Marius von Mayenburg’un 2007 yılında kaleme aldığı ve yazıldığı günden bu yana anlamını katlayarak büyüten metni Çirkin, günümüzde sosyal medya filtreleri, yapay zekâ avatarları ve tek tipleşen estetik algısının tam merkezinden sesleniyor. Mühendis Lette’nin, kendi icadını tanıtmak için fazla "çirkin" bulunmasıyla başlayan ve estetik bir cerrahın masasında sonlanan geri dönüşü olmayan yolculuğu, sahne sanatının sınırlarını zorlayan bir kimlik tartışmasına dönüşüyor. Sahne tasarımında ve reji dilinde baskın olan "sentetiklik" hissi, oyunun en dikkat çekici unsurlarından birini oluşturuyor.

Günümüz insanının steril kılmak istediği yaşamında kullandığı nesneler bile bir kılıf içerisinde. Telefonlara yapılan şeffaf kılıflardan otomobillerin kaplandığı şeffaf plastik kaplamalara birey, sahip olduklarını koruma eğiliminde. İnsanın ise muhafaza etme eğilimi sadece sahip olduklarıyla değil, fikirleri ve ilişkilerine de yansıyor. Sosyal medyadan pompalanan "biriciklik" dürtüsüyle birey yaşamında kendini merkeze koymanın ötesinde kendini kusursuz kabul ederek karşısındaki kişinin hata ve kusurlarına karşı tahammülsüz olmuş durumda.

Tomris Kuzu’nun şeffaf, plastik ve bir "paketleme malzemesini" andıran kostüm tercihleri, günümüz insanının tüketilebilir birer ürüne dönüştüğünü simgeliyor. Kapitalizmin gözünde insanı, bireyin gözünden ilişkilerin dönüşümüyle şeffaf kıyafetler içi dışı bir olmaktan ziyade insanı bireysel hazların objesi olarak gösteriyor. Kerem Çetinel'in hazırladığı dekor ise az fakat bölümlü yapısıyla kostümlerin sunduğu şeffaflığın arka planını desteklemesinin yanında oyuncular için de performanslarını sergileme ve seyirciyle bire bir olma olanağını sağlıyor.

Yelda Baskın reji matematiğinde, yazarın uyarılarını dikkate alarak sekiz karakteri dört oyuncuya paylaştırıyor. Bu tercih, Lette’nin etrafındaki dünyanın "seri üretim" ve "değiştirilebilir" olduğu hissini güçlendirirken, oyunun temposunun da hiç düşmemesini sağlıyor. Başrolde Lette karakterine hayat veren Tolga İskit, herhangi bir maske kullanmadan sadece oyunculuk gücüyle "çirkinden güzele" dönüşümü sahnede var ediyor. Ali Rıza Kubilay, İlkin Tüfekçi ve Can Esmeray’ın çoklu kimlik geçişleri, absürt durumları karikatürize etmeden, dramaturjik bir titizlikle seyirciye aktarılıyor.

Lette dışında karakterlerin birbirine dokunması, abartılı konuşmaları ise dürtüsel bir davranış olarak karşımıza çıkıyor, adeta dünya dışı bir varlığı tanıma isteği gibi. Bu kapsamda 'Çirkin' sadece günümüzün estetik anlayışına bir eleştiri değil, neoliberalizmin sunduğu kusursuzluk maskesinin altındaki bireysel ve toplumsal hasarların röntgenini çekiyor.
'Çirkin' metnin güncelliğinden sahnelenmesine 35. yılını kutlayan Bakırköy Belediye Tiyatrosu'nun da günceli yakalaması bakımından önemli bir örnek sunuyor. Yönetmen Yelda Baskın ile Çirkin'i konuştuk.
Bugün sosyal medya filtreleri, yapay zekâ ile yaratılan kusursuz avatarlar ve "tek tipleşen" estetik algısı çağındayız. Sizi bu dönemde, özellikle "güzellik" kavramının bu kadar metalaştığı bir noktada bu metni sahnelemeye iten temel dürtü neydi?
Estetik operasyonlar bugünün bir gerçeği… Hepimizin uzak ya da yakın bir teması var estetikle… Her yerde estetik haberleri okuyoruz, izliyoruz. Konunun güncelliğinin yanında biçimsel olarak tiyatro sanatının sınırlarında dolaşan bir metin, Mayenburg’un Çirkin’i. Görünenin arkasındaki gerçekliği sorgulayan bir komedi metni olması sahne plastiği açısından beni heyecanlandırdı. Mayenburg’un oyunlarını sevmem de bunda etkili tabi.
Oyunda Lette’nin trajedisi aslında çirkin olması değil, yüzünü kaybettiğinde "kimliğini" de kaybetmesi üzerine kurulu. Günümüz insanının "farklı olmak için çabalarken aynileşmesi" paradoksunu sahnede nasıl bir reji matematiğiyle kurdunuz?
Yeniden doğuşu arayan Lette’nin hikâyesi; değer kazanmak isterken narsistik bir yıkımla trajediye dönüşüyor. Bunu doğru okumak gerekiyor. Tüm sanatsal tercihlerimi bu dönüşüm belirledi. Sonrasında müzikle, danslarla, kostüm, sahne tasarımı gibi temel unsurlar ile Lette’nin kendisine yabancılaşmasının altını çizdik. Ayrıca yazarın uyarılarını da dikkate aldım. Bu nedenle sekiz karakteri dört oyuncu canlandırdı.
Çirkin, oyuncudan çok hızlı geçişler ve keskin bir ritim talep eden bir metin. Özellikle Tolga İskit Lette karakterinin fiziksel bir maske kullanmadan, sadece oyunculuk gücüyle "çirkinden güzele" dönüşümünü izliyoruz. Bu inandırıcılığı kurarken, "bakanın gözündeki iktidar"ı oyuncularla nasıl çalıştınız? Güzelliğin fiziksel bir gerçeklik değil, bir "onaylanma" hali olduğunu nasıl vurguladınız?
“Bakış”ı sorgulayarak! Çünkü “bakış” doğrudan iktidar olanla ilintili… Bugünün insanı; beğenilmek ve daha çok onaylanmak için yaşar hale geldi. Oyun, “güzel”in ya da “çirkin”in tanımı ile ilgilenmiyor. Egemen olanın “bakışı”nı sorguluyor. Lette’nin dönüşümü “bakış”ın gücü ile üretiliyor. İnandırıcılığını ise tiyatronun gücüden alıyor.

Tomris Kuzu imzalı kostümlerin şeffaf, plastik ve neredeyse bir "paketleme" malzemesini andıran yapısı hemen göze çarpıyor. Bu tercih, karakterlerin "tüketilebilir birer ürün" olduğuna mı işaret ediyor, yoksa içlerindeki "gerçeği" saklayamamalarına mı? Bu transparanlığın reji dilinizdeki karşılığı nedir?
“Paket” benzetmesini sevdim. Duygular, davranışlar, ilişkiler… Günümüzde her şey bir ürün olarak görülüyor. İnsanlar her şeyi metalaştırmak için kıyasıya bir mücadele veriyor. Sistem de bunu teşvik ediyor. Bunu sahne diline dönüştürmemiz gerekiyordu. Tasarımcılarla sık sık transparan, plastik, parlak, yansıyan ve yansıtan dokular üzerine konuştuk. Akışkan ve sentetik bir dünya yaratmak istedik. Bunu da hayata geçirdik.
"O senin yüzün değil, o benim yüzüm" repliğiyle birlikte sahnede gördüğümüz o kaotik temas anları çok çarpıcı. Plastik kostümlerin yarattığı o sentetik hisse rağmen, karakterlerin birbirine veya Lette'nin yeni yüzüne dokunma açlığı, oyunun en büyük ironilerinden biri gibi duruyor. Bu "plastik içinde temas etme çabası"nı nasıl yorumluyorsunuz?
İlişki kurmaktan çok etkileşimi öne çıkaran günümüz kodları karşısında başka çaremiz yok. Hissetmek için dokunmak bu yollardan biri. Bu bir ihtiyaç. Canlı olmanın kanıtı belki.
Ali Rıza Kubilay, İlkin Tüfekçi, Can Esmeray'ın birden fazla karaktere büründüğünü görüyoruz. Bu durum, Lette'nin etrafındaki dünyanın da "seri üretim" ve "değiştirilebilir" olduğu hissini güçlendiriyor. Öteki taraftan temponun düşmemesini sağlıyor. Oyuncuların bu çoklu kimlik geçişlerinde, karakterleri karikatürize etmeden, durumun absürtlüğünü korumayı nasıl dengelediniz?
Dramaturjik açıdan sıkı bir çalışma yaptık. Her sahnenin ve oyun kişisinin varlığını ve sürecini seyirciyle paylaşmak önemliydi. Oyuncu sahnedeki varlığının nedenlerini ve sonuçlarını iyi bilirse oynadığı durumlar ön plana çıkar ve karikatürize hale gelmez. Ayrıca absürt bulduğumuz durumlar hayatın gerçeği oldu artık. Ya da hayatın gerçekleri gittikçe absürtleşiyor. Bu dengeyi korumak da zor olmuyor.
Oyunda kapitalizmin en vahşi yüzlerinden birini görüyoruz: "Satılmayan değersizdir." Lette, yüzünü değiştirdiğinde sadece kadınlar tarafından arzulanmıyor, şirketi tarafından da bir pazarlama harikasına dönüştürülüyor. Sizce oyun, estetik bir eleştiriden öte, neoliberalizmin bedeni işgal etmesine dair politik bir manifesto olarak da okunabilir mi?
Manifesto iddialı bir söz… Manifestoda sözün gücü sanatsal olanın önüne geçer ve düşünceye çerçeve çizer. Bir oyuna; bu kadar büyük anlamlar yüklememek gerek… Elbette politik mesajları var ve oyunda bunun altını çiziyoruz. Kâr odaklı dünya düzeni, günümüz insanına sürekli yetersizlik duygusunu pompalıyor. Tamamlanmak için estetik endüstrisine büyük paralar harcanıyor. Çünkü karnı doymaz bir canavar var karşımızda: Kapitalizm! Bize vadeliden cennet, ya sonuç? İdeal olana ulaşmaya çalışırken nelerden vazgeçiyoruz? İlişkilerimizden, hislerimizden, kişiliğimizden, geleceğimizden… Büyük bir yabancılaşma içindeyiz. Kapitalizm insanı kimliksizleştiriyor ve aynılaştırıyor. Bence aynılaşma kapitalizmin totaliter yanını da gösteriyor. Çirkin de bunu tartışıyor.
Kerem Çetinel’in dekor ve ışık tasarımında da benzer bir soğukluk, laboratuvar hissi ve yansımalar görüyoruz. Marius von Mayenburg’un hızlı, neredeyse sinematografik sahne geçişlerini bu atmosfer içinde nasıl yönettiniz? Seyirciyi bir gözetleme kulesinde gibi mi hissettirmek istediniz?
Cam ve aynalarla kopyalanmanın ve çoğaltılmanın öne çıktığı bir oyun evreni yarattık. Akışkan mekanlarla; yansımanın ve yansıtmanın belirgin olduğu bir yapı kurduk. Döner sahne teknik olarak buna çok olanak sağladı.
Oyuncuların koreografisinde keskin, neredeyse "robotik" ve kopuk bir ritim var. Bu ritim tercihi, günümüz insanının dijital dünyadaki kaydırma hızıyla veya duygudan yoksun refleksleriyle bir paralellik kuruyor mu?
Evet. Oyunda gördüğünüz her unsur, düşünülerek ve seçilerek yapıldı. Duygu ve ilişkiden arınmış bedenlerden bahsediyorsak bu kaçınılmazdı. Sanal olan zaten hayatın kendisi olmaya başlamışken etkilenmemek de mümkün değil.
Oyun sonrası izleyicilerin hangi duygu ve düşünceler ile ayrılmasını temenni edersiniz?
Çok keyif alarak, eğlenerek salondan ayrılmasını isterim. Eve dönüş yolunda ise tüm dayatmalara karşı insanın öz benliğini ve öz saygısını koruyarak nasıl var olabileceğini düşündürtürse ne mutlu bize!


