Bir Anadolu köyünde, yaşlı bir kadının avucundaki tohumları genç bir kıza uzattığını düşünelim. Hangisinin ne zaman ekileceğini, ne kadar su istediğini, hangi toprakta daha iyi yetiştiğini anlatıyor. Genç kız, o tohumlarla birlikte yılların gözlemini ve deneyimini de devralıyor.
Peki, bu aktarımın geleceğini kim güvence altına alacak? Tohumu saklayan kadın mı, toprağı işleyecek genç kız mı, suyun nasıl kullanılacağına karar verenler mi? İklim değişikliğinin gündelik yaşamımıza taşıdığı sorular, böyle küçük bir sahnede bile karşımıza çıkabiliyor.
Kültürel miras denildiğinde aklımıza çoğu zaman tarihî yapılar ve müzeler geliyor. Oysa insanların doğayla ilişkilerinde, üretim biçimlerinde ve birbirlerine bakım verme alışkanlıklarında da yaşayan bir miras var. Bir yemeğin nasıl saklandığını öğrenirken mevsimi tanımayı, yoklukla baş etmeyi ve paylaşmayı da öğrenebiliyoruz.
Tıp tarihi açısından bakınca, sağlık bilgisinin izlerini de bu gündelik yaşamın içinde görüyoruz. Doğumdan yaşlılığa uzanan bakım deneyimleri, ailelerin ve toplulukların hafızasında yer tutuyor. Kadınlar, ebe, üretici ve bakım veren olarak bu bilginin oluşmasına ve aktarılmasına katkıda bulunmuşlar. Yazılı kayıtlara daha az yansıyan bu deneyimlerin sözlü tarih çalışmalarıyla görünür hâle gelmesini önemsiyorum.
Bu katkıyı tanırken kadınların bugünkü haklarını da gözetmeliyiz. Bakım rollerini tarihsel ve toplumsal koşulları içinde değerlendirmeli, bu sorumlulukları daha adil paylaşmalıyız. Kadınların deneyimleri de tek tip değildir. Eğitim, gelir, yaş ve yaşanılan yer bu deneyimleri farklılaştırır. Kültürel mirası yaşatmak isteyen genç bir kadının kendi hayatını seçme özgürlüğü, korumaya çalıştığımız değerlerin başında gelmelidir.
Biyoetik, yaşamla ilgili kararlarımızı hangi değerlerle gerekçelendirdiğimizi sorgular. Hekimin hastasına karşı sorumluluğuyla, temiz suya erişimle, canlıların yaşam alanlarıyla ve gelecek kuşaklara bırakacağımız koşullarla ilgilenirken aynı temel soruya döneriz: Verdiğimiz kararlar kimin yaşamını nasıl etkiliyor?
Kirlenen bir nehrin çevresinde yaşayanların sağlığını düşünmeden çevre politikasını değerlendiremeyiz. Bir toplumun sağlığını korumak da o toplumun geçim imkânlarını, yaşadığı çevreyi ve dayanışma ilişkilerini dikkate almayı gerektirir. Sağlık hizmeti, bu koşulları görebildiği ölçüde insanların ihtiyaçlarına karşılık verebilir.
Yerel bilgiyi korurken bilimsel değerlendirmeyi de sürdürmeliyiz. Bir uygulamanın kuşaklar boyunca aktarılmış olması, tedavi amacıyla kullanıldığında güvenli ve etkili olduğunu tek başına göstermez. Özellikle sağlık uygulamalarında yararın ve riskin bilimsel kanıtla incelenmesi gerekir. Kültürel değeri tanımakla hastayı korumak, birlikte yerine getirmemiz gereken sorumluluklardır.
UNESCO’nun Biyoetik ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, kültürel çeşitliliğe saygıyı insan onuru ve temel haklarla birlikte ele alır. Bu yaklaşımın gündelik hayattaki karşılığı açıktır. Bir geleneği sürdürme isteği, insanın kendi bedeni ve yaşamı üzerindeki söz hakkını gözetmelidir. Kültürel hafızanın korunması, onu taşıyan kişilerin özgürlüğüyle birlikte anlam kazanır.
Yaşam hakkında kararların nasıl alındığı sorusu bizi biyopolitikaya götürür. Bu kavram, bedenlerin ve toplum sağlığının yönetiminde kurumların, bilginin ve güç ilişkilerinin rolünü anlamamıza yardımcı olur. Hangi ihtiyaca bütçe ayrıldığı, suyun kimlere hangi koşullarda ulaştırıldığı ve kimin sağlık hizmetine erişebildiği, yaşamı doğrudan etkileyen tercihlerdir.
Kuraklık yaşanan bir bölgede suyun dağıtımına karar verildiğini düşünelim. Küçük üreticilerin deneyimi dinlenecek mi? Geçimi ve gündelik yaşamı bu karardan etkilenen kadınlar karar masasında yer alacak mı? Bir topluluğun bilgisini rapora geçirmekle, o topluluğun önerilerini karara yansıtmak arasında önemli bir fark vardır. Katılımın değeri, insanların sonucu etkileyebilmesinde ortaya çıkar.
İklim adaleti de bu noktada somutlaşır. Aynı sıcak hava dalgasında biri serin bir eve çekilebilirken bir başkası tarlada çalışmayı sürdürebilir. Termometrenin gösterdiği değer aynı olsa bile korunma imkânları farklıdır. Gelir, çalışma koşulları ve bakım desteğine erişim, riskin ağırlığını değiştirir.
Dünya Sağlık Örgütü, iklimle bağlantılı sağlık risklerinin dezavantajlı topluluklar üzerinde daha ağır sonuçlar doğurduğuna dikkat çekiyor. Kaynaklara erişimdeki eşitsizlikler, kadınların bazı koşullarda daha ağır yükler üstlenmesine de yol açabiliyor. Bu nedenle iklim politikalarının başarısını, en az korunabilen insanların yaşamına nasıl dokunduğuna bakarak değerlendirmeliyiz.
Henüz doğmamış çocukların bugünkü kararlarda söz hakkı yok. Onların sağlıklı gıdaya ve temiz suya erişebileceği koşulları korumak bize düşüyor. Ancak sorumluluğun paylaşımında, karar verme gücünü ve çevresel zarara katkıyı da gözetmeliyiz. Kamu kurumlarının ve büyük ekonomik aktörlerin sorumluluğu, bireylerin gündelik tercihlerinden çok daha geniş bir alanı kapsıyor.
Gazi Üniversitesi Kadın ve Aile Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (GÜKÇAM) olarak Culture at COP31 çerçevesinde düzenlediğimiz “Kültürel Hafıza Aktarımında Kadının Kadim Varlığı” başlıklı buluşmanın çıkış noktası da bu sorumluluk. 25 Ekim 2026 tarihli Ankara etkinliğimizde kültürel hafızayı, biyoetik ve biyopolitika açısından tartışmaya açıyoruz. Gençlerin katılacağı Etikaton çalışmasını, onların çözüm önerilerini dinlemek ve birlikte düşünmek için özellikle değerli buluyorum.
Geleceğin hekimlerinin hastalığın ortaya çıktığı toplumsal ve çevresel koşulları görebilmesini önemsiyorum. Üniversitenin görevi, bu ilişkileri araştırırken bilgiyi üreten insanları da çalışmanın ortağı hâline getirmek. Kadınların deneyimlerini kayda geçirirken onamlarını almak, mahremiyetlerini korumak ve elde edilen bilgiyi kendileriyle paylaşmak, bu ortaklığın gerekleri arasında yer alıyor.
Yazının başındaki kadına ve avucundaki tohumlara dönelim. O bilginin geleceğe ulaşması, onu dinleyecek birinin bulunmasına bağlı. Tohumun yeniden filizlenmesi ise toprağı ve suyu koruyacak kararlara da ihtiyaç duyuyor. Kültürel hafıza ile yaşamı koruma sorumluluğu, işte burada birbirine bağlanıyor.
O kadının deneyimini değerli bulduğumuzu söylüyorsak, yaşamını etkileyen kararlarda söz sahibi olmasını da sağlamalıyız. Genç kıza bir miras bırakmak istiyorsak, o mirası nasıl yaşatacağına kendisinin karar verebileceği koşulları korumalıyız. Geleceğe karşı sorumluluğumuz, bugün bilgiyi taşıyan insanlara nasıl davrandığımızla başlıyor.