Gece yarısı telefon ekranına eğilen bir insan düşünün. Birkaç gündür geçmeyen ağrısına anlam arıyor. Bir videoda ciddi bir hastalığın belirtilerini dinliyor; kaygılanıyor. Parmağını kaydırıyor, karşısına bütün sorunları çözdüğünü söyleyen bir ürün çıkıyor; umutlanıyor. Bir sonraki paylaşım ise hekimlerin kendisinden “sakladığı” bir tedaviyi anlatıyor.

Birkaç dakika içinde korku, umut ve kuşku arasında dolaşıyor. Henüz bir hekimle konuşmadı. Ama zihninde çoktan bir hastalık, bir tedavi ve bir güvensizlik oluştu.

Bugün sağlıkla ilgili bilgi arayışının tanıdık manzaralarından biri bu. Eskiden komşudan duyulan öneri, şimdi binlerce kişinin beğendiği bir videoyla geliyor. Söylentinin erişimi büyüdü; görünüşü değişti. Beyaz önlük, bilimsel terimler, etkileyici görüntüler ve kendinden emin bir ses, bir iddiayı kolayca güvenilir gösterebiliyor.

Oysa bir bilginin çok paylaşılması, doğru olduğunu göstermez. Bir kişinin samimiyeti de önerisinin güvenli olduğuna kanıt değildir.

İnternetin sağlık alanındaki katkısını küçümseyemeyiz. Güvenilir bilgiye ulaşmayı kolaylaştırıyor, hastaların sorularını çoğaltıyor, daha önce adını bile duymadığımız hastalıkları görünür kılıyor. İnsanlar benzer deneyimler yaşayan kişilerle buluşabiliyor; yalnızlıkları azalabiliyor. Sorun, bu değerli olanakların arasında yanlış bilgilerin de aynı kolaylıkla dolaşması.

Dünya Sağlık Örgütü, salgın dönemlerinde yanlış ve yanıltıcı içerikleri de kapsayan bilgi fazlalığını “infodemi” olarak tanımlıyor. İnsan, çok sayıda mesajın arasında hangi kaynağa güveneceğini bulmakta zorlanabiliyor. Sağlıkta yanlış bilgi, tedavi arayışını geciktirebiliyor ve insanları uygun olmayan uygulamalara yöneltebiliyor.

Burada yalnızca bir bilgi hatasından söz etmiyoruz. Bir insanın korkusu, hastalığı ve iyileşme isteği söz konusu. Dolayısıyla mesele, aynı zamanda etik bir sorumluluk meselesi.

Hastalık insanı incinebilir kılar. Uzayan şikâyetler, belirsiz sonuçlar, yorucu tedaviler ve sağlık hizmetine ulaşmanın güçlüğü, kesin konuşan birine inanma arzusunu artırabilir. “Size kimsenin söylemediği gerçeği açıklıyorum” diyen bir ses, tam da böyle bir anda etkili olabilir.

Bu nedenle yanıltıcı bir öneriye inanan kişiyi küçümsemek kolaycılıktır. Asıl düşünmemiz gereken, o insanın hangi ihtiyacının karşılanmadığıdır. Yeterince dinlenmiş midir? Hastalığı kendisine anlaşılır biçimde anlatılmış mıdır? Sorularını sormaya fırsat bulmuş mudur?

Hekimin açıklamak için zaman bulamadığı boşluğu, ekranın kendinden emin sesi doldurabilir.

Tıp etiğinin zarar vermeme ilkesi, sağlık hakkında konuşan herkes için yol göstericidir. Bir öneri paylaşırken iyi niyetli olmak, sonuçlarının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bir ürünü tanıtan kişi, ticari ilişkisini gizliyorsa; sınırlı bir bulguyu kesin tedavi gibi sunuyorsa; insanların kaygısını satın alma baskısına dönüştürüyorsa, güveni istismar ediyor demektir.

“Doğal” sözcüğü de bu tartışmada sık kullanılan bir güven vaadidir. Oysa doğallık, tek başına güvenlilik kanıtı olamaz. Bir ürünün içeriği, dozu, kişinin hastalıkları ve kullandığı ilaçlar önemlidir. Aynı şekilde, bir kişinin “Bana iyi geldi” demesi, herkes için geçerli bir tedavi sonucu değildir. İnsan deneyimi değerlidir; bilimsel değerlendirme ise bu deneyimin hangi koşullarda, kimler için ve ne ölçüde geçerli olduğunu araştırır.

Şimdi bu bilgi dünyasına yapay zekâ da katıldı. Sorularımıza saniyeler içinde, düzgün cümlelerle cevap veren sistemler var. Fakat akıcı bir anlatım, doğruluk güvencesi değildir. Sağlıkla ilgili bir cevabın eksikliği, onu okuyan kişinin gözünden kolayca kaçabilir. Ekrandaki yanıtın kendi durumumuza uygunluğunu değerlendirmek, hâlâ dikkat ve uzmanlık gerektirir.

Peki, ne yapmalı?

Bir sağlık paylaşımını okurken kısa bir duraklama bile değerli olabilir: Bunu söyleyen kim? İddianın dayanağı nerede? Bilgi ne zaman yayımlanmış? Bir ürün mü satılıyor? Herkese aynı çözüm mü öneriliyor? Hekime başvurmak ya da mevcut tedaviyi sürdürmek neden gereksiz gösteriliyor?

Bu soruları sormak, bilime güvenmenin bir parçasıdır. Bilim, sınırlarını açıklayabildiği ve yeni kanıtlarla kendini düzeltebildiği için güvenilirliğini kazanır.

Sorumluluk yalnızca okuyucunun omuzlarına bırakılamaz. Sağlık kurumları anlaşılır bilgi sunmalı; hekimler hastanın internette karşılaştığı iddiaları konuşabileceği bir güven ortamı oluşturmalı; medya ve dijital platformlar sağlık içeriklerinin doğruluğunu önemsemelidir.

Bizler de aile grubuna gönderdiğimiz her “şifa” mesajında aynı özeni göstermeliyiz. Sevdiğimiz birine yardım etmek isterken, onun kararını etkilediğimizi hatırlamalıyız.

Bir tıkla bilgiye ulaşabiliyoruz. Şifaya ulaşmak ise doğru bilgi, özenli değerlendirme ve güven ilişkisi gerektiriyor.

Bazen sağlığımız için atacağımız en iyi adım, paylaş tuşuna basmadan önce durup düşünmektir.