Karanlığın koynunda bir kıvılcım… Küçücük varlığıyla geceye meydan okuyan kızıl bir sır. Ne vakit göğün sinesi yarıldı da yeryüzüne o ilk hararet düştü, bilinmez.
Bir vakit gecenin bağrını aydınlattı, bir vakit dokunduğunu küle çevirdi. Kimi zaman ayazda üşüyen ellere sıcaklık, kimi zaman karanlıkta yol arayan gözlere ışık oldu. Suyla buluştuğunda başka, rüzgara kapıldığında bambaşka bir hale büründü. Ne yalnızca yakıcılığıyla anlatılabildi ne de aydınlığıyla… Zira hilkatin birbirine zıt nice hali, tek bir cevherde tecelli etmişti. İnsan, o esrarlı kudrete ateş dedi.
Zaten var olanla kurulan münasebetlerin en kadimlerinden biridir ateş. Zira beniadem onu yoktan var etmedi. Günü geldi, yıldırımın tutuşturduğu bir ağacın gölgesinde, belki de sönmeye yüz tutmuş bir közün başında tesadüf etti. Evvela uzaktan seyretti, sonra ürkekçe yaklaştı. Önce yandı sonra hararetinden sakındı, kimi vakit de ışığına sığındı. Zamanla onu muhafaza etmeyi, beslemeyi, ihtiyaç duyduğunda yeniden tutuşturmayı öğrendi. Böylece bir vakit karşısında aciz kaldığı kudret, gecesine ışık, sofrasına aş, ocağına sıcaklık oldu. Nihayet anladı ki alevi tutuşturmak başka, onunla yaşamayı öğrenmek bambaşka bir marifetti.
Ateşin mahareti, dokunduğu şeyin mahiyetini değiştirebilmesinde tecelli eder. Toprağı çömleğe, hamuru ekmeğe, kaskatı madeni işlenebilir bir cevhere dönüştürür. Suyla buluştuğunda buhar yükselir; insan, göremediği bir kuvvetin tarifsiz yükleri nasıl harekete geçirebildiğine şahit olur. Lakin her dönüşüm hayra çıkmaz. Ateşin harareti, maharetli elde eser meydana getirirken; ölçüsüzlüğün elinde yılların emeğini bir avuç küle çevirebilir. Zira kudretin hikmeti, yalnızca neye muktedir olduğunda değil, hangi ölçüde ve neye hizmet ettiğinde anlaşılır.
Her ateşin bir hali, her halin kendine mahsus bir lisanı vardır. Kimi ocakta usulca yanar, kimi mum fitilinde karanlığa sabreder. Kimi demircinin örsünde şekil veren, kimi toprağın bağrında kor olup bekleyendir. Bir de önüne çıkan her şeyi yutmaya meyleden, hudut tanımayan alevler olur. Aynı cevher, bir yerde hayatın devamına vesile olurken başka yerde hayatı durduran sıfatına bürünür. Ateşin hayret vesilesi tarafı ise, bunca farklı surete bürünmesine rağmen kendi tabiatından hiçbir şey kaybetmeyişidir. Ne var ki ateşin bütün halleri gözle görülmez; adı ateş olan günü geldiğinde gönle düşer ve orada başkaca alevlenir.
İnsanın sinesinde nice ateş yanar. Bazısı haksızlık karşısında öfkeye, bazısı ayrılığın ardından hasrete, bazısı da erişilmek istenen menzil uğruna azme dönüşür. Gönle düşen her kor aynı hararetle yanmaz. Biri insanı ihtirasına esir ederken diğeri nefsinin hudutlarından öteye taşır. Biri tek sözle tutuşur, diğeri yıllarca için için yanar. Mesele insanın, içinde hangi ateşin yandığından ziyade onunla ne yaptığıdır. Bir gönlü kül edenle bir ömrü aydınlatan, bazen aynı kıvılcımdan neşet eder.
Gönül aleminde ateş, kimi zaman aşkın, kimi zaman hasretin, kimi zaman da nefsin yakıcı ihtiraslarının remzidir. Her yanış aynı sonuca varmaz. Kibir insanı kendisine mahkum ederken; muhabbet ise başkasının derdine de yer açabilen gönül ister. Haset, sahibinin huzurunu tüketir; merhamet ise dokunduğu gönüllerde çoğalır. Kimi insan öfkesini uzun zaman içinde taşır, kimi kırgınlığı ömrünün hükmüne dönüştürür. Oysa insan, kendisini yakan her duygunun esiri olmaya mecbur değildir. İçindeki ateşi tanımak kadar, hangisini söndüreceğini bilmek de irfan ister.
“Cehennemde ateş yoktur; herkes ateşini buradan götürür.” - Pir Sultan Abdal
Zira gönüldeki her ateş tüketmek için bulunmaz. Neye hizmet edeceğini hatırlamak gerekir. Mesela müşkül zamanda sönmeyen umut ateşi… Her kapının açılacağını vadetmez; fakat kapalı kapılar karşısında insanın iradesini teslim etmesine mani olur. Bazen annenin evladına duyduğu itimatta, bazen yılmadan sürdürülen tahsilde, bazen de bütün imkansızlıklara rağmen yeniden başlayan fani ömürde kendisini gösterir. Karanlığın tamamını dağıtamayan küçücük bir mum dahi önündeki yolu görünür kılabilir. Ümit de böyledir. İnsan her vakit istikbalin tamamını göremez; kimi zaman bir sonraki adımı atacak kadar ışık bulması kafidir.
Bulduğun ışık aynı zamanda gönülde bir kıvılcım yakar. Öyle kıvılcımlar vardır ki düştüğü gönülde sönüp gitmez; sabırla kora, azimle ateşe, inançla meşaleye dönüşür. Evvela mevcut karanlığı aralar, sonra gönülden gönüle sirayet ederek büyür. Nihayet öyle bir vakit gelir ki onu taşıyan elin ömrünü aşar; bir milletin yoluna, henüz doğmamış nesillerin ufkuna ışık olur. Bir kandilden başka bir kandil yakıldığında ilk ışığın eksilmemesi gibi, müşterek bir ideale dönüşen ümit de paylaşıldıkça çoğalır. Böylece bir gönülde başlayan aydınlık, nice hayatın istikametine dokunur. Hayatın akışını değiştiren büyük iradeler de bazen böylesi küçük bir kıvılcımın sabırla muhafaza edilmesinden doğmuştur.
Bu hakikatin en müşahhas izlerinden biri, kendi memleketimizin tarihine nakşolmuştur. Anadolu’nun ufkunu işgalin karanlığı kapladığında, milletin bağrında istiklale dair sönmemiş bir kor vardı. Yokluğun, yorgunluğun ve türlü müşkülatın ortasında Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde harlanan o kor, milletin müşterek azmiyle Milli Mücadele’nin meşalesine dönüştü. Bir devrin karanlığını aralayan bu meşale, yalnızca işgalden kurtuluşun yolunu göstermedi; hür bir memleketin nasıl bir istikbal kurabileceğine de ışık tuttu. 29 Ekim 1923, o istiklal iradesinin yeni bir hayat ufkuna kavuşmasıydı. Böylece menzile varmak için yakılan meşale, varılan menzilin ötesinde uzanan asırlık yolculuğun da rehberi oldu. Cumhuriyet’in manası, bu yüzden zaman mefhumunun ötesine uzanır. Hürriyetin insan haysiyetiyle, istiklalin ilim ve emekle, kazanılmış bir zaferin gelecek nesillere karşı mesuliyetle buluştuğu yerde derinleşir. Bir çocuğun mektepte öğrendiği ilk harfte, bir gencin zekasıyla açtığı yeni ufukta, bir insanın kendi iradesiyle kurduğu hayatta aynı meşaleden bir ışık bulunur. Atatürk’ün işaret ettiği muasır medeniyet istikameti de bu aydınlığın durmaksızın beslenmesini ister. Çünkü bir milletin yarınını aydınlatacak ateş, geçmişin hatıralarında saklı kalmamalı; akıl, bilim, adalet ve emekle de canlı tutulmalıdır.
“Allah kulu kul yaratmış, kula kul yaratmamıştır.” Haysiyet, hürriyetin ahlaki hududunu da tayin eder. Kendi iradesine sahip çıkan insan, başkasının iradesi üzerinde tahakküm kurmaya heves etmemelidir. Kudret, insafla; cesaret, hikmetle; azim, vicdanla terbiye bulduğunda kıymet kazanır. Ateşin ölçüsünü bilmeyen el nasıl ocağını yangına çevirebilirse, hürriyeti mesuliyetten ayıran anlayış da kurduğu hayatın huzurunu tüketebilir. Bir memleketin aydınlığı, özgürlüğüne hakim, beşeri hudutlarını edeple belirleyen insanların birbirine gösterdiği hürmetle de anlaşılır.
Velhasılkelam, göğün sinesinden yeryüzüne düşen o ilk ateş, asırlar boyunca nice surete büründü. İnsanın ekmeğinde, emeğinde, gönlünde ve nihayet bir milletin istikbalinde kendisine yer buldu. Kimi vakit bir avuç kül bıraktı ardında, kimi vakit karanlığa meydan okuyan bir ışık. Bugün bize düşen, geçmişten devraldığımız meşaleyi yalnızca hayranlıkla seyretmek yerine; onun aydınlığını akılla, emekle, adaletle ve umutla çoğaltmak olmalıdır. Zira bir kıvılcımın hikayesi, nerede tutuştuğundan ziyade hangi gönüllerde yaşamaya devam ettiğinde saklıdır. Ve bir milletin istikbali, o ışığı kendisinden sonrakilere taşıyabilen ellerde aydınlanır.
“Ne mutlu Türküm diyene” – Mustafa Kemal Atatürk