Terzi ablasından ilham alarak daha çocuk yaşta kumaşlarla tanışan sevgili Mayruk, ilk elbisesini 15–16 yaşlarında yeğenine dikti. Şapkalarla başlayan moda tutkusu, 1960’ta Bursa’dan İstanbul’a uzandı...

Beyoğlu’nda, Çiçek Pasajı’nın karşısındaki küçük çatı katı atölyesi, kısa sürede dönemin yıldızlarının uğrak adresine dönüşmüştü...

Mine Mutlu ve Gönül Yazar’la başlayan müşteri listesi, Bülent Ersoy, Behiye Aksoy ve Ajda Pekkan gibi sahne ikonlarıyla büyüdü...

Gazino ve Yeşilçam dünyasına diktiği gösterişli harika benzersiz kostümler, Mayruk imzasını Türk modasının hafızasına altın harflerle yazdırdı... 1980’lerden itibaren düzenlediği koleksiyon defileleriyle couture’ü bir sahne sanatına dönüştüren Mayruk, 1990’dan sonra Barbaros Şansal ile yaptığı yaratıcı ortaklıkla yolculuğunu daha da büyütüp güçlendirdi...

BİR SAHNE SANATI

Yıldırım Mayruk için moda, kumaşın bedene giydirilmesinden çok çok fazlasıydı. O, Türk kadınının özel günlerini, gece hayatını ve zarafet anlayışını couture diliyle anlatan bir tasarımcı olarak hafızalaramıza yerleşti... 1960’lardan itibaren İstanbul’daki moda dünyasında kendine özgü bir çizgi geliştiren Mayruk,özellikle gece elbiseleri, abiyeler, gelinlikler ve sahne kostümleriyle tanındı...

Tasarımlarında ihtişamdan çekinmeyen ama kadın bedeninin zarafetini merkezde tutan bir anlayışa sahipti...

KUMAŞLAR ONDA BAŞROLDÜ

İpeklerin akışı, satenin ışığı, dantelin romantizmi, taşların parıltısı ve drapelerin bedeni takip eden hareketi…

Her ayrıntı, gecenin biraz daha teatral olması için tasarlanmış gibiydi... Mayruk’un en önemli özelliklerinden biri, Türk kadınının couture beklentisini çok iyi okumasıydı...

Avrupa modasının etkilerini takip ederken kendi estetik dünyasını hep korudu...

Özellikle 1970’lerden itibaren Türkiye’de gelişen davet ve gece giyimi kültürünün önemli isimlerinden biri haline geldi...

Onun tasarımlarında kadın çoğu zaman bir davetin konuğu değil, gecenin merkezindeki en ışıltılı karakterdi...

Bu nedenle Mayruk’un modasını yalnızca “eski İstanbul şıklığı” ile tanımlamak büyük eksiklik olur... Türkiye’de couture kültürünün toplumsal hafızasında en büyük izleri bırakan tasarımcılardan biridir. Moda evinde hazırlanan elbiseler, düğünlerde, balolarda, sahnelerde ve özel davetlerde bir dönemin kadın silüetini muhteşem bir olguyla temsil etti... Ve sonra yıllar içinde sahne büyüdü...

Mayruk’un moda penceresi, klasik bir defileden çok teatral bir gösteriye dönüşmüştü...

Müzik, ışık, koreografi ve özellikle kostüm aynı hikâyenin en gözde parçalarıydı...

Moda podyumdan çıkıyor, sahne sanatlarına ilerliyordu...

Yıldırım Mayruk’un estetiğinde gösteriş , ihtişam ,bilinçli bir tercihti...

Çünkü onun kadını yalnızca güzel görünmek istemiyor, hatırlanmak istiyordu...

Belki de bu yüzden Mayruk imzalı bir gece elbisesi, yalnızca bir kıyafet olarak kalmadı...

Bir dönemin fotoğraflarına, düğün albümlerine ve Türkiye’nin sosyal hayatına karıştı...

Bugün geriye dönüp baktığımızda Yıldırım Mayruk’un modası, yalnızca bir tasarımcının kariyerini değil, Türkiye’de kadının, geceye , davete, sahneye hazırlanma biçiminin değişimini de anlatıyor...

Onun couture dünyasında dikiş, teknik bir işlemden çok bir sahne hazırlığıda diyebiliyorum...

Kumaş perdeydi...


Kadın başrol...


Elbise ise alkıştan hemen önceki son ışık…

Perde kapanırken geriye tek bir şey kalıyordu, YILDIRIM MAYRUK imzası...