Gecenin bir vakti göğe bakarsınız, karanlığın ortasında kusursuz bir daire asılıdır.

Ne göğe tutunan bir askısı vardır ne de boşlukta yaslandığı bir zemin. Kandil desen fitili görünmez. Kandile sığmayacak kadar engin; lakin bakışın kuşatabileceği kadar yakındır. Bulutlar önünden ağır ağır geçer. Yıldızlar uzaklıklarına çekilir. Arz gündüzden kalma telaşını susturur. O ise bütün sükunetiyle durur. Bir evin penceresine, denizin yüzüne, tenha bir sokağın taşlarına aynı ışığı bırakır. Bir yerde yıllardır açılmamış bir hatıranın kapısını aralar, başka bir yerde uykusuz bir gönlün feryadına eşlik eder. Kim bilir, kaç ayrı ömrün gecesine aynı aydınlıkla misafir olur da hiçbirinde aynı manayla karşılanmaz. Gökte tek dolunay vardır; yeryüzünde ise onun ışığına değen sayısız hal…

Dolunay deyip geçmeyin. Uçsuz bucaksız kainatın içinde arz, bir kum tanesi misali. Ay ise onun gecelerine refakat eden biricik hemhali… Nice gök cisminin arasında, bu kadar uzak olup da hayatımıza böylesine yakın düşen kaç komşumuz vardır? İnsan gökkubbenin ötesine nazarını çevirdiğinde, kendi küçüklüğüyle yüzleşir. Lakin aynı insan, erişemediği mesafelerin hesabını tutar. Ay’ın denizlere kadar uzanan çekimini bilir, yüzündeki izleri seyreder, hatta üzerine ayak basar. Yaradılışının kıymetini olgunlaştıkça öğrenir oysa ki hayret vesilesi bir varlıktır insanoğlu… Kainatın enginliğinde zerre kadar yer tutar da zerre oluşunu idrak edecek bir şuur taşır.

Ay’ın her gece başka bir suretle görünmesi de bu şuurun hem merakı hem yansımasıdır. Hilal olur, incelir. Büyür, kızarır, sararır. Bir başka gece yarım kalmışlığı andırır, yarım görünür. Gün gelir, bütün yüzünü aydınlık içinde gösterir. Ardından yine eksilmeye başlar. Gökyüzüne her baktığımızda başka bir haline rastlarız. Halbuki onun varlığı değişmez. Ay aynı Ay’dır; Güneş’ten aldığı nurun bize dönük yüzü değişir.

Kamerin çehresinde tecelli eden bu sade hakikat, insanın kendi ömrüne dair nice mahfuz manayı da gün yüzüne çıkarır. Biz de her vakit bütün halimizle görünmeyiz. Kimi gün ferahlığımız yüzümüze vurur, kimi gün içimizde taşıdığımız kederi en yakınlarımız bile seçemez. Bazen bir yanımız aydınlıktadır, öteki yanımızı kimse bilmez. İnsanın da hilal vakitleri vardır. İçine çekildiği, az göründüğü, ışığını sakladığı, kendisini topladığı zamanlar. Bir de dolunay vakitleri. Emeğinin karşılık bulduğu, gönlünün inbisat ettiği, sözüne kulak verildiği, çevresindekilerin onu daha açık seçik gördüğü günler.

Beşeriyetin tozu yapışkandır. Maalesef insan, başkasının yalnız görünen tarafına bakıp onun bütün hayatına hükmetmeye pek meyyaldir. Hilali eksik, dolunayı tamam sayarız. Birini yorgun gördüğümüzde bütün kuvvetini kaybettiğini, sustuğunda söyleyecek sözü kalmadığını, bir işte muvaffak olamadığında bütün meziyetlerinin tükendiğini zannedebiliriz. Oysa görünen hal, varlığın tamamına her vakit şahitlik etmez.

Ne var ki ay, hilalken başka bir ay olmadığı gibi dolunayken de olduğundan büyük değildir. Gökyüzünde kapladığı yer, kendisine düşen ışığın tamamını gösterdiği için değişmez. İnsan da görünür olduğu vakit kendi kıymetini büyütmemeli, gözden uzak kaldığı vakit kıymetinden şüphe etmemelidir. Zira suretin parlaklığı ile cevherin kıymeti aynı terazide tartılmaz.

Ay ışığının garip bir tarafı vardır; kişinin hayaline de yer açar. Eski hikayelerin, efsanelerin, şiirlerin ve korkuların dolunay çevresinde toplanması biraz bundandır. Dolunay yükseldiğinde gece, sakladığı her şeyi birden ele vermez; yalnız bazı şeylerin üzerindeki örtüyü usulca aralar. Dağların çizgileri belirginleşir, ağaçların gölgeleri toprağa uzanır, tenha yollar gündüzden ödünç alınmış gibi duran bir aydınlığa kavuşur. Bir kıyıda su, göğün ışığını bin parçaya bölerek taşır; bir avluda eski taşların üzerine gümüşten ince bir sükunet serilir. Aynı manzara, her nazarda başka bir güzelliğe bürünür. Kimi için seyirlik bir gece, kimi için ömrün unutulmayacak bir ‘anı’dır. Bu yüzden bazı geceler sadece geçip gitmez; gönülde kendilerine bir yer edinirler.

Hele bir de sofra kurulmuşsa… Birkaç dost, yarım bırakılmaya kıyılamayan bir sohbet, bardakların üzerinde titreyen ışık, rüzgarın usulca kımıldattığı yapraklar… Sofranın bereketi bazen ikram edilenlerde değil; aynı vakte gönül indirenlerin ünsiyetinde saklıdır. Bir uğur böceği gelip masanın kenarına konsa; kim bilir, kim onu çocukluğundan kalma bir sevinçle karşılar; kim kanatlarındaki beneklerde eski bir inanışın izini arar. Beniadem, eğer gönlü açıksa; küçücük bir canlının gelişine bile uğur yakıştıracak kadar işaretlere duyarlıdır. Hatta o sofradan yıllar sonra hatırda kalacak olan, belki de kimsenin ehemmiyet vermediği o küçücük karşılaşma olur.

Deniz kıyısında ise gecenin başka bir lisanı vardır. Dalgalar kıyıya vurdukça ışık kırılır, uzar, dağılır; suyun üzerinde yürüyen bir aydınlık, uzaktan bakana sanki erişilmez bir menzilin yolunu gösterir. Yakamoz diye sevdiğimiz o parıltıyı da nice şiire, nice sevdaya misafir etmişizdir. Ay ışığının suda bıraktığı gümüş yolu gerçek yakamozdan ayıran incelik, manzaranın gönülde uyandırdığı hissi eksiltmez. İki insan bazen böyle bir gecede uzun uzun konuşur; bazen de söyleyecekleri, aralarında uzanan sükuta sığar. Şiirin bir kısmı kaleme gelir, bir kısmı hiç yazılmadan yaşanır.

Bir de yolunu gecede bulanlar vardır. Kırdan dönen bir yolcu, denizde istikamet arayan bir denizci, geç vakit evine yürüyen biri… Dolunayın aydınlığı, karanlığın hükmünü bütünüyle kaldırmasa da adımların önüne bir miktar ferahlık bırakır. İnsan bazen o ışığın altında yürürken başını kaldırır; gördüğü manzaradan çok, görebilmiş olmanın hayretine dalar. Dudaklarından bir şükür dökülür, gönlünden kimsenin işitmediği bir dua geçer. Aynı semanın altında nice insanın birbirinden habersiz niyazı yükselir. Gökteki aydınlık hepsine erişir; her birinin içinden geçen ise kendisiyle yaradan arasında mahfuz kalır.

Medcezir… Engin denizlerin kıyılarda bıraktığı o kadim tereddüt, insan ömründe de başka suretlerle tecelli eder. Bazen bir hatıraya doğru kabarır gönül, bazen kendinden bile uzaklaşacak kadar çekilir. Kimi vuslatlar içimizde taşar, kimi hicranlar günden güne derinleşir. Ne var ki her çekiliş bir vazgeçiş, her yaklaşma bir kavuşma değildir. Sular çekildiğinde kıyıda kalan izler misali, gönülden gelip geçen her hal de ömrün bir yerinde nişanesini saklar.

Denizin bu görünmez çekime verdiği karşılık, insanı başka bir idrakın eşiğine getirir. Kainatta nice tesir vardır ki kendisini göstermeden eserini duyurur. Rüzgarı görmeyiz, yaprağın ürperişinden tanırız. Kokunun nereden geldiğini bilmeden geçmiş bir mevsime döneriz. Bazen tek bir kelam, hafızanın en kuytu yerinde bekleyen hatırayı uyandırır. Görünmeyenin bıraktıkları, kimi vakit göz önündeki bütün manzaradan daha derine işler. Ve gece biraz daha ilerlediğinde kamer, kendi seyrini sürdürür. Deniz kıyısında ışığı kırılır, bulutlar çehresini örter, uzak bir evin penceresinde son bir parıltı kalır. Bunca güzelliğin ortasında hayreti çoğaltan başka bir sır vardır. Gecenin en parlak suretlerinden biri, kendisine ait olmayan bir ışıkla görünür. Karanlığa bıraktığı aydınlık, başka bir kaynaktan kendisine ulaşmıştır. Ne gökteki yerini bundan dolayı küçültür ne de taşıdığı nuru kendisinden bilir.

İnsan da ömrü boyunca nice emanete mazhar olur. Birinin duasıyla ferahlar, bir başkasının öğrettiği ile düşünür, kendisine uzatılmış bir elin sıcaklığını yıllar sonra başka bir avuca taşır. İlim, merhamet, muhabbet… Hangisi yalnızca tek bir ömrün içinde doğup orada kalmıştır? Bazen bir gönülde tecelli eden güzellik, kaynağını unutturmadan başka gönüllere sirayet eder. Her aydınlık sahibinden doğmaz; bazısı emaneti taşıyanda görünür.

Kim bilir, o gece aynı dolunaya kaç ayrı pencereden bakılır. Bir sofrada kahkaha yükselir. Başka bir evde bekleyiş uzarken, bir diğerinde kavuşmanın sevinci yaşanır. Kimi gönül şükürle dolar, kimi niyaz eder. Aynı aydınlık, birinde zamansız saklanan hatıraya, diğerinde henüz yaşanmamış bir sabaha dokunur. Hepsi aynı göğün altındadır; fakat herkes kendi gönlünün menzilinden bakar.