Birleşmiş Milletler Kıbrıs’ta son bir diplomatik hamleye hazırlanırken Brüksel kritik bir tercihle karşı karşıya: Türkiye ile stratejik ortaklık mı, Atina ve Kıbrıs Rum yönetiminin taleplerine endeksli bir çıkmaz mı? Siyasi eşitlik ve karşılıklılık sağlanmadan ne Kıbrıs’ta kalıcı çözüm ne de Türkiye-AB ilişkilerinde gerçek ilerleme mümkün.
Avrupa Birliği’nin Kıbrıs konusunda Türkiye’den sürekli esneklik istemesinde temel bir çelişki var. Brüksel, Ankara’ya çözüm çağrısı yaparken anlaşmazlığın taraflarından ikisini, Yunanistan ile Kıbrıs Rum yönetimini, kendi karar mekanizmalarının merkezinde tutuyor. Üstelik bu iki üye, Türkiye ile ilişkilerin geleceğini etkileyecek kararlarda söz sahibi olmakla kalmıyor, gerektiğinde bunları engelleyebiliyor. Böyle bir yapının Kıbrıs konusunda tarafsız bir hakem gibi davranabileceğini ileri sürmek ne kadar gerçekçi?
Elbette Avrupa Birliği’nin üyeleriyle dayanışma göstermesi doğal. Ancak dayanışma başka, bir üyenin bütün taleplerini Avrupa’nın ortak çıkarı hâline getirmek başka. Hele söz konusu olan, Türkiye gibi Avrupa’nın güvenliğinde, ekonomisinde, enerji bağlantılarında ve bölgesel diplomasisinde önemli rol oynayan bir ülkeyse, bu ayrım çok daha büyük önem kazanıyor.
Kıbrıs’ın sonsuza kadar bölünmüş kalmasını savunmak gerekmiyor. Tersine, adanın geleceği için iki toplumun güvenlik içinde, siyasi saygınlıklarını koruyarak ve ortak refahtan yararlanarak yaşayabilecekleri bir düzen kurulması gerekiyor. Ancak çözümden anlaşılan, Kıbrıs Türk halkının mevcut Kıbrıs Cumhuriyeti’ne katılarak Rum çoğunluğun uygun göreceği haklarla yetinmesi ise bunun adı siyasi eşitlik olamaz.
Siyasi eşitlik, nüfusların eşit olması demek değil. Fakat sayısal çoğunluğun siyasi üstünlüğü anlamına da gelemez. Kıbrıs Türk halkının ortak yönetimde etkin katılımı, temel kararlarda olumlu oyu, dönüşümlü başkanlık ve tek taraflı tahakkümü önleyecek kurumsal güvenceler olmadan kurulacak düzen, gerçek bir ortaklık değil, çoğunluk yönetiminin farklı bir biçimi olur.
Adı ister federasyon, ister konfederasyon, isterse ortak bir çatı altında iki kurucu devletin birlikteliği olsun, çözümün özü değişmemeli: İki toplumdan hiçbiri diğerinin içine eritilmemeli, hiçbirinin siyasi varlığı diğerinin takdirine bırakılmamalı.
2004’ün faturası hâlâ ödeniyor
Bugünkü açmazı anlamak için 2004’e dönmek gerekiyor. Annan Planı referandumunda Kıbrıs Türk halkının yaklaşık yüzde 65’i çözüme evet dedi. Kıbrıs Rumlarının yaklaşık yüzde 76’sı ise aynı planı reddetti. Buna rağmen yalnızca bir hafta sonra Kıbrıs Cumhuriyeti, bütün adayı temsilen Avrupa Birliği’ne üye yapıldı.
O gün verilen mesaj açıktı: Çözümü reddetmek, Rum tarafının Avrupa yolculuğunu engellemeyecekti. Çözümü desteklemek ise Kıbrıs Türk halkına eşit uluslararası statü kazandırmayacaktı.
Avrupa Birliği daha sonra Kıbrıs Türk halkının izolasyonunun hafifletileceğini vadetti. Mali yardımlar yapıldı, burslar sağlandı, Yeşil Hat ticareti geliştirildi. Bunların yararını inkâr etmek haksızlık olur. Ama Doğrudan Ticaret Tüzüğü hâlâ hayata geçirilemedi. Kıbrıs Türk halkının uluslararası ticarete ve temsile ilişkin temel sorunları çözülemedi.
Daha önemlisi, AB üyeliği müzakere dengesini değiştirdi. Rum tarafı uluslararası tanınmanın yanında Avrupa Birliği üyeliğinin bütün kurumsal avantajlarını da elde etti. Türk tarafı ise çözüm için yine Rum tarafının rızasına ihtiyaç duyan bir konumda kaldı.
Bu, geçmişteki bütün başarısızlıklardan yalnızca Rum tarafının sorumlu olduğu anlamına gelmiyor. Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk tarafının tutumları da zaman içinde değişti; fırsatlar kaçırıldı, hatalar yapıldı. Ancak Brüksel, kendi kararının yarattığı eşitsizliği görmezden gelerek bu dengesizliğin giderilmesi sorumluluğunu yalnızca Ankara’ya yükleyemez.
Erhürman’ın dört koşulu neden önemli?
Bugün yeniden hareketlenen BM diplomasisi, geçmişin bu yükünü de taşıyor. Tufan Erhürman’ın Kıbrıs Türk liderliğine seçilmesinden sonra Nikos Hristodulides ile başlayan düzenli temaslar, müzakere sürecine yeni bir hareketlilik kazandırdı. Ancak görüşmelerin sürmesi, çözümün yakınlaştığı anlamına gelmiyor.
20 Ekim’deki liderler görüşmesinde çevre alanında işbirliği ve kültürel eserlerin karşılıklı değişimi gibi konularda ilerleme sağlandı. BM Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín’in 29 Ekim’de adaya dönmesi ve 9 Kasım’da üçlü görüşme yapılması planlanıyor. António Guterres’in görev süresinin yıl sonunda dolacak olması da diplomatik takvime ayrı bir önem kazandırıyor.
Fakat asıl mesele hâlâ masada duruyor: Müzakereler hangi ilkelerle başlayacak ve yeni bir başarısızlık yaşanırsa ne olacak?
Erhürman’ın ortaya koyduğu dört koşul, bu nedenle yalnızca usule ilişkin talepler değil. Siyasi eşitliğin ve etkin katılımın, dönüşümlü başkanlık dâhil bütün unsurlarıyla ilke olarak kabul edilmesini istiyor. Görüşmelerin belirli bir takvime bağlanmasını, geçmiş yakınlaşmaların korunmasını ve Kıbrıs Türk tarafının sorumlu olmadığı bir başarısızlık hâlinde otomatik olarak bugünkü statükoya dönülmemesini savunuyor.
Bu taleplerin arkasında basit ama önemli bir soru var: Sonuçsuz kalan her müzakere turundan sonra Rum tarafı uluslararası konumunu korurken Kıbrıs Türk halkı neden aynı dezavantajlarla yaşamaya devam etmek zorunda?
Hristodulides ise görüşmelerin 2017’de Crans-Montana’da kalınan yerden, BM parametreleri çerçevesinde yeniden başlamasını istiyor. Dönüşümlü başkanlık ve güvenlik gibi konuların müzakere başlamadan önce değil, kapsamlı çözüm görüşmeleri sırasında ele alınması gerektiğini savunuyor.
İşte düğüm burada. Türk tarafı siyasi eşitliğin pazarlık konusu yapılamayacağını söylüyor. Rum tarafı ise kapsamlı çözümün bütün başlıklarının birlikte müzakere edilmesini istiyor. Yöntem konusunda anlaşma sağlanmadan görüşmelere başlanması, geçmişte defalarca yaşanan hayal kırıklığının yeniden üretilmesi riskini taşıyor.
Güven artırıcı önlemlerde bile güven sorunu
Yeni geçiş kapılarının açılması gibi günlük yaşamı kolaylaştıracak konularda bile uzlaşma sağlanamaması, sorunun ne kadar derin olduğunu gösteriyor.
Haspolat/Mia Milia ve Piroi/Athienou güzergâhları üzerinde yürütülen görüşmeler, Akıncılar/Lurucina ve Erenköy/Kokkina gibi diğer geçiş talepleriyle birlikte ele alınıyor. Türk tarafı karşılıklılık istiyor. Rum tarafı ise güzergâhlar ve bağlantılar konusunda farklı öncelikler ileri sürüyor.
Oysa güven artırıcı önlemler, taraflardan birinin diğerine lütufta bulunması anlamına gelmemeli. İki toplumun da yaşamını kolaylaştırmalı, ekonomik ve sosyal ilişkilerini geliştirmeli.
Maraş ve Mağusa Limanı üzerinden yeniden gündeme gelen önerilerde de benzer bir dengesizlik tartışması var. Hristodulides’in 19 maddelik paketinden kamuoyuna yansıyan unsurlar, kapalı Maraş’ın geleceğinin ticari düzenlemelerle ilişkilendirilebileceğini gösteriyor. Erhürman ise paketin tamamının kendisine resmen sunulmadığını belirtiyor.
Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta şu: Mağusa Limanı zaten açık ve çalışıyor. Sorun limanın yeniden açılması değil, uluslararası doğrudan ticaretin önündeki hukuki ve siyasi engeller.
Maraş ise mülkiyet, toprak ve yerinden edilmiş insanların haklarıyla ilgili. Geri dönüşü olmayan toprak düzenlemeleri karşılığında daha sonra geri alınabilecek ticari kolaylıklar öneriliyorsa, bunun dengeli bir karşılıklılık oluşturup oluşturmadığı ciddi biçimde sorgulanmalı.
Kıbrıs’ta güven, tek taraflı tavizlerle değil, karşılıklı ve kalıcı kazanımlarla inşa edilebilir.
Ankara ile Erhürman arasındaki fark
Erhürman’ın yaklaşımını Ankara’nın iki devletli çözüm politikasıyla tamamen özdeş görmek de doğru değil.
Türkiye, yıllarca süren federal çözüm müzakerelerinin sonuç vermediğini belirterek egemen eşitliğe dayalı iki devletli modeli savunuyor. Erhürman ise siyasi eşitlik, etkin katılım ve geçmiş yakınlaşmalar temelinde, sonuç odaklı bir müzakere sürecine öncelik veriyor.
Bu iki yaklaşım arasında önemli bir siyasi fark bulunuyor. Ancak ortak payda da güçlü: Kıbrıs Türk halkının azınlık statüsüne indirgenmemesi ve güvenliğinin gerçek güvencelere bağlanması.
Erhürman’ın önünde kolay bir görev yok. Bir yanda federasyon temelinde çözüm isteyen Kıbrıs Türkleri, diğer yanda egemen devlet anlayışını savunan kesimler, ayrıca adanın güvenliğinde ve ekonomik yaşamında belirleyici konumunu koruyan Ankara bulunuyor.
Böyle bir ortamda anayasal modelin adından önce içeriğine odaklanmak daha gerçekçi olabilir. İki toplumun siyasi eşitliği, ortak yetkilerin sınırları, dönüşümlü başkanlık, olumlu oy, güvenlik garantileri ve karşılıklı yükümlülükler açıklığa kavuşturulmadan hangi etiket kullanılırsa kullanılsın kalıcı bir ortaklık kurulamaz.
Önce işbirliği, sonra anayasa yaklaşımı burada anlam kazanıyor. Ancak işbirliğinin de siyasi eşitliği erteleyen bir araca dönüşmemesi gerekiyor.
Libya örneği: Avrupa dayanışması mı, tarafgirlik mi?
Avrupa Birliği’nin Kıbrıs’ta tarafsız bir kolaylaştırıcı olma iddiasının neden sorgulandığını görmek için Libya konusunda yaşanan son gelişmelere bakmak yeterli.
Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisi’nin, Türkiye ile Libya arasında 2019’da imzalanan Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat muhtırasını onaylamasının ardından Brüksel’den ve bazı Avrupa başkentlerinden hızlı tepkiler geldi.
Washington, karşılıklı deniz yetki alanı iddiaları konusunda diyalog çağrısında bulunurken Avrupa Birliği, Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetiminin tezlerini destekleyen açıklamalar yaptı.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile Avrupa Konseyi Başkanı António Costa, 20 Ekim’de Yunanistan ve Kıbrıs’a desteklerini yineledi. Ertesi gün AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi de mutabakatın üçüncü devletlerin egemenlik haklarını ihlal ettiği ve onlar bakımından hukuki sonuç doğuramayacağı yönündeki Birlik tutumunu açıkladı.
Türkiye ise anlaşmanın uluslararası hukuka ve hakkaniyet ilkelerine uygun olduğunu savunuyor. Libya parlamentosunun onayı, özellikle Ankara’nın Hafter cephesiyle geliştirdiği ilişkiler dikkate alındığında siyasi bakımdan önemli. Ancak bu adımın tek başına deniz yetki alanlarına ilişkin hukuki anlaşmazlıkları çözmediği de açık.
Asıl mesele, Avrupa’nın neden böylesine hızlı biçimde taraflardan birinin hukuki yorumunu ortak siyasi tutuma dönüştürdüğü.
Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rum yönetiminin kendi haklarını savunmasına kimse itiraz edemez. Türkiye ve Libya da kendi hukuki tezlerini ileri sürme hakkına sahip. Fakat Avrupa Birliği, bir yandan bölgesel anlaşmazlıklarda diplomatik çözüm çağrısı yaparken diğer yandan tartışmalı konularda üyelerinin pozisyonlarını otomatik olarak benimserse, tarafsızlık iddiasının inandırıcılığı zayıflar.
Kıbrıs’taki sorun da tam olarak bu. AB, Rum tarafının tam üye olduğu bir kurum. Kıbrıs Türk halkı ise AB vatandaşlığına rağmen kendi kurumları aracılığıyla eşdeğer siyasi temsile sahip değil. Türkiye de adanın geleceğinde temel aktörlerden biri olmasına karşın Birliğin dışında.
Bu kurumsal eşitsizlik görmezden gelinerek adil bir müzakere dengesi kurulamaz.
Ege’de ve enerjide aynı sorun
Libya’daki tartışma, Ege ve Doğu Akdeniz’deki daha geniş anlaşmazlıkların bir parçası.
Türkiye ile Yunanistan arasında karasuları, kıta sahanlığı, deniz yetki alanları ve bazı adaların askerî statüsü konusunda ciddi görüş ayrılıkları bulunuyor. Atina egemenlik haklarına ve uluslararası hukuka dayanıyor. Ankara ise özellikle Ege’de karasularının 12 deniz miline çıkarılması ihtimalini denizlere erişimi ve güvenliği açısından kabul edilemez görüyor.
Büyük Deniz Enterkonnektörü projesi de bu anlaşmazlıklardan etkileniyor. Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail’in elektrik şebekelerini birbirine bağlamayı amaçlayan proje kapsamında yapılacak deniz araştırmalarında Türkiye, kendi yetki alanı iddialarının dikkate alınmasını, koordinatların bildirilmesini istiyor. Yunanistan ise kendi egemenlik haklarını ileri sürdüğü bölgelerde Türkiye’nin iznine ihtiyaç bulunmadığını savunuyor.
Oysa Ankara, bölgesel elektrik bağlantılarına ilke olarak karşı olmadığını belirtiyor. Üstelik Kıbrıs ile Türkiye arasında doğrudan elektrik hattı kurulmasını öneriyor. Daha kısa bir güzergâh üzerinden adanın Türkiye’nin elektrik şebekesine bağlanması, teknik ve ekonomik koşullara bağlı olarak daha düşük maliyetli ve güvenilir bir seçenek oluşturabilir.
Elbette böyle bir projenin önünde de tanınma, yetki ve siyasi uygulama sorunları bulunuyor. Ancak önemli olan, bölgesel işbirliğinin yalnızca belirli siyasi ittifakların çizdiği güzergâhlara mahkûm olmaması.
Doğu Akdeniz’in enerji kaynakları ve bağlantıları, yeni ayrışmalar yaratmak yerine ortak çıkar alanlarına dönüştürülebilir. Bunun yolu da tek taraflı dayatmalardan değil, karşılıklı hak ve çıkarları dikkate alan müzakerelerden geçiyor.
Avrupa’nın diğer 25 üyesi ne istiyor?
Artık soruyu doğrudan sormak gerekiyor: Avrupa Birliği’nin Türkiye politikası, Yunanistan ile Kıbrıs Rum yönetiminin talepleri doğrultusunda mı şekillenecek, yoksa diğer 25 üye kendi ortak stratejik çıkarlarını da hesaba katacak mı?
Türkiye, yalnızca üyelik sürecinin ilerlemesini bekleyen bir aday ülke değil. NATO’nun önemli üyelerinden biri, Avrupa’nın büyük ticaret ortaklarından biri ve Karadeniz’den Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Doğu Akdeniz’e kadar geniş bir coğrafyada etkili bir aktör.
Avrupa’nın güvenliği, göç yönetimi, enerji arzı, ulaştırma bağlantıları ve bölgesel istikrar açısından Türkiye ile işbirliğine ihtiyacı var. Türkiye’nin de Avrupa ile güçlü ekonomik ve siyasi ilişkiler geliştirmekte çıkarı bulunuyor.
Ancak karşılıklı bağımlılık, tek taraflı siyasi beklentilerin kabul edilmesini gerektirmiyor.
Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyeliğinden doğan hakları elbette korunmalı. Fakat iki üyenin Türkiye ile yaşadığı anlaşmazlıklar, Avrupa’nın Ankara ile bütün ilişkilerini belirleyen sürekli bir veto mekanizmasına dönüşmemeli.
Brüksel’in önünde iki yol bulunuyor. Ya Kıbrıs’ta siyasi eşitliği, güvenliği ve karşılıklılığı esas alan gerçekçi bir çözüme katkı sağlayacak ya da mevcut dengesizliği koruyarak Türkiye’den sürekli yeni tavizler beklemeyi sürdürecek.
İkinci yol tercih edilirse Türkiye-AB ilişkilerinin giderek daha pragmatik, daha sınırlı ve karşılıklı somut çıkarlara dayalı bir çizgide ilerlemesi şaşırtıcı olmaz.
Ticaret devam eder. Göç konusunda işbirliği sürer. Enerji ve güvenlik alanlarında ortak çıkarların gerektirdiği adımlar atılır. Ancak Ankara’nın belirsiz Avrupa vaatleri karşılığında yeni siyasi yükümlülükler üstlenmesi beklenemez.
Son fırsat heba edilmemeli
BM Genel Sekreteri Guterres’in görev süresinin sonuna yaklaşılırken Holguín’in yeni diplomatik girişimi, Kıbrıs’ta bir kez daha çözüm arayışını canlandırabilir. Ancak bu girişimin başarısı, liderlerin kaç kez buluştuğundan veya görüşmelerin ardından ne kadar iyimser açıklamalar yapıldığından çok, temel sorunlarda ne ölçüde ilerleme sağlandığına bağlı.
Siyasi eşitliğin içeriği, dönüşümlü başkanlık, etkin katılım, güvenlik garantileri ve müzakerelerin yöntemi üzerinde gerçek bir anlayış birliği oluşturulmadan yeni bir kapsamlı süreç başlatılması, geçmişteki başarısızlıkların tekrarlanması riskini taşıyor.
Geçiş kapıları, çevre, kültürel miras ve günlük yaşamı kolaylaştıracak konularda işbirliği elbette geliştirilmeli. Ancak güven artırıcı önlemler siyasi eşitliğin yerine konulmamalı. Daha fazla temas, daha fazla ticaret ve daha fazla işbirliği, ancak karşılıklı saygı ve güvenle desteklendiğinde kalıcı çözümün temelini oluşturabilir.
Kıbrıs’ta önemli olan çözümün adı değil, içeriği. İki toplumun siyasi eşitliğini, güvenliğini ve ortak geleceğini güvence altına almayan bir düzenleme, hangi anayasal başlık altında sunulursa sunulsun kalıcı olamaz.
Avrupa Birliği açısından da mesele aynı ölçüde açık. Brüksel, Türkiye ile stratejik ortaklık istiyorsa bu ilişkinin yalnızca Atina ve Lefkoşa’nın tercihleriyle sınırlandırılamayacağını kabul etmeli.
Türkiye’nin de diyalog kapısını açık tutması, ancak somut karşılığı bulunmayan siyasi tavizlerden kaçınması gerekiyor. Müzakere, bir tarafın mevcut ayrıcalıklarını koruduğu, diğerinin ise sürekli esneklik göstermeye çağrıldığı bir süreç olmamalı.
Sonuçta Avrupa’nın tercihi, Kıbrıs’ı gözden çıkarmakla Rum tarafının bütün taleplerini desteklemek arasında değil. Gerçek tercih, siyasi eşitlik ve karşılıklılık temelinde bir uzlaşmaya katkı sağlamakla mevcut çıkmazı yönetmeye devam etmek arasında.
Brüksel, Türkiye ile güçlü bir stratejik ortaklık mı kurmak istiyor, yoksa Kıbrıs’taki çözümsüzlüğün Avrupa’nın daha geniş çıkarlarını rehin almasına izin mi verecek?
Bu sorunun yanıtı yalnızca Kıbrıs’ın geleceğini değil, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkinin niteliğini de belirleyecek. Çünkü gerçek ortaklık, bir tarafın sürekli taviz verdiği, diğerinin ise kazanılmış ayrıcalıklarını koruduğu bir düzen üzerine kurulamaz.