Bu hafta sonu Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu sınıf arkadaşlarımızla bir aradayız. Mezuniyetimizin 40. yılını birlikte kutluyoruz. Aradan geçen yıllar hepimizi başka şehirlere, başka uğraşlara, başka hayatlara taşımış. Yine de yeniden buluştuğumuzda, gençliğimizin tanıklarıyla bir arada olmanın nasıl bir mutluluk olduğunu hissediyorum.

Kırk yıl önce aynı sıralarda oturan, aynı sınavlara hazırlanan, hekimliğin ilk heyecanını paylaşan insanlarla konuşurken yalnızca anılar canlanmıyor. Bugünkü hayatımızın hangi yollardan geçerek kurulduğunu da daha iyi görüyoruz. Eski bir arkadaş, hatırlamadığınız bir olaydan söz ediyor; siz de onun belleğinde saklı kalmış genç hâlinizle karşılaşıyorsunuz. Bir bakıma, birbirimizin hayat hikâyesine tanıklık etmeyi sürdürüyoruz.

“Anne, İnsanlar Benim Bebekliğimi Bile Biliyorlar”

Bu buluşma bana oğlumun yıllar önce söylediği bir sözü hatırlattı. Bugün Amerika’da bilim insanı olarak başarılı bir yaşam sürdürüyor. Türkiye’ye geldiğinde pek çok güzel yere gidebilir; fakat en mutlu olduğu yerlerden biri, benim doğduğum, babaevimin bulunduğu ve onun çocukluğunun geçtiği Elazığ olmuştu. Oradaki insanlarla görüştükten sonra şaşkınlıkla, “Anne, insanlar benim bebekliğimi bile biliyorlar!” demişti.

O cümlede çok özel bir sevinç vardı. İnsan, kendi hatırlayamadığı yılların bile birilerinin belleğinde yaşadığını öğrenince geçmişiyle yeni bir bağ kuruyor. Çocukluğunu bilen komşular, aile dostları, akrabalar ona yalnızca eski günleri anlatmıyordu. “Sen burada büyüdün; bizim hayatımızda da bir yerin var” diyorlardı.

Psikolojide yer aidiyeti ve yer kimliği kavramları, bir kentin ya da evin neden coğrafi bir konumdan fazlası olabildiğini anlamamıza yardım eder. Mekânlar, yaşadığımız olaylarla ve kurduğumuz ilişkilerle anlam kazanır; kimi zaman hayat hikâyemizin bir parçasına dönüşür. Aile içinde anlatılan geçmişe ilişkin hikâyeler de kuşaklar arasında bağ kurabilir. Araştırmalar bu ilişkileri inceliyor; elbette herkesin bir yere duyduğu yakınlığı tek bir bilimsel açıklamaya sığdırmak mümkün değil.

Halk arasında “Gen çeker” denir. Bu sözün taşıdığı duyguyu anlıyorum. Ama bir kente duyulan özlemi ya da orada hissedilen huzuru doğrudan genlerle açıklayamayız. Aileden bize yalnızca biyolojik özellikler geçmez; hikâyeler, sofralar, konuşma biçimleri, değerler ve dönüp gidebileceğimizi bildiğimiz yerler de kuşaktan kuşağa aktarılır. Oğlumun Elazığ’da hissettiği yakınlıkta, kendi çocukluğu kadar onu sevgiyle hatırlayan insanların da payı vardı.

Ben de ata memleketim Gaziantep’e gittiğimde ayrı bir huzur ve mutluluk duyarım. Orası benim için ailemin geçmişine açılan bir kapıdır. Elazığ doğduğum kenttir; Gaziantep köklerimin uzandığı yer; Cerrahpaşa ise hekimlik kimliğimin biçimlendiği ortak yuvamız. Her biri hayatımın başka bir dönemine, başka insanlarına bağlanır.

Bu hafta sonu sınıf arkadaşlarımla yeniden bir araya gelince şunu düşündüm: Köklerimiz bizi olduğumuz yerde tutan bağlar değil, hayatımız boyunca taşıdığımız ilişkilerdir. Bazen bir arkadaşımız adımızı kırk yıl önceki sıcaklığıyla seslenir. Bazen bir kent, çocuğumuzun bebekliğini hâlâ hatırlar. Biz de o an, uzun yolculuğumuzun nerelerden geçtiğini ve kimlerle birlikte yaşandığını yeniden anlarız.