Bazen bir nesne, unutulduğu yerde kalmaz; başka bir hikâyenin başlangıcına dönüşür. Sanat dünyasında Moni lakabıyla tanınan Salim Özgilik, tam da o başlangıçların izini süren bir sanatçı. Salt’ın yeni yayınıyla birlikte yeniden gün yüzüne çıkan performans sanatçısı Moni, sanatını merkezde duranlardan değil, kenarda kalanlardan kuruyor. Gözden kaçanın, üzerinden atlananın, bir köşeye bırakılanın o ince ama ısrarcı ışığını takip eden bir iz sürücü gibi ilerliyor. Onun pratiğinde bir nesne yalnızca nesne değil; bir zamanın kırıntısı, bir hikâyenin izi, birinin dokunup geçtiği hayatın sessiz tanığı.

1980’lerin Ankara’sında, kampüsün kıyısında, bir alt geçitte ya da beklenmedik bir boşlukta başlayan bu arayış; yıllar içinde başka şehirlere, başka hayatlara, başka katmanlara açılıyor. Moni, izleyiciyi uzaktan bakan bir göz olmaktan çıkarıp o anın içine çekerken, sanatla hayat arasındaki sınırı da yavaş yavaş silikleştiriyor. Gündelik olanın içinden sızan o küçük kırılmaları büyütüyor; sıradan görünenin içinde saklı olanı görünür kılıyor.

Ekin Bernay’ın "Human Was" performansı Arter'de
Ekin Bernay’ın "Human Was" performansı Arter'de
İçeriği Görüntüle

Bugün dönüp baktığında, o dağınık gibi görünen izlerin aslında birbirine bağlanan bir hafıza haritası oluşturduğunu fark ediyor. Onun için, her terk edilmiş nesne, her yarım kalmış fikir; her karşılaşma bu haritanın bir parçasına dönüşüyor. Belki de bu yüzden, şimdi yeniden üretmeye başladığı bu dönemde mesele yalnızca yeni işler yapmak değil; geçmişle bugünü aynı yüzeyde buluşturmak, biriktirdiklerini yeniden konuşturmak.

Moni’nin pratiği tam da burada duruyor: unutulanla hatırlananın, atılanla sahip çıkılanın, bireysel olanla ortaklaşanın kesiştiği o ince hatta. Ve belki de en çok burada, sanat dediğimiz şeyin aslında hayatın içinden eksilen değil, tam tersine oraya geri bırakılan bir iz olduğunu hatırlatıyor. Moni, yıllara yayılan bu üretim pratiğini, geçmişle bugün arasında kurduğu bağı ve yeniden üretmeye başladığı bu dönemin izlerini 24 Saat’e anlattı.

(Moni Salim Özgilik, New York, 1994)

Moni: “Önemsiz görünenin saçtığı ışıkla ilgileniyorum”

Moni’nin pratiği, merkezde olanı değil, kenarda kalanı izliyor. Onun için terk edilmiş bir nesne, tamamlanmamış bir düşünce ya da unutulmuş bir detay başlı başına bir anlatı:

“Söylenmeye değer bulunmamış olanı, üzerinden atlananı, terkedileni, ayrıntılanmamış olanı, hayata geçirilmeyeni, popüler olmayanı, önemsiz görünenin saçtığı ışığı, sokağa atılanı veya terkedileni daha ilginç buluyorum. Bir hikayenin, bilginin, yaşantının parçası olmuş bellek taşıyıcıları. Bu onları tek başına daha ilginç kılıyor. Üstelik yeni ilişkiler içinde, yeni anlamlar peşinde.”

Bu yaklaşım, sanatçının üretiminde nesneyi yalnızca bir araç olmaktan çıkarıp hafızanın taşıyıcısına dönüştürüyor.

“İzleyici değil, ortak üretici”

1980’lerde Ankara’da gerçekleştirdiği performans ve happening’lerle izleyiciyi sahnenin dışından içeri davet edenMoni, bu tavrın arkasında kolektif bir arayış olduğunu söylüyor.

"O yıllar dünyada ve özellikle Türkiye’de sanat dünyasının hareketlendiği yıllar. Ankara’da üretmekten kalan tüm zamanımı kütüphanelerde, kültür merkezlerinde geçiriyordum. Dada hareketi, Andre Breton, İspanyollar, Futuristler, Kandinsky bana ilginç geliyordu. Ama daha çok Alan Kaprow, John Cage, Jim Dine, Jackson Pollock, Christo ve Jeanne-Claude, Richard Long gibi çerçevenin dışına çıkan, sanatı hayata ve doğaya taşıyan sanatçıları kitap ve dergilerden takip etmeye çalışıyor; Abramowitch ve Carolee Schneemann gibi performans sanatçılarını etkileyici buluyordum. İzleyicinin dahil olması, hem işi hem de izleyiciyi daha özgürleştiriyor. İzleyici kocaman sorular sormayı, ansiklopedik yanıtlar aramayı bırakıp yaratıcılılığın, soruyu ve cevabı birlikte aramanın, ortaklaşa üretimin heyecanını yaşıyor. Süreç içinde kendi anlatısını oluşturuyor"

Sanatçıya göre performans, tek yönlü bir aktarım değil; birlikte kurulan bir deneyim alanı.

(Sağdan sola: Moni, Sibel Ünalan, Işık Çuhacıoğlu, Melike Karabulut, Homage to Jime Dine [Jim Dine Anısına] resminin önünde, Ankara, 1990)

“Sokak hiç değişmeyen sahne”

Kamusal alanı bir sergi mekânına dönüştüren Moni için sokak, değişmeyen bir referans noktası.

Moni, “Sokakla ve gündelik hayatla kurduğum ilişkinin doğası hiç değişmedi diyebilirim. Parçası olduğum toplumu, bulunduğum yerin kültürünü, hassasiyetlerini, mekânın özelliklerini dikkatle gözlemlemeyi ve parçası olmayı, katkıda bulunmayı seviyorum. Bu her zaman sanat yoluyla olmak zorunda değil. Önemli olan katkı vermek, katkı verilecek, birlikte yapılacak bir sebep üretebilmek ve paylaşabilmek” diyerek, pratiğinin yalnızca estetik değil, aynı zamanda sosyal bir bağ kurma biçimi olduğunu vurguluyor.

(“Moni'25” kişisel sergisi, İMÇ 5. Blok, 2026)

Nesnelerin ikinci hayatı

Moni’nin üretiminde buluntu nesneler yalnızca malzeme değil, yeni anlatıların başlangıç noktası:

"Bazen tek parça veya bir yığın halinde bulduğum atıklar biçimleri, tahmini işlevleri, atılma/terk edilme nedenleri gibi taşıdıkları öyküyle birlikte ilgimi çekiyor ve bir şekilde atölyede bekleyen bir başka obje ile anlık, tamamlayıcı veya zıt bir ilişki kuruyor. Eklemlenerek zenginleşiyor ve birlikte başka bir hikâyenin konusu veya öznesi oluyorlar. Boya, kumaş, güneş ses, hareket, ışık, zaman gibi malzemelerle müdahale ederken dönüşmelerine, ekleyerek, sararak, keserek, yan yana getirerek, birleştirerek yeni biçim ve mekanlara evrilmelerine; izleyicinin de parçası olabileceği, tepki vereceği deneyimler olarak paylaşılmasına sebep olmaya çalışıyorum."

Sanatçı, bu dönüşüm sürecinde boyadan ışığa, sesten zamana kadar farklı katmanlarla nesneyi yeniden kuruyor.

Manifesto: “Açıklamak değil, sarsmak”

Metinle kurduğu ilişkiyi de üretimin bir parçası olarak gören Moni, manifestoyu açıklayıcı değil, dönüştürücü bir araç olarak kullanıyor:

“Anlatmak istediğim şeyi hep aynı yöntemle ifade etmek yerine başka yolları denemeyi tercih ediyorum. Yazı yazmak, resim yapmak, dans veya hareketle derdini anlatabilmek mümkün. İzleyiciyi başka yerlere götürmeye, başka açılardan bakmaya zorlayan metinlere maruz bırakmaya çalıştım hep. Açıklayıcı olmaktan çok tamamlayıcı veya koparıcı metinler. Birlikte düşünmeyi veya sonradan referans edebilmeyi sağlayan manifestoları hemen her işimde kullanmaya çalıştım."

Bu yaklaşım, onun işlerinde metni de performansın bir uzantısına dönüştürüyor.

(“Moni'25” kişisel sergisi, İMÇ 5. Blok, 2026)

Hayatla sanat arasındaki mesafeyi kaldırmak

Allan Kaprow, John Cage ve Joseph Beuys gibi isimlerden beslenen sanatçı, kendi dilini bu düşünsel hat üzerinden kuruyor:

"Bu sanatçıların ve aslında değer verdiğim, işlerinden etkilendiğim başka bir çok sanatçının ortak yanları var sanırım. Sanatı hayatın içine veya gündelik eylemleri sanatın içine sokabilmenin mümkün olması, her olgu veya nesnenin sanatın konusu hatta kendisi olabileceği ancak kimi zaman beklenmedik bir birlikteliği, kimi zaman saçma bir kopuşu ifade edebilen eylemin içinin dolu olması, kendi ayakları üstünde durması, referanslar içermesi, ilişkilendirilebilmesi, çözüm değil olasılıklar sunması gibi mesela. Bu ışıkla ben başkasının hikayesini anlatmak yerine kendi yaşantımın bir uzantısı, devamı ve sonucu olabilecek, samimiyetini koruyan, cesaretle üstüne gidebilen, sıradan ama etkileyici bir sanat dili arayışında oldum hep."

New York: “Çıtanın en yüksek olduğu yer”

Ankara’dan New York’a uzanan yolculuk, sanatçının üretiminde kırılma noktalarından biri:

"Kendi ülkenizde geçinmek, ayakta kalmak ve çözüm bulmak her zaman daha kolay aslında. New York çok zor bir yer ama zaten bunu bilerek ve isteyerek gitmiştim. İyi ve kötü her konuda çıtanın çok yüksekte olduğu bir şehrin parçası olmak, dünyanın dört bir yanından toplanmış o çılgın, yaratıcı, eğlenceli ve korkusuz enerjinin bileşeni olmak, kendi New York’unu yaratmak harika bir deneyim. Çok kültürlü, çok eksenli ve değişken bir dünya New York ve bence her gencin en az 3-5 yıl yaşaması gerekir. Sadece sanat değil müzik, gösteri, eğlence, yemek, akademi, spor, teknoloji, yayıncılık, finans, moda, antika gibi birçok alanda en iyileri sunan bir yer."

Moni’ye göre New York, yalnızca sanat değil, hayatın her alanında sınırları zorlayan bir okul.

(“Moni'25” kişisel sergisi, İMÇ 5. Blok, 2026)

“Geçmişle yüzleşme, yeniden üretim”

Uzun bir aranın ardından yeniden üretmeye başlayan sanatçı, bu süreci bir yüzleşme olarak tarif ediyor:

"Salt Araştırma ile başlayan arşivleme süreci ile bir yandan geçmişte olup biteni, yaptıklarımı ve yapamadıklarımı irdeleme şansı buldum. Öte yandan yeniden üretmeye, etrafımda olup bitene üretken ve sanatsal anlamda yaratıcı nasıl katkı verebilirim diye düşünmeye başladım. Los Angeles’ta ve Kaş’ta atölyemde daha fazla zaman harcamaya, malzeme biriktirmeye, resim yaparak elimi, daha fazla ve programlı okuyarak beynimi terbiye etmeye çalıştım. Merak etme, doğaçlama, deneme, tekrar etme ve inatla üretme çözümleri kendiliğinden ortaya çıkarıyor."

Los Angeles ve Kaş arasında kurduğu yeni üretim alanı, bu dönüşümün zeminini oluşturuyor.

(“Moni'25” kişisel sergisi, İMÇ 5. Blok, 2026)

“Sanat ve hayat arasındaki mesafeyi azaltmaya çalıştım”

Kendi pratiğini tanımlarken iddialı bir konumlandırmadan kaçınan Moni, yaptığı işi daha çok bir müdahale olarak görüyor:

"Ben o yıllarda bürokratlar ve okullar kenti Ankara’nın sıkıcı havasına başka bir gözden bakmaya, sanat ve hayat arasındaki mesafeyi azaltmaya çalışan; elitist bir pratik olmak yerine ortak üretimin ve deneyimin yollarını araştıran performans müdahale ve aksiyonlar yaptım. Bugün performans ve performatif sanatların popüler kültüre yerleştiği ve ilgi gördüğü aşikâr. Belki bu ilgi sayesinde benim yıllar önce yaptığım işlerin hatırlandığı söylenebilir."

Moni’den genç sanatçılara: Gitmekten korkmayın

Moni’nin genç sanatçılar için önerisi ise net: hareket etmek, yer değiştirmek, görmek:

"Sanat öğrencisiyken bir yaz tatili otostopla birçok Avrupa şehrini gezdim, önemli müzeleri ziyaret ettim ve orijinal eserleri gördüm. Sokakta resim yaptım, bahçelerde çalıştım; plajlarda, kilise bahçelerinde uyudum. Brunelleschi’nin kubbesini, Michelangelo’nun Capella Sistina’sını, Pieta’yı, Sagrada Familia’yı, Pompidou Müzesini, Dali’nin evinin bacasındaki yumurtayı, Guernica’yı ve sayısız eserleri yerinde görmek kendime olan güveni artırdı, sanata ve dünyaya bakışımı değiştirdi. Genç sanatçılara gitmeyi, başka dünyalarda yaşamayı, başka işler ve kabiliyetler öğrenmelerini, başka dillerde konuşup başka yemekler yemelerini önerebilirim."

(“Moni'25” kişisel sergisi, İMÇ 5. Blok, 2026)

Yeni dönem:” Kolektif hafıza ve ortak üretim”

Bugün yeniden üretime dönen sanatçı, odağını kolektif anlatıya çeviriyor:

"Evet arşiv süreciyle birlikte, 2019 yılından bu yana yeniden sergileme ve paylaşma, proje hazırlayıp ortaya çıkarma dürtüsüyle çalışıyorum. Hep istediğim ama sürekli ötelediğim bir durumdu, Salt arşiv ve Sahnede 90’lar sergileri bunu hızlandırdı, iyi vesile oldu. Kitap Ekim ayında yayınlandı ve arkasından Aralık 2025’te İstanbul Manifaturacılar Çarşısında 3 mekanı kullanarak bir sergi yaptım. Verdiğim arada hayatıma giren şeylerin, biriktirdiğim deneyim ve nesnelerin sanat geçmişim ile yüzleşerek kollektif bir anlatı oluşturmasına, ortak hafızanın güncellenmesine, bir süreç olarak ortak üretmenin ve tüketmenin sunduğu heyecana odaklanmaya çalıştım."

(Moni, Abdi İpekçi Parkı’ndaki "Eller" heykelini gazlı bezle sararken arkadaşı Tuna Atabinici ona saksafon çalarak eşlik ediyor.⁠)

("21. Yüzyıldaki Olası Bir Yangını Söndürme Önerisi", Ankara Botanik Parkı, Atakule)

(Bir Beytepe Düşü, Hacettepe Üniversitesi, Ankara, 1988)
(Ölümü Düşünmeden Ölüyü Düşlemek, Mutatis Mutandis sergisinden görünüm, Celal Bayar (Gar) Alt Geçidi, Ankara, 1989)

(Sakalın Hikâyesi, 1989)

("Bir Sirkte Geçen Gecenin Ardından Çocuğun Rüyası”, performans, Bonn, Almanya)

("Atık Direnç", Hacettepe Üniversitesi, Ankara, 1988)

Muhabir: Nur Yıldız