Şehrin tam ortasında, yıllardır orada duran, kimsenin dönüp ikinci kez bakmadığı o tabela, bir anda kalabalığın merkezine yerleşti. Önünde kuyruklar oluştu, insanlar sıraya girdi, aynı kadrajda, aynı açıyla, benzer ifadelerle fotoğraflar çekildi. Sosyal medyada “En Ankara fotoğrafım” notuyla paylaşılan bu kareler kısa sürede çoğaldı, tekrarlandı, dolaşıma girdi. Bir yön tabelası, bir anda şehrin en görünür nesnesine dönüştü.
Sonra her şey başladığı hızla sona erdi. Kalabalık dağıldı, kuyruklar kayboldu. Aynı tabela yerinde durmaya devam etti ama artık kimse ona bakmıyordu. Akım başka bir köşeye kaydı, başka bir duvar, başka bir fon yeni “trend” oldu. Oysa tabela değişmemişti. Değişen, bizim ona ayırdığımız dikkat süresiydi.
Kızılay yön tabelasının hikâyesi, ilk bakışta yalnızca kısa ömürlü bir sosyal medya akımı gibi görünüyor. Oysa biraz yakından bakınca bugünün kültürünü, sanatla kurduğumuz ilişkiyi ve görünürlük arzumuzu da anlatıyor. Çünkü tüketim artık yalnızca nesnelerle sınırlı değil; imgeler de aynı hızla tüketiliyor. Bir mekân, bir söz, bir görüntü… Önce keşfediliyor, ardından hızla çoğaltılıyor ve kısa süre içinde sıradanlaşıyor. Görünen her şey geçici bir sahneye dönüşüyor. O sahnede birkaç saniyelik bir varlık gösteriyoruz, bir fotoğraf, bir paylaşım, bir etiket… Sonra oradan ayrılıp bir sonraki sahneye geçiyoruz. Belki de bu yüzden Kızılay’daki o tabela, yalnızca bir sosyal medya akımının hikâyesi değil. Bir şehrin nasıl görüldüğünü, ne kadar süre görüldüğünü ve ne zaman unutulduğunu da anlatıyor. Tam da burada, tabelanın birkaç adım ötesinde başka bir hikâye beliriyor. Krişna Sanat Galerisi.
Tabelanın önünde fotoğraf çekilmek için kuyrukların oluştuğu günlerde, birkaç adım ötede bir galeri sergilerini açmaya devam ediyor. Bir tarafta bir anda parlayan ve sonra sessizliğe dönen bir görüntü, diğer tarafta yıllardır üretimin, sanatçının ve eserin peşinden gitmeye çalışan bir mekân.
Krişna Sanat Galerisi'nin sahibi Hülya Koloğlu'nun anlattıkları, bu karşılaşmayı daha da ilginç hale getiriyor. Çünkü mesele yalnızca bir tabelanın neden viral olduğu değil. Mesele, aynı şehirde neyin görünür, neyin görünmez olduğuna kimin karar verdiği. Koloğlu, galerinin Kızılay'ın merkezinde olmasına rağmen görünürlüğe sahip olmadığını anlatırken, “Tabela kadar trend ve görünür ise, biz de o kadar görünmez olduk” diyor. Bir zamanlar Ankara'nın sanat merkezinin Kızılay-Kavaklıdere hattında kurulduğunu hatırlatan Koloğlu'na göre bugün sanatın ağırlık merkezi başka bir yere kaymış durumda. Krişna'nın birkaç adım ötesindeki tabela bir anda binlerce insanı kendine çekerken, galerinin kapısından içeri girmek için artık bambaşka bir dikkat gerekiyor. Belki de hikâyenin asıl tuhaflığı burada. Bir tabela insanları kendisine bakmaya çağırmadan görünür olabiliyor. Bir galeri ise bütün kapılarını açtığı halde görünür olmak için mücadele ediyor.

"Sanatın merkezi Sancak Mahallesi'ne kaymış durumda"
Krişna Sanat Galerisi sahibi Hülya Koloğlu, galerinin konumunu anlatırken aslında Ankara’nın değişen kültür-sanat haritasını da tarif ediyor
“Kızılay'ın merkezindeyiz evet ancak Kızılay'ın sanatsal bir semt olma özelliğinin ortadan kalkmış olması çok eskilere dayanıyor. Sosyo-ekonomik ve kültürel popülasyon da artık trend olanın peşinde koşan kitle popülasyonu ile yer değiştirmiş durumda. Bu vahşi kapitalizmin dayatması ile oluyor maalesef. Kapitalizm algı operasyonları yolu ile hızlı tüketen, tüketerek mutlu olan kalabalıklar yaratıyor. Sosyal medya algı operasyonlarını çok daha hızlı ve yayılabilir kıldığından beri bu eylem hızını daha da arttırdı. Biz kurulduğumuzda yerimiz tam da sanat merkezinin göbeğindeydi. Uzun zamandır sanatın merkezi Sancak Mahallesi'ne kaymış durumda. Galerilerin çoğunun orada yoğunlaşmasıyla Sancak Mahallesi trend oldu. Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ile neredeyse komşu olmak bile Krişna Sanat Merkezi'ni görünür kılmaya yetmiyor artık.”
Bir zamanlar sanatın merkezlerinden biri olan Kızılay-Kavaklıdere hattının bugün aynı karşılığı taşımadığını söyleyen Koloğlu’nun cümlesi, birkaç adım ötedeki tabelayı daha da anlamlı hale getiriyor.:
“Viral olan yön tabelası galerimizin birkaç adım ötesinde. O ne kadar trend ve görünür ise, biz de o kadar görünmez olduk.”
"Magnetlerimizi tabelaya asarak bir farkındalık yaratmak istedik"
Bir tabela ile bir galerinin aynı sokakta karşı karşıya gelmesi, aslında çağın görünürlük biçimlerini tek bir kadraja sığdırıyor. Üstelik Krişna, bu görünmezliği değiştirmek için tabelanın yarattığı ilgiyi kullanmayı da denemiş:
“Başlangıçta, Krişna magnetlerimizi tabelaya asarak orada fotoğraf çektirenlerde bir farkındalık yaratmak istedik. "Bu da var" farkındalığı. Ancak tabela magnet tutmadı. Ardından Krişna logolu çantamızı asalım, her gün içine sanatla ilgili sorular yazıp atalım, gören yanıtlasın dedik. Çantamızı asamadan viral tabelada fotoğraf çektirmek için kuyruk olan kalabalıklar arasında bıçaklı bir arbede olduğunu öğrendik, bundan da vazgeçtik. Tabelanın modası geçti ve biz hâlâ sergiler yapıyoruz... Şahsen moda, trend gibi kavramlar ile pek aram olmasa da, onlar ile iş birliği yapmaktan yanayım. Trend olana yığılan kitleyi bilinçlendirmek, içlerinden bir kişi de bile bir farkındalık yaratmak için uğraşılabilir. Kuyruğa girenlerin çoğu çok genç çocuklar. Viral tabelayı kullanarak, kendilerini görünür kılmaya çalışıyorlar. Acaba bizler mi gençleri görmeyi unuttuk diye de düşünüyorum. Bu sanatsal olmaktan çok sosyolojik bir olgu. Ve tabii sosyolojiyi de sürükleyen teknolojinin hızı. Teknolojinin de hızla tüketildiği bir dönemdeyiz. Telefonlar ufak yeni ilaveler ile yeni modeller sürüyorlar piyasaya. Vahşi kapitalizmin hızı bu. Sanatsal imgelerin de sosyal medyada böylesine ortaya saçılması, özgün sanat eseri kavramını zedeliyor. İmgeler taklit edilebilir, yinelenebilir oluyor. Ve hatta bizzat yapay zekalar sanat üretiyor.”

"Görünür olma arzusu mekan değiştirdi, sosyal medyada tatmin buldu”
Koloğlu’na göre galeriler bu hızın tamamen dışında kalamaz. Sanatı korumak için sosyal medyayı reddetmek, galeriyi daha da görünmez hale getirebilir:
“Belki de galericiliğin önemi burada ortaya çıkıyor. Neyin sanat olup, neyin olmadığının galerinin seçiciliği ile inatla duyurulması gerekiyor. Ve tabii bunu büyük kitlelere duyurmak için bizler de sosyal medyayı kullanmak durumundayız. Sosyal medyanın ve bu hızlı tüketimin azgınlaşan tırmanışı karşısında yeni mecraları kullanmamak bizleri iyice görünmez kılar. Bu nedenle galeriler sosyal medyayı dengeli bir biçimde kullanmak zorunda. Bizim yaptığımız işin ayrı bir hedef kitlesi var ki, onlar da ekmeklerini bile online sipariş veriyorlar. Sanat eserlerini bile artık online müzayedelerden almayı tercih ediyorlar.”
Fakat değişen yalnızca galerilerin kendilerini duyurma biçimi değil. Sanat izleyicisinin sanatla kurduğu ilişkinin biçimi de değişiyor:
“Eskiden sanat izleyicisi, koleksiyoner dediğimiz hedef kitle galerilerin açılışlarında görünmek, sanat eseri satın almak, onları mekanlarına yerleştirmek ve göstermek ile entelektüel bir statü kazanırlardı. Artık buna ihtiyaç hissetmiyor gibiler. Geliyorlar ve resimlere doğru dürüst bakmadan fotoğraf çektiriyorlar sanatçı ile. Onları da sosyal medyada yayınlıyorlar. Görünür olma arzusu mekan değiştirdi, sosyal medyada tatmin buldu.”

Bir görüntünün ömrü ne kadar?
Koloğlu'na göre, Kızılay tabelasının önündeki kuyruk ile galeri açılışında sanatçıyla çekilen fotoğraf, ilk bakışta birbirinden çok uzak iki görüntü gibi dursa da aynı ihtiyacın farklı biçimleri. Bir yerde “buradaydım” demek, diğerinde “bu sanatçıyla buradayım” demek. Ve tam burada, tabelanın hikâyesi yalnızca Krişna’nın değil, imgenin kendisinin meselesine dönüşüyor.
Sanatçı Sibel Ünalan’a göre bugün bir görüntünün yaşam süresi, onun ne anlattığından çok ne kadar hızlı dolaşıma girdiğiyle belirleniyor:
“Bu başlı başına günümüzdeki hızlı tüketimi ve üzerinde fazla düşünülmeden, tartılmadan, sunulanın peşinden gitme durumuna iyi bir örnek. Günümüzde bir görüntünün, -özellikle de sosyal medyada viral olduğunda- kullanıldığı platform, algoritmalar gibi faktörlere bağlı olarak yaşam süresi oldukça değişken ve genellikle de kısa ömürlü. Ortalama 24 saatle bir hafta arasında belki de bir daha aklımızdan geçmeyecek kadar uzaklaşıyorlar zihnimizden. Sosyal medya platformlarının içerikleri hızla yayılıp, aynı hızla da yerine yeni koyulanlarla yer değiştiriyor. Çok fazla görüntüye maruz kalıyoruz, yönlendirmelerin içinde buluyoruz kendimizi. Algoritmalar iş başında... Yön tabelası gibi beklenmedik, komik ve eğlenceli olmaya uygun tek kullanımlık hareketler daha hızla viral olabiliyor. Özellikle gençler için o dönemin popülerliğine bağlı, eğlenceli gibi görünen benzer haller parladıkları hızla da sönüyor. Özetle bu dijital içerik tüketim hızının ve bilgi fazlalığının doğal bir sonucu. Başka türlüsü olmasını da bekleyemeyiz bu önlenemez akışın içinde.”
"Görünür olmakla var olmaya çalışan insanlar, sürü akışıyla gündeme gelip dallanan yüzeysel konular..."
Bir görüntünün 24 saat ile bir hafta arasında parlayıp zihnimizden uzaklaşabildiği bir çağda, sanatın kendisi de bu hızın dışında kalamıyor. Ünalan’ın yaklaşımı, “sosyal medya kötüdür, sanat iyidir” gibi kolay bir karşıtlığa yaslanmıyor. Çünkü mesele tekrarın kendisi değil. Tekrarın ne için yapıldığı.
Aynı kadraj, aynı poz, aynı görüntü… Sosyal medyada sonsuz bir tekrar gibi görünen şey, sanat tarihinde ise üretimin doğal parçalarından biri olabilir. Ünalan bunu şöyle açıklıyor:
“Sanat ve estetik açısından bakarsak tekrar ve varyasyonlar üretim sürecinin ayrılmaz parçaları. Tekrarlanan kadraj veya poz, farklı ışık, renk, konu ve anlatımla yeniden ve defalarca yorumlanabiliyor. Sosyal medyada ise bu tekrarlar ancak bilgi dahilinde, bilinçli, estetik üretim amaçlı kullanıldığında estetik bir dil oluşturabilir, rastgelelikten kopup öne çıkabilir, ilgi süreleri biraz daha kalıcı hale gelebilir. Yeni yorumlar, yeni ifade biçimleri doğurabilir. Ancak görünen o ki; sosyal medyada durum ve amaç pek de böyle değil. Tekrarlanmalara doyulamayan pozlar, görünür olmakla var olmaya çalışan insanlar, sürü akışıyla gündeme gelip dallanıp budaklanan yüzeysel konular, gerçekliği içtenliği tartışılabilir yaşam görselleri son derece bıktırıcı. Zaman kaybı gibi gelse de hangimiz türlü bahanelerle kapılmıyoruz bu akımlara ucundan kenarından da olsa? Sonuçta söz edebileceğimiz estetik bir üretim göremiyorum ben ortada. Bu akışın tek karlısı bunu iş olarak yapanlar. Daha çok kazanmalarına, daha fazla benzer içerikler üretilmesine bir zemin sadece.”
"Çağın hızına olsa olsa adapte olma çabam olabilir"
Burada yeniden tabelaya dönüyoruz. Çünkü tabela da aslında aynı şeyin parçası. Bir görüntü bulundu, tekrarlandı, çoğaltıldı, tüketildi. Ardından başka bir görüntü geldi. Fakat Ünalan kendi sanat pratiğinde tekrarın başka bir anlam taşıdığını özellikle belirtiyor:
“Tekrarlar sanatsal üretimin bir parçası ve yaratıcı ifade biçimleri ve kimlik inşası için bir araç olabiliyor. Bir sanatçıyı tekrarlayan renkleri, imgeleri, sözcükleri, notaları, konularıyla kolayca ayırt edebiliriz değil mi? Kendi adıma çalışmalarımda çağın hızına bir eleştirim olmadığı gibi olsa olsa adapte olma çabam olabilir. Nasıl mı? Çağın teknolojisinin üretimime katabileceği her malzemeyi, tekniği ince eleyip sık dokuyarak, kalabalık yaratmadan işlerimde harmanlayıp dilime katabilmek hedefim. Sözünü ettiğiniz görsel yoğunluğun iyi bir şey olduğunu varsayarak işlerimi izleyiciyle buluştururken amaçladığım görsel doyumu bu çeşitlilikle zenginleştirmek isterim.”
"Dijital çağda sanat çağa ayak uydurma yolunda adımlar atmak zorunda"
Tüketim toplumu imgeleri de tüketirken sanatın bu döngüden bütünüyle uzak durması mümkün değil. Ünalan, sanatın yeni teknolojilerle birlikte yeni ifade biçimleri geliştirebileceğini düşünüyor:
“Sanat, tarih boyunca imgeler aracılığıyla anlam yaratma, toplumsal eleştiri ve estetik deneyim sunma işlevi gördü. Ancak günümüzün hızlı tüketim ortamında sanat imgeleri de bu hızın etkisi altında kalıcılık sorunu ile karşı karşıya. Bu hızlı tüketim imgelerin anlamını ve estetik değerini hızla aşındırabiliyor, imgeleri sadece görsel olarak değil, anlam ve duygu açısından da hızlı tüketim döngüsüne sokuyor. Elbette dijital çağda sanat hızlı tüketilen imgelerle yarışmak için yeni biçimler ve platformlar geliştirerek yerini koruma, çağa ayak uydurma yolunda adımlar atmak zorunda. Klasik sanat eserleri şüphesiz yüzyıllar boyunca değerini koruyabilir ancak çağdaş sanat da interaktif sanat, artırılmış gerçeklik, yapay zekâ destekli sanat gibi yenilikçi yöntemlerle izleyiciyi daha aktif kılarak bu hızın ve tüketimin dayattığı yüzeyselliğe karşı farklı deneyimler sunabilir ve kalıcılık sağlayabilir. Sanat, bu dengeyi kurabildiği ölçüde imgelerin hızlı tüketimine karşı anlam ve estetik direniş gösterebilir.”
Koloğlu’nun galerilerin sosyal medyayı kullanmak zorunda olduğunu söylemesiyle Ünalan’ın sanatın yeni teknolojilerle yeni ifade biçimleri geliştirebileceğine ilişkin sözleri burada birbirine değiyor. Çünkü çağın araçlarını kullanmak başka, çağın tüketim biçimine teslim olmak başka.
"Sanat korkulanı faydaya, geçiciliği kalıcılığa çevirebilir"
Sanatçıya göre, bir şey milyonlarca kişiye ulaştığında değerli olduğunu varsaymak, bugünün en kolay yanılgılarından biri. Ünalan bu ayrımı şöyle kuruyor:
“Viral içerikler kültürel hafızada kısa süreliğine yer edinir. Dolayısıyla da bana göre derinlemesine bir değer üretmezler. Böyle bir kaygılarının olduğunu da düşünmüyorum. Popülarite, dikkat çekme ve sosyal onay biçimindeki bu anlık oluşum için değerden çok etki diye söz edebiliriz. Yine de genelleme yaparken istisnai de olsa kültürel arka planın, referansların veya ilham kaynaklarının kullanımının bir değer oluşturma olasılığını göz ardı etmemek gerekir. İçerikteki anlam, estetik ve etkiyle de ilişkilidir. Sanat bu geçicilik içinde viral kültürle etkileşim kurabilir, performatif ve deneyimsel sanat biçimlerini de benimseyerek bu kültürün hızına direnmek yerine bir çeşit iş birliğiyle yeni ifade biçimleri geliştirebilir. Korkulanı faydaya, geçiciliği kalıcılığa çevirebilir. Viral olma potansiyeli sanatın görünürlüğünü artırabilir. Ve zaten bunu da yapmaktadır.”

"Değerler değişiyor, bu kaçınılmaz ve direnilemez"
Kızılay tabelasının önünde fotoğraf çektiren kalabalık, bu soruyu şehrin kendisine de yöneltiyor, "Bir şehri gerçekten deneyimliyor muyuz, yoksa onu yalnızca kadrajımıza alıp, sonra ekranımızda yeniden görmek üzere mi saklıyoruz?" Ünalan şöyle konuşuyor:
“Burada amaç bir mekânı görüntüleme, mekânı başkalarına aktarma, paylaşma ve sosyal medyada görünür kılma öncelikli. Günümüz gençliği için şehirle ilişki çoğunlukla fotoğraf ve dijital temsiller üzerinden yürüyor. Sadece şehirle kurulan ilişki değil neredeyse yaşamla kurulan ilişkide anlar, yerler yaşanmak, sindirmek yerine sürekli fotoğraflanıyor. Neden o anı yaşamak yerine daha sonra çektiğimiz fotoğraflara bakarak, ya da belki bir daha dönüp bakmadan sadece paylaşarak farklı bir gerçeklik yaratıyoruz? Donmuş bir an neden yaşanacak olandan daha değerli olsun? Mekanı görüntülemek olsa olsa o mekanın seçilmiş ve kurgulanmış bir temsilini sunuyor. Bizim hafızalarımıza kazınmış mekanlar, o mekanlarda yaşanan anılar aradan geçen uzun yıllara rağmen hala varlar. Onu deneyimlemek o mekanla kurulan ilişkinin derinliğini artırır. Değerler değişiyor bu kaçınılmaz ve direnilemez.”
Yüzey aynı yüzey değil
Sosyal medyanın “yüzey”i ile sanatın yüzeyi de aynı kelimeyi taşısa da aynı şeyi anlatmıyor. Ünalan bu ayrımı şöyle açıklıyor:
“İki farklı yüzey kavramından söz ediyoruz. Görünürde benzeşse de içerik, amaç ve deneyim açısından birbirinden tamamen farklı. Resim sanatında yüzey sanatçının anlatısal ve kavramsal kaygılarını yansıttığı fiziksel bir alan. Ve bu alan sanatçının ifade biçimini yansıtır. Yüzeysel değil derinlikli ve okunabilirdir. İzleyici ile bağ kurar, algısal köprü oluşturur. Estetik bir değer oluşturma alanıdır. Sosyal medyada ise “yüzeysel estetik” çoğunlukla ve tercihen görsel olarak çekici, hızlı tüketilir, basit görselleri ifade ediyor. Estetik, derinlikten çok, anlık dikkat çekme ve beğeni toplama üzerine kurulu. Algoritmaların etkisiyle hızlı tüketilir ve yerini ivedilikle yenilerine bırakıyor. Bence amaçlanan da bundan fazlası değil. Üretim pratiğimde yüzey kavramının önemi kaçınılmaz. Yüzeyler hem fiziksel hem de kavramsal anlamda benim ifade alanım. Onların ilgi uyandırıcı, kalıcı ve iz bırakıcı olmasını hedefliyorum. Derinlikten yoksun ve geçici görseller, “yüzeysel estetik” benim için sabah çayım demlenene ya da gece uykum gelene kadar oyalanıp sonra da pişman olduğum tekrarlar.”
Koloğlu: “Bence bir serginin gerçek ömrü, üretimin bıraktığı iz olmalı"
Koloğlu için bir serginin ömrü açılış gecesindeki kalabalıkla ölçülmüyor.
“Bence bir serginin gerçek ömrü; üretimin bıraktığı iz olmalı. Bu izin kalıcılığını sağlamak içinde çok sık ve kısa süreli sergiler yerine sanatçının, sanatın ve eserlerin konuşulduğu davetler - paneller ile desteklenen eğitici faaliyetler yapılması gerekir galerilerde. Koleksiyonerler artık açılışlara pek gelmez oldular. Bizler açılışlarda "körler - sağırlar" misali birbirimizi ağırlıyoruz. Fotoğraf çektiriyoruz gelenler ile ve bu galerici için de sanatçı içinde de çok yorucu oluyor.”
Ardından üretimin bıraktığı izin kimde, nasıl kaldığını anlatıyor:
“Üretimin bıraktığı iz meselesi; bence izleyenin bilinç seviyesi ile alakalı oluyor. Ancak bilinç seviyesi yüksek kişilerde üretimin izi kalabiliyor. Ve bu insanlar hızlı tüketimi, trendi umursamıyorlar. Sanat eseri karşısında coşku ve heyecan doluyorlar. Üretimdeki, imgedeki bir yenilik - özgünlük onlara coşku veriyor. Bu coşku, hayranlık ve heyecan da iz bırakıyor elbette.”
Ünalan'ın bu soruya verdiği cevap ise şöyle:
“Elbette kalıcı olan izdir. Bellekte yer eder. Zamansızlaşır.”
Ankara’nın sanat hafızası da bir iz: "Artık Ankara'da koleksiyoner yok, sanat alıcıları var"
Krişna'nın hikâyesini yalnızca bugünün görünürlük meselesi üzerinden okumak, Ankara'nın geçmişini eksik bırakır. Koloğlu, Kızılay-Kavaklıdere hattının Ankara sanat hayatındaki eski yerini şöyle anlatıyor:
“Ankara eskiden böyle değildi. Devlet galerileri ardından özel galericiliğin başladığı şehirdir Ankara. Dediğiniz gibi Kızılay - Kavaklıdere merkezdi sanat açısından. Devlet Resim ve Heykel Galerisi Zafer Çarşısı'ndaydı. İlk özel galeri Mithatpaşa Caddesindeki Evrensel Kitapevi'nin bodrum katındaki küçücük bir mekandı. Ardından Artisan Sanat Galerisi, Nev, Siyah Beyaz ve peşpeşe diğerleri. Genellikle ODTÜ mezunu mimarlar başlatmışlardı Ankara'da özel galericiliği. Çok miktarda entelektüel koleksiyoner vardı. Vakko Sanat Galerisi ve bankaların sanat galerileri Ankara'ya çok iyi koleksiyoner kazandırmıştı. Bürokratlar ve siyasilerden de çok koleksiyoner vardı. Kültür Bakanlığı sanatçılardan eser alırdı. Bazı sergi açılışlarında eserlerin tamamı satılmış olurdu. Şimdi o kesim çok yaşlandı veya hayatta değiller. Yeni bürokrat ve siyasiler ise sanata uzaklar. Şimdi görebildiğim kadarı ile Ankara'da pek koleksiyoner yok. Sanat alıcıları var.”
Kaloğlu, bugün İstanbul'un yarattığı görünürlüğün Ankara üzerindeki etkisini de şöyle değerlendiriyor:
“İstanbul'da koleksiyonerlerin çoğu iş insanları ve ünlüler. Ünlülerin takipçileri de çok oluyor. Kitleler onları takip etmeyi seviyorlar. Otomatikman açılışlardaki ünlüler basının ilgi alanında oluyorlar. Bu sergiyi ve eserleri popüler ve görünür kılıyor. Ankara'da böyle bir kitle maalesef yok. Az sayıda olanları da Ankara'yı değil İstanbul'u takip ediyorlar, sanat eserlerini oradan alıyorlar. Bu psikolojik tekrar; giderek sosyolojik bir olgu haline geliyor ve Ankara'yı sanat yaşamında ikincil kılıyor. Bütün bunların yanında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi kadar Gazi Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümleri çok iyi sanatçılar yetiştirmiştir. Ankara sanatçı yönünden asla ikincil değildir.”
"Kalıcı olanın üretim olduğuna inanıyoruz"
Ve belki de tabeladan ayrılıp asıl yerine geldiği nokta burası. Krişna için ekonomik sürdürülebilirlik, sanatın önüne geçmiyor:
“Ekonomik sürdürülebilirlik Krişna için son amaç olmuştur. Biz hep sanat ve sanatçıyı ön planda tutan bir galeri olduk, toplumu eğitmeyi amaçladık. Bu yüzden de konsept galericilik yapmayı sevdik. İnsanın her ne iş yapıyorsa yapsın; bir meselesi olmasına ve onun peşinden gitmesinin doğruluğuna inandık. Seçiciliğimizden ödün vermedik. Öncelikle bizi heyecanlandıran, coşturan sergiler yapmayı önemsedik. Özgünlük hep ön sırada yer aldı. Yani kültürel sorumluluk seçeneğini tercih ediyoruz. İnat da var elbet. Sorumluluk ister istemez inadı getiriyor. Kavaklıdere'yi sanatsız bırakmamak konusunda cidden inat ettik.
Kalıcı olanın üretim olduğuna inanıyoruz elbet. Ancak kalıcılık çok önemli mi, nedir diye de sormadan edemiyoruz. Markalaşmak mıdır kalıcılık?... Bu da bir inadı ve adanmışlığı, kaliteli - özgün üretim yapmayı getiriyor beraberinde. Ve tabii ki tavizsizliği... ”



