Bazı insanların varlığı, dünyanın daha iyi bir yer olabileceğine ilişkin umudumuzu güçlendirir. Onların düşünmesi, konuşması, üretmesi bize güven verir. İoanna Kuçuradi benim için böyle bir insandı. Vefatını öğrenmenin derin üzüntüsü içindeyim. Türkiye’nin ve dünyanın büyük bir filozofunu kaybetmenin yanı sıra, kendisini tanımış, onunla etik üzerine konuşmuş ve bilimsel etkinliklerde bir araya gelmiş olmanın kişisel hüznünü de taşıyorum. Kuçuradi, 2 Ekim 2026’da aramızdan ayrıldı.

Onu tanıma fırsatını bulmuş olmak, akademik yaşamımın kıymetli kazanımlarından biridir. Şimdi bu karşılaşmaları düşündüğümde, bir düşünürün eserlerini okumakla kendisiyle düşünceler üzerine konuşabilmek arasındaki farkı daha derinden hissediyorum. Kitaplar kavramları önümüze açar; karşılaşmalar ise o kavramları bir insanın yaşamıyla buluşturur. Birlikte bulunduğumuz bilimsel etkinlikleri ve etik üzerine konuşmalarımızı bugün hem hüzünle hem de minnetle hatırlıyorum.

Kuçuradi, etik, insanın değeri ve insan hakları üzerine çalışmalarıyla düşünce dünyamızda kalıcı bir yer edindi. İnsan ve Değerleri, Etik ve İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları gibi eserleri, insanı ve insan ilişkilerini değerlendirmek isteyen kuşaklar için önemli başvuru kaynakları oldu. İnsan onuru ile insan hakları arasındaki ilişkiyi felsefi olarak ele alması, çalışmalarının temel eksenlerinden biriydi.

Onun düşüncesinin bende uyandırdığı en güçlü sorulardan biri şudur: Karşımızdaki insanı gerçekten görebiliyor muyuz?

Bir insanı mesleğiyle, kimliğiyle, inancıyla, toplumsal konumuyla ya da bize yakınlığıyla tanımlamak kolaydır. Daha güç olan, bu tanımların arkasındaki kişiyi, içinde bulunduğu koşulları ve yaşadığı durumu anlamaktır. Kuçuradi’nin değerlendirme sorununa verdiği önem, bu nedenle yalnızca felsefecileri ilgilendirmez. Hekimden hâkime, öğretmenden yöneticiye kadar, başka insanların yaşamını etkileyen kararlar veren herkes için temel bir düşünme sorumluluğuna işaret eder. Değer, değerler ve değer yargıları arasındaki ayrımları konu alan eğitim çalışmaları da bu sorumluluğu görünür kılmıştır.

Bir hekim ve tıp etiği alanında çalışan bir akademisyen olarak, bu düşünme sorumluluğunu her gün mesleğimizin içinde görüyorum. Hastanede karşımıza gelen kişi, hastalığının adından çok daha fazlasıdır. Korkuları, geçmişi, ilişkileri, beklentileri ve kendi yaşamına ilişkin tercihleri vardır. Tıbbi bilgi, hastalığı anlamamızı sağlar; etik duyarlılık ise o hastalığı yaşayan insanla nasıl ilişki kuracağımızı sorgulatır.

Bir hastayı bilgilendirmek, onun mahremiyetini korumak, kararlarına katılımını sağlamak, ağrısını ciddiye almak… Bunların her biri insan onuruna saygının gündelik karşılıklarıdır. Bazen bu saygı, zor bir tedavi kararında görünür olur; bazen de bir kapıyı kapatmakta, bir soruyu sabırla yanıtlamakta, kişinin sözünü kesmeden dinlemekte. İnsan onuru, mesleki yaşamımızın en küçük davranışlarında bile korunmayı bekler.

İnsan hakları açısından da benzer bir sorumlulukla karşı karşıyayız. Haklardan söz etmek, hakları korumaya yetmez. Bir çocuğun eğitime erişemediği, bir kadının şiddet karşısında yalnız bırakıldığı, bir hastanın gereksinim duyduğu bakıma ulaşamadığı yerde, kavramların somut yaşamla ilişkisini kurmak gerekir. Kuçuradi’nin felsefe ile insan hakları arasında kurduğu bağın değerini burada görüyorum: Bizi, savunduğumuz düşüncelerin insanların yaşamında neye karşılık geldiğini sorgulamaya çağırıyor.

Bugün bu çağrıya büyük ihtiyaç duyuyoruz. Hızla hüküm verdiğimiz, insanları kolayca sınıflandırdığımız, bilginin yerini kanaatin alabildiği bir çağda yaşıyoruz. Teknolojik olanaklarımız büyürken, kararlarımızın insana etkisini düşünmek için ayırdığımız zaman daralabiliyor. Sağlıkta yapay zekâdan toplumsal adalete kadar pek çok alanda ilerlemeyi değerlendirirken şu soruyu canlı tutmalıyız: Bu gelişme, kimin yaşamını nasıl etkiliyor; insanın olanaklarını geliştirmesine ne ölçüde katkıda bulunuyor?

Kuçuradi’nin ardından duyduğum üzüntünün içinde bir sorumluluk duygusu da var. Büyük düşünürleri anmak, eserlerini yeniden okumayı ve sorularını kendi yaşamımızda sürdürmeyi gerektirir. Derslerimizde, bilimsel çalışmalarımızda, kurumlarımızda ve gündelik ilişkilerimizde insan onurunu koruyan kararlar verebildiğimiz ölçüde, düşünsel mirasları yaşamaya devam eder.

Sevgili İoanna Kuçuradi’yi tanımış olmaktan mutluyum. Onunla etik üzerine konuşabilmiş, aynı bilimsel ortamlarda bulunabilmiş olmaktan dolayı kendimi şanslı hissediyorum. Şimdi geriye, bu karşılaşmaların hatırası ve düşüncelerinin açtığı yolda çalışmayı sürdürme sorumluluğu kalıyor.

Kendisini saygıyla, sevgiyle ve derin bir minnetle anıyorum.

İnsan onurunu korumak için verdiğimiz her özenli kararda, onun emeğini de hatırlayacağım.