlerini değiştirmeden, ücret kaybını önlemeden ve dinlenebileceği gölgeli alanlar sağlamadan verilen bu öğüt ne kadar gerçekçidir?

Elektrik faturasını ödemekte zorlanan bir yaşlıya “Klimanızı çalıştırın” demek de benzer biçimde eksik kalır. Çünkü etik açıdan gerçek bir seçimin varlığından söz edebilmek için kişinin o seçeneğe ulaşabilmesi gerekir. İmkânı bulunmayan insana yalnızca tedbir tavsiye etmek, toplumsal sorumluluğu bireyin omuzlarına bırakmaktır.

Biyoetik, yalnızca hastane odalarında verilen kararları incelemez. Soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yaşadığımız konut, çalıştığımız ortam ve kentlerimizin nasıl planlandığı da doğrudan biyoetiğin konusudur. Adalet ilkesi, herkese aynı uyarıyı yapmakla yetinmemeyi; korunma imkânlarını en fazla risk altında bulunanlara öncelikle ulaştırmayı gerektirir.

Bu nedenle sıcak hava uyarısı, telefon ekranında görünen kırmızı bir termometre simgesinden ibaret kalmamalıdır. Belirlenen sıcaklık eşiği aşıldığında açık hava çalışma saatleri yeniden düzenlenmeli, aile hekimleri ve sosyal hizmet birimleri yalnız yaşayan yaşlılara ulaşmalı, belediyeler serinleme merkezleri oluşturmalıdır. Kütüphaneler, kültür merkezleri ve uygun kamu binaları, kliması bulunmayan yurttaşlar için günün belirli saatlerinde güvenli ve serin alanlara dönüştürülebilir.

Otobüs duraklarının gölgeli olması, mahallelerde temiz içme suyuna erişim sağlanması, okul bahçelerinin ve meydanların beton yerine ağaçlarla serinletilmesi birer estetik tercih değil, sağlık yatırımıdır. Hastanelerin elektrik kesintilerine, su sorunlarına ve artabilecek acil başvurulara karşı hazırlıklı olması da sağlık güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Sağlık Bakanlığının 29 Haziran 2026 tarihli aşırı sıcaklara ilişkin yazısında⁠, meteorolojik tahminlerin sağlık müdahalelerine dönüştürüldüğü erken uyarı sistemlerinin önemine dikkat çekilmesi değerlidir. Ancak planların yalnızca hazırlanması yetmez; kim tarafından, hangi sıcaklıkta, hangi önlemin devreye sokulacağı önceden belirlenmeli, kamuoyuna açıklanmalı, uygulanmalı ve sonuçları ölçülmelidir. Dünya Sağlık Örgütünün 2026’da yenilediği Sıcaklık–Sağlık Eylem Planı Rehberi⁠ de açık görev paylaşımı, erken uyarı, riskli grupların korunması, dirençli sağlık hizmetleri ve düzenli değerlendirme çağrısı yapıyor.

Elbette bireysel olarak da yapabileceklerimiz var. Günün en sıcak saatlerinde zorunlu olmadıkça dışarı çıkmamak, açık renkli ve ince giysiler tercih etmek, sağlık durumumuza ve hekim önerisine uygun miktarda sıvı almak, çocukları ve hayvanları park edilmiş araçlarda bir an bile yalnız bırakmamak hayat kurtarıcıdır. Özellikle yalnız yaşayan yaşlı komşularımızı günde birkaç kez aramak ya da kapılarını çalmak, basit fakat çok değerli bir dayanışma davranışıdır.

Bilinç bulanıklığı, bayılma, çok yüksek vücut sıcaklığı ve davranış değişikliği gelişen bir kişide ısı çarpmasından şüphe edilmeli; kişi serin bir yere alınarak hızla 112 aranmalıdır. Bilinci kapalı kişiye ağızdan sıvı verilmemelidir.

Ancak bireysel önlemler, kamusal sorumluluğun yerine geçemez. İklim krizini yalnızca “Bol su için, güneşe çıkmayın” cümleleriyle karşılayamayız. Kentleri, çalışma yaşamını, sağlık sistemini ve sosyal destek mekanizmalarını yeni iklim gerçekliğine göre yeniden düzenlemek zorundayız.

Bugün vereceğimiz kararlar, gelecekte yaşayacağımız kentlerin sıcaklığını belirleyecek. Daha fazla asfalt mı dökeceğiz, daha fazla ağaç mı dikeceğiz? Dere yataklarını ve yeşil alanları yapılaşmaya mı açacağız, yoksa doğanın serinletici gücünü mü koruyacağız? Açık havada çalışanların sağlığını ekonomik verimliliğe feda mı edeceğiz, yoksa insan onurunu merkeze alan çalışma düzenleri mi kuracağız?

İklim krizi artık kapımızı çalan uzak bir tehdit değildir; evimizin içinde, sokağımızda ve bedenimizdedir. Sağlık hakkı yalnızca hastalandığımızda tedaviye ulaşmak değil, hastalanmamızı önleyecek koşullarda yaşayabilmektir. Bu nedenle gölgeye, temiz suya, güvenli çalışma saatlerine, sağlıklı konuta ve serinleme imkânına erişim de giderek sağlık hakkının temel parçaları hâline gelmektedir.

Unutmayalım: Bir kentin uygarlık ölçüsü yalnızca meydanlarının güzelliği ya da binalarının yüksekliği değildir. Asıl ölçü, o kentin en sıcak gününde en kırılgan insanını ne kadar koruyabildiğidir.

Çünkü ısınan bir dünyada serinlik, lüks değil; yaşamın ve adaletin gereğidir.