Albert Camus'un kaleme aldığı yapıtı "Veba”nın okuyucuyla buluşmasından bugüne yüzyıla yakın bir zaman geçti.

21. yüzyılda aynı günleri yaşadık. Tarih insanoğluna bir ders veriyor. Buna sadece tarih dersi dersek yanlış yaparız. Çınarın, çiçeğin, bozkırın, denizlerin, havanın, kurdun, kuşun, börtü böceğin bir isyanla ortaya koyduğu yaşam dersiydi bu.

Veba Romanı Raftan İndi

Kimileri uzun yıllar önce okuduğu “Veba”yı tekrar raftan indirip okumanın zamanı demişti. Kimileri o günden bugüne kadar insanlığın büyük düşmanı salgınların kronolojik dökümünü verdi. Bir gerçek var ki korku ve karanlık, insanın emekle var ettiği "varlığını "yok etti.Bir de Gabriel Marques'in "Kolera Günlerinde Aşk" romanını elden düşürmeyenler vardı o günlerde, bir nostaljiyi canlandırıyorlardı. Kitapta anlatılan, 51 yıl sonra gelen büyük aşkı hiç unutmuyorlar... “Kolera Günlerinde Aşk” için büyük yalnızlık tanımı yapılıyor. Bu söz o günden bugüne aktarılan bir mirastı. Bu tip salgınlar önce yalnızlaştırıyor, ötekileştiriyor, ayrıştırıyor, insanlık ailesinden koparıyor küresel bir hastalık bizleri insanlık konulu sınavdan geçirmişti.

Vicdan İyilik Dayanışma

Geçenlerde okuduğum bir eleştirmen, Marques'in 51 yılın büyük aşk güncesinden sonraki vuslatını, Aşık Mahzuni Şerif'in "Adamın adam sevmesi geçti, hayli zaman oldu.” sözünü hatırlatarak cevaplıyordu. İnsanlık Camus'ta da ölmemişti, Marques’te de. İki büyük yazar bu eserlerinde anlatımlarıyla, tasvirleriyle, mizahı o günlerde bile kullanmalarıyla kalemlerini "insanla" buluşturmuşlardır. “Doktorlar" kimliğinden sıyrılıyor. Vicdan; iyilik, dayanışmayla buluşuyordu. Öyle kahramanlık falan da istemiyorlardı. Tarih onları nasıl yazdıysa bugünü de yazacaktır. 1940’larda Cezayir’de insanlar veba hastalığından kırılırken yine aynı yıllarda İspanya’da Kolombiya’da insanlık romanlarda, öykülerde, yazılı kaynaklarda canlanıyordu. Başlangıçta hastalıklar ciddiye alınmıyor. İnsan uygarlığını yok etmeye başladığı an tehlike görülüyordu.

Hiroşima Oran Ankara

Camus'un “Veba”sında Cezayir'in Oran şehrinde çıkan salgın bana atom bombasının atıldığı

"Hiroşimayı" hatırlattı bir an. Ot bile bitmeyen bir büyük toprak parçasını gözümün önüne getirdi. İnsanların hasta olduğu, yaşam izlerinin olmadığı, soluk, renksiz karanlık ortam... Oktay Akbal'ın “Hiroşimalar Olmasın” kitabı aklıma geldi. 25 yıl sonra gittiği Hiroşima izlenimlerini hatırladım... "Veba” romanında gün ışıyınca sokaklarda fare ölüleriyle karşılaşıyor halk. Önce bu durumu ciddiye almıyorlar. Ancak hastalık yüksek ateşle, kasıklarda ve koltuklarda şişliklerle ortaya çıkınca ölüm hemen hemen herkesi yakalıyor. Doktor Rieux bir insanlık kahramanı olarak ortaya çıkıyor, ilk hastayı kurtaramıyor... O günden bugüne salgınlar çok can aldı, alıyor. Camus'un “Veba”sı ile Korona günlerinde benzerlikler yaşadık.. Korona ile canla başla mücadele ettik salgın günleri birbirine o kadar benziyor ki… Kurulan bilim komiteleri, yağmalanan dükkânlar, marketler, hep aynı. Sokağa çıkma yasakları... Korona günlerindekinin benzeri, televizyona ya da beyaz perdeye uyarlanmış filmler görüyoruz. Filmin sonunda bir not ekrana düşer "aynı" adlı eserden alınarak senaryolaştırılmıştır. Korona günleri olarak adlandırılan küresel virüs ile aynı adla değilse bile Camus'un "Veba”sından uyarlanmış gibiydi. Önce toplum inanmıyor, Korona günlerinde olduğu gibi. Sivil toplum kuruluşları, basın bu da neymiş diyor. Ne zaman ki mezarlıklar doluyor, mezar yeri bile bulmak zorlaşıyor, o zaman işin ciddiyeti anlaşılıyor. Ekonomi çöküyor... Doğa o günden bugüne isyanını bir yanardağ gibi dışa vuruyor. Kırılma noktası burası oluyor

Korona günlerinde, Camus'un “Veba”sındaki o günkü Oran şehrinin beş katı büyüklüğündeki İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Van salgının en yaygın olduğu şehirler olmuştu. Korona günlerinde de bana bir şey olmaz diyenler var mıydı? Ama ölümler artıp sokağa çıkma yasakları ilan edilince günlük yaşam bir hapishane olduğunu gördük. O günleri unutmayalım.

Orhan Pamuk Tarihle Anlatıyor

Vebada hastalığın çıktığı günden korona günleri de dâhil din adamları hep var olmuş günlük yaşamın içindeler.Korona günlerinde “korona duası” bir iyi niyetin göstergesi olarak algılandı. İnsanlar bir morel arıyordu. Orhan Pamukta da Yapı Kredi Yayınlarından çıkan salgını anlatan” Veba Gecesi “ Romanında aynı olayları farlı bir mekân , zaman ,kahramanlar olay kurgusu tarih ile anlatıyor.Siyasetçilerin,gazetecilerin yazarlarımızın, akademisyenlerin dilindeydi hem de sosyal medyada gündemdemindeydi. Şair ne güzel söyler, korona yaratıcısı insana:

"Hayvanoğluhayvan! / İnsan ol insan!" bu iki dize bile yeter anlayana. Kimler doğayı, çevreyi, ortak yaşamı, kendi çıkarları uğruna yok etti. Camus'un “Veba”hastalığını da Marques'in kolera hastalıgınıda da yüzyılın koronasını da kuşaklara aktaranlar, yaratanlar aynı. Bu yüzyılda dünya hala kendi etrafında dönüyor zannedenler yenildi. Tolstoy diyor ki: “Kim kendini vazgeçilmez sanıyorsa ahmaktır.” Hiç ders almadığımız yaşamda tarihin iz düşümü olarak sokağa zorunlu çıkmama günlerini bile yaşadık

Godot’yu Bekler Gibi

Günlük ihtiyaçlarımızı karşılayamadık. Sosyal medyada lümpenizm, korona günlerini teslim almıştı. Korona, hukuktan sosyal kültürel yaşama kadar kurumları şekillendirmişti. Esnek çalışmadan evde çalışmaya kadar çalışma saatlerini yeniden düzenlemişti. Kısıtlanmış bir durumdaydık. Bu virüs feodaliteyi ortadan kaldırdı. Irkları, milliyetleri, etnik aidiyetleri ortadan kaldırdı. İnsanı varlık olarak öne çıkardı. Feryadın, acının, gözyaşının kimliği sorulmazdı.

Bilim kurulunun açıklamalarını bekledik. Tabii ki “Godot”yu bekler gibi...

Aynı İzler Dersler Çıkardık Mı?

Köy enstitüsünün değerli yazarı Mahmut Makal'ın, Her gün beş öğün haber bültenlerinde yeniden kalkınır memleketim, dediği günleri yaşadık. Umut her zaman ulaşılmak istenen bir metafor vebadan bugüne. Vebada aşıyı bulan doktor olarak umut, Doktor Rieux'un adı... Veba’da valilik bildirisiyle halka aşı bulunduğu müjdeleniyordu... Biz de korona günlerinde hep bilim kurulundan bir bildiri bekledik.

Umutla Özlemle ...Umarım dersler çıkardık.Bir daha yaşamamak dileğiyle.