“Gerçeğin peşinde yürüyenlerin, susturulanların ve unutulmayanların hikâyesi”
Bir Edebiyatçı-Yazar-Gazetecinin, Bir Şairin ve Bir Aydının Yarım Kalan Yolculuğu”
Doğum: 25 Şubat 1907– Ölüm: 2 Nisan 1948
Markopaşa Akbaba, Çağlayan, Servet-i Fünun, Varlık Dergisi
Türk edebiyatının yüreklere dokunan, kalemini insanın yalnızlığından, çaresizliğinden ve umutlarından besleyen büyük yazarı Sabahattin Ali’yi, aramızdan koparılışının 78. yılında saygı, özlem ve hüzünle anarak yazıma başlamak istiyorum.

Kelimeleriyle yaşamaya devam eden bir yazar…
41 yıllık kısa sayılabilecek yaşamına Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan, Kuyucaklı Yusuf, Değirmen, Kağnı ve Ses gibi ölümsüz eserleriyle kuşakların yüreğinde iz bırakan Sabahattin Ali, yalnızca bir edebiyatçı değil; insanı, toplumu ve çağının acı gerçeklerini cesaretle anlatan bir aydındı. Onun hikâyelerinde kendi yalnızlığımızı, romanlarında insanın bitmeyen arayışını, satırlarında ise hâlâ güncelliğini koruyan bir vicdanın sesini buluyoruz.
Aradan geçen 78 yıla rağmen eserleri okunmaya, sözleri yankılanmaya devam ediyor. Çünkü bazı yazarlar yalnızca kitaplarıyla değil, yarım bırakılan hayatları ve susturulamayan kalemleriyle de hafızalarda yaşıyor.
Bir ömre sığmayan yalnızlık, susturulamayan bir kalem…
İşte, ardında unutulmaz eserler ve hüzünlü bir yaşam öyküsü bırakan Sabahattin Ali’nin az bilinen yönleri ve kısa yaşam öyküsü…
Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan, Kuyucaklı Yusuf ve Değirmen gibi ölümsüz eserleriyle kuşakların belleğinde iz bırakan Sabahattin Ali, yalnızca bir romancı ve hikâyeci değildi. O, insanı anlamaya çalışan, toplumun yaralarını görünür kılan, haksızlıklara karşı sesini yükselten ve kalemini hayatın gerçeklerinden ayırmayan bir aydındı.
Onun eserlerinde kimi zaman karşılıksız bir aşkın acısını, kimi zaman taşranın yoksulluğunu, kimi zaman da insanın kendi içindeki karanlıkla mücadelesini buluruz. Kahramanları yalnızdır; anlaşılmak ister, sevilmek ister, yaşamak ister. Fakat çoğu zaman hayatın acımasızlığına, toplumun katılığına ve insan ilişkilerinin çıkmazlarına çarparlar.
Belki de Sabahattin Ali’yi bugün hâlâ bu kadar güçlü kılan, anlattığı insanların bize hiç de yabancı olmamasıdır. Aradan onlarca yıl geçse de onun satırlarında kendimizden, çevremizden ve yaşadığımız çağdan izler buluruz.
Bir yanda unutulmaz eserleri, diğer yanda baskılarla, soruşturmalarla, cezaevi günleriyle ve nihayet karanlık bir ölümle kesintiye uğrayan hayatı… Sabahattin Ali’nin öyküsü, Türk edebiyatının en etkileyici olduğu kadar en hüzünlü sayfalarından biridir.

Çocukluğu ve ilk gençlik yılları
Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907 tarihinde, o dönemde Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan Edirne Vilayetinin Gümülcine Sancağına bağlı Eğridere’de dünyaya geldi. Babası Ali Selahattin Bey, dönemin aydın çevreleriyle ilişki kuran bir askerdi. Tevfik Fikret ve Prens Sabahaddin’e duyduğu yakınlık ve hayranlık doğrultusunda çocuklarına Sabahattin ve Fikret isimlerini verdi.
Sabahattin Ali, çocukluk yıllarının ilk dönemini farklı şehirlerde geçirdi.
Yedi yaşındayken İstanbul’da, Üsküdar’ın Doğancılar semtindeki Füyûzât-ı Osmâniye Mektebi’nde öğrenim hayatına başladı. Babasının Çanakkale’ye tayin edilmesi üzerine ailesiyle birlikte bu şehre taşındı ve eğitimini burada sürdürdü.
Birinci Dünya Savaşı yıllarının güçlükleri, eğitim hayatını da etkiledi. Seferberlik nedeniyle okulun öğretmensiz kalması ve kapanması, çocukluk yıllarının koşullarını zorlaştırdı. Okulun yeniden açılmasıyla öğrenimine devam eden Sabahattin Ali, 1921’de Edremit İptidai Mektebi’ni bitirdi.
Daha sonra Balıkesir’e dönerek 1922-1923 öğretim yılında Balıkesir Muallim Mektebi’ne kaydoldu.
Öğretmen okulunda geçirdiği yıllar, onun edebiyata ve sanata yönelişinde belirleyici oldu. Şiirler ve hikâyeler yazmaya başladı; okul arkadaşlarıyla bir gazete çıkardı. Günlük tutmaya, tiyatroya ve sinemaya ilgi duymaya başladı. Yaşamı gözlemleme ve insanları anlama merakı, ileride eserlerinin temel özelliklerinden biri hâline gelecekti.
Edebiyat öğretmeni Ali Canip Yöntem’in desteğiyle şiirlerini dergilere göndermeye başladı. Akbaba ve Çağlayan gibi dergilerde yayımlanan ilk çalışmaları, genç yazarın edebiyat dünyasına attığı ilk adımlardı.
21 Ağustos 1927’de öğretmenlik diplomasını aldı. Ancak Sabahattin Ali’nin önünde yalnızca bir meslek hayatı değil, edebiyatın ve düşüncenin iç içe geçeceği çalkantılı bir yaşam vardı.

Yozgat’ta başlayan yalnızlık
Sabahattin Ali, öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra Yozgat Merkez Cumhuriyet İlkokulu’na atandı. Mesleğinin ilk yıllarında, düşüncelerini paylaşabileceği ve yazdıklarını anlayabileceği bir çevre bulmakta zorlandı.
24 Kasım 1927 tarihli mektubunda, İstanbul’daki yakın arkadaşı Nahit Hanım’a Yozgat’taki yalnızlığından ve kendisini anlayacak insanları bulamamaktan söz ediyordu. Bu yalnızlık, onun yalnızca özel hayatında yaşadığı bir duygu değildi; ilerleyen yıllarda edebiyatına da yansıyacak temel izleklerden biriydi.
Sevgiye, aşka ve anlaşılma arzusuna duyduğu özlem, bu dönemde yazdığı şiirlerde kendisini gösterdi. Ne Kazandık, Kalbimde Aşkınız, Ebedî, Yat ve Uyu, Bütün İnsanlara, Firar ve Kudurmak gibi şiirlerinde bireysel duygularını işledi.
Bir Macera adlı şiirinin 2 Şubat 1928 tarihli Servet-i Fünun dergisinde yayımlanması, genç şairin edebiyat çevreleriyle bağını sürdürmesini sağladı.
Yozgat’ta geçirdiği yaklaşık bir yılın ardından İstanbul’a dönmek istedi. Ankara’da Millî Eğitim Bakanlığı çevresinden tanıdığı kişilerle yaptığı görüşmeler sonucunda, eğitimini Avrupa’da sürdürmesi gündeme geldi.

Almanya yılları ve düşünsel dönüşüm
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1928 yılının sonlarında Almanya’ya eğitim amacıyla gönderilen Sabahattin Ali, Almanca öğrenmek için çeşitli kurslara devam etti ve dil bilgisini geliştirmek üzere çalışmalar yaptı.
Almanya yılları, onun düşünce dünyasının şekillenmesinde önemli bir dönem olarak değerlendirilebilir. Avrupa’daki toplumsal ve siyasal tartışmalarla karşılaşması, insanı ve toplumu ele alış biçimini etkiledi. Bununla birlikte, düşünsel gelişimini yalnızca Almanya deneyimiyle açıklamak doğru olmaz; çocukluk ve gençlik yıllarından itibaren edindiği gözlemler, okudukları ve Türkiye’de yaşadığı toplumsal koşullar da bu dönüşümün parçalarıydı.
1930 yılının ilk aylarında Türkiye’ye döndü. Aynı yıl Almanca öğretmeni olarak Aydın Ortaokulu’na atandı. Böylece öğretmenlik mesleğine yeniden başlamış oldu.
Ancak bu kez de düşünceleri ve çevresi nedeniyle soruşturmalarla karşı karşıya kalacaktı.
Öğretmenlik, tutuklamalar ve yeniden hayata tutunma
Sabahattin Ali, Aydın’da görev yaptığı sırada komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla soruşturmaya uğradı. 1931 yılında tutuklandı ve Aydın Hapishanesi’nde kaldı. Serbest bırakılmasının ardından Konya Ortaokulu’na Almanca öğretmeni olarak atandı.
Ne var ki özgürlüğü uzun sürmedi.
Bir toplantıda okuduğu şiirin, dönemin devlet yöneticilerini eleştirdiği gerekçesiyle 22 Aralık 1932’de yeniden tutuklandı. Bu süreç, onun yaşamındaki en ağır dönemeçlerden biriydi. Mesleğini sürdürebilmek, yeniden göreve dönebilmek ve hayatını kurabilmek için mücadele etmek zorunda kaldı.
Sabahattin Ali’nin yeniden kamu görevine atanabilmesi için Atatürk hakkında bir şiir yazması istendi. Bunun üzerine Benim Aşkım adlı şiirini kaleme aldı. Şiir, 15 Ocak 1934 tarihli Varlık dergisinde yayımlandı.
Ancak bu şiiri yalnızca bir edebî eser olarak değerlendirmek, dönemin koşullarını gözden kaçırmak olur. Sabahattin Ali’nin yeniden görev alabilmek için giriştiği çabalar, sanatçı ile devlet arasındaki ilişkinin, düşünce özgürlüğünün ve dönemin siyasal baskılarının da bir parçasıydı.


Aliye Hanım’la evliliği ve aile hayatı
Sabahattin Ali, 16 Mayıs 1935’te Aliye Hanım’la evlendi. Evliliğin ardından Ankara’ya yerleşen çift, yeni bir hayat kurmaya çalıştı.
1937 yılında kızları Filiz dünyaya geldi. Aile hayatı, yazarın yaşamında ayrı bir yere sahipti. Ancak mesleki ve siyasal sorunlar, ekonomik sıkıntılar ve dönem dönem yaşadığı tutuklamalar, ailesinin huzurunu da etkiliyordu.
Askerlik görevini tamamladıktan sonra öğretmenlik ve kültür kurumlarındaki çalışmalarını sürdürdü. Ankara’daki edebiyat ve sanat çevreleriyle ilişkileri gelişti. Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Mediha Esenel ve Niyazi Ağırnaslı gibi isimlerle yakınlık kurdu.
Bir dönem Devlet Konservatuvarı’nda görev yaptı ve Alman tiyatro sanatçısı Carl Ebert’in çalışmalarında asistanlık üstlendi. Bu yıllarda edebî üretimi de yoğunlaştı.
Sabahattin Ali’nin yaşamında aile sevgisi ile toplumsal mücadele, kişisel mutluluk ile düşünsel bağımsızlık arayışı yan yana ilerliyordu. Onun eserlerinde sıkça karşılaştığımız sevgi ve yalnızlık arasındaki gerilim, hayatında da farklı biçimlerde kendisini gösteriyordu.
Edebiyatta bir dönüm noktası: Kuyucaklı Yusuf
1937 yılında yayımlanan Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin Türk romanındaki yerini belirginleştiren eserlerden biri oldu.
Sabahattin Ali’nin toplumcu gerçekçi edebiyat anlayışı, bu romanda güçlü biçimde kendisini gösterir. Yazar, toplumsal sorunları soyut tartışmalarla değil, hayatın içinden karakterler ve olaylar aracılığıyla anlatır.
İçimizdeki Şeytan: İnsan ve toplum arasındaki çatışma
1939 yılında yazdığı, 1940’ta yayımlanan İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali’nin aydın çevrelere, bireysel sorumluluğa ve insanın kendi iç dünyasındaki çatışmalara yönelttiği eleştirileri içerir.
Sabahattin Ali, insanın kötülüğü yalnızca dış dünyada aramasını yeterli bulmaz. Bireyin kendi davranışlarıyla yüzleşmesi, kararlarının sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini de hatırlatır.

Kürk Mantolu Madonna: Bir insanın içinde sakladığı dünya
Sabahattin Ali’nin en çok okunan eserlerinden Kürk Mantolu Madonna, ilk olarak 1940-1941 yıllarında Hakikat gazetesinde tefrika edildi; 1943’te kitap olarak yayımlandı.
Kürk Mantolu Madonna bugün de milyonlarca okurun ilgisini çekiyorsa bunun nedenlerinden biri, anlattığı duyguların zamana direnmesidir. İnsan, sevilmek ve anlaşılmak ister. Bazen en büyük acı, yaşananlardan çok, yaşananların başkaları tarafından hiç bilinmemesidir.
Markopaşa yılları: Mizahın arkasındaki mücadele
Sabahattin Ali’nin yaşamının son döneminde siyasal eleştirileri daha belirgin hâle geldi. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz gibi isimlerle birlikte mizah ve eleştiri yayıncılığı içinde yer aldı. 1946’da yayımlanmaya başlayan Markopaşa, dönemin siyasal ve toplumsal meselelerini mizah yoluyla ele alan etkili yayınlardan biri oldu.
Derginin başarısı kadar yarattığı tartışmalar da dikkat çekiciydi. Siyasileri ve yöneticileri eleştiren yazılar, yayıncıların çeşitli davalarla karşı karşıya kalmasına neden oldu. Derginin sorumlu yazı işleri müdürü ve yazarlarından biri olan Sabahattin Ali de bu süreçte yargılandı ve hapis cezasına çarptırıldı.
Cezaevi günleri, yayınların kapatılması ve yeniden çıkarılması, ekonomik sıkıntılar ve devam eden baskılar, yazarın hayatını giderek zorlaştırdı.
1947’de yayımlanan Sırça Köşk adlı öyküsü de siyasal çağrışımları nedeniyle tartışma konusu oldu ve kitap hakkında toplatma kararı verildi.
Sabahattin Ali’nin gazetecilik ve mizah alanındaki çalışmaları, onun edebî kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü o, yalnızca roman ve hikâyelerinde değil, gazete ve dergi yazılarında da yaşadığı toplumun sorunlarını gündeme getirmeye çalıştı.
Mizahı bir eğlence aracı olmanın ötesine taşıdı; onu, iktidarı ve toplumsal çelişkileri sorgulamanın bir yolu olarak kullandı.
Sabahattin Ali’nin yaşamını yalnızca bu siyasi çatışmalar üzerinden değerlendirmek eksik olur. Onun asıl kalıcı mirası, düşüncelerinin yanı sıra insanı ve toplumu anlatma biçiminde, edebî eserlerinin gücünde ve dilindeki etkileyicilikte yatmaktadır.
Kaçış girişimi ve karanlık bir son
Sabahattin Ali’nin hayatının son yılları, giderek ağırlaşan baskılar ve ekonomik güçlüklerle geçti. Hakkındaki davalar, yayın faaliyetleri nedeniyle yaşadığı sorunlar ve yurt dışına çıkma isteği, hayatının son dönemini belirleyen unsurlar arasındaydı.
Yasal yollardan yurt dışına çıkma imkânı bulamayan yazar, 1948 yılının Mart ayının sonlarında Türkiye’den ayrılmaya karar verdi. Ailesini geride bırakarak yola çıktı. Amacı, Bulgaristan sınırını geçerek Avrupa’ya ulaşmaktı.
Bu yolculukta kendisine rehberlik eden Ali Ertekin’le birlikte Kırklareli yönüne ilerledi. Ancak Sabahattin Ali bir daha geri dönemedi.
Ali Ertekin’in daha sonra verdiği ifadeye göre, yolculuk sırasında aralarında siyasi görüşler nedeniyle tartışmalar yaşanmıştı. Ertekin, Sabahattin Ali’yi bir sopayla başına vurarak öldürdüğünü itiraf etti. Cinayeti milliyetçi duygularla işlediğini ileri sürdü.
Sabahattin Ali’nin ölümüne ilişkin anlatımların ve çeşitli iddiaların yıllar boyunca tartışılması, olayın karanlık yönlerinin kamuoyundaki yerini korumasına neden oldu. Sabahattin Ali’nin cesedi 16 Haziran 1948’de bulundu. Kimliğinin belirlenmesi ve olayın aydınlatılması sürecinin ardından Ali Ertekin cinayeti itiraf etti. Yargılama sonunda dört yıl hapis cezasına çarptırıldı ve kısa süre sonra serbest kaldı.
Bir yazarın hayatı, bir cinayetle sona ermişti. Fakat geride bıraktığı eserler, sorular ve tartışmalar kapanmadı.
Sabahattin Ali’nin mezarının kesin yerinin bilinmemesi ve naaşına ilişkin belirsizlikler, bu trajedinin acısını daha da derinleştirdi. Ailesi ve yakınları, onun hatırasını yaşatmaya çalışırken okurları da yıllar boyunca bu kaybın izini sürdü.
Ölümünün ardındaki karanlık, edebiyatının aydınlığını söndüremedi.

Toplumcu gerçekçi edebiyatın güçlü sesi
Sabahattin Ali, Türk edebiyatında toplumcu gerçekçi anlayışın en önemli temsilcileri arasında yer alır. Eserlerinde yalnızca bireyin iç dünyasını değil, onu kuşatan toplumsal koşulları da ele alır.
Köylüler, işçiler, memurlar, esnaf, mahkûmlar ve taşra insanları, onun hikâyelerinde ve romanlarında gerçekçi bir bakışla karşımıza çıkar. Bu karakterler, yaşadıkları çevrenin ekonomik ve toplumsal koşullarından bağımsız değildir. Yoksulluk, adaletsizlik, güç ilişkileri, iletişimsizlik ve yalnızlık, onların hayatlarını belirleyen başlıca unsurlardır.
Bununla birlikte Sabahattin Ali’nin edebiyatını yalnızca toplumsal eleştiriye indirgemek mümkün değildir. Aşk, sevgi, özlem, pişmanlık ve insanın kendisini arayışı da eserlerinin merkezinde yer alır.
Onun başarısı, toplumsal sorunlarla bireysel duyguları aynı anlatı içinde buluşturabilmesindedir. Bir karakterin kişisel acısını anlatırken aynı zamanda içinde yaşadığı toplumun çelişkilerini gösterir. Böylece bireysel bir hikâye, daha geniş bir insanlık durumuna dönüşür.
Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Kemal Bilbaşar ve Samim Kocagöz gibi toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli isimleriyle birlikte anılan Sabahattin Ali, kendisinden sonraki kuşaklar üzerinde de kalıcı bir etki bıraktı.
Öyküleri: Hayatın içinden insan manzaraları
Sabahattin Ali’nin edebî kimliğinde öykücülük özel bir yere sahiptir. Öykülerinde Anadolu insanının gündelik hayatını, yoksulluğu, adaletsizliği, aşkı ve yalnızlığı işledi. Köylerde, kasabalarda, hapishanelerde ve şehirlerin arka sokaklarında yaşayan insanların hikâyelerini anlattı.
Sabahattin Ali, karakterlerini yalnızca olayların içinde hareket eden kişiler olarak kurmaz; onların ruh hâllerini, korkularını, arzularını ve çelişkilerini de görünür kılar. Anlatımındaki gerçekçilik, insanı anlamaya yönelik derin bir duyarlılıkla birleşir.
Şiirleri ve müzikle yaşayan dizeleri
Sabahattin Ali, roman ve öykülerinin yanı sıra şiirler de yazdı. Şiirlerini Dağlar ve Rüzgâr adlı kitapta bir araya getirdi. Aşk, yalnızlık, doğa, karamsarlık, özgürlük ve kaçış arzusu, şiirlerinin öne çıkan temaları arasında yer aldı.
Bazı şiirleri, bestelenerek kuşaklar boyunca yaşamaya devam etti. Aldırma Gönül, Leylim Ley, Çocuklar Gibi ve Göklerde Kartal Gibiyim gibi eserlerle Sabahattin Ali’nin dizeleri müzik aracılığıyla daha geniş kitlelere ulaştı.
Özellikle hapishane yıllarıyla özdeşleşen şiirlerinde, özgürlük özlemi ve yaşama tutunma çabası belirgin biçimde hissedilir. Onun şiirlerinde doğa bazen bir sığınak, bazen kaçışın simgesi, bazen de insanın kendi iç dünyasını yansıtan bir aynadır.
Sabahattin Ali’nin kalemi yalnızca kitap sayfalarında kalmadı; şarkılara, belleklere ve insanların kendi hayatlarına karıştı.
Sinema ve televizyona uyarlanan eserleri
Sabahattin Ali’nin eserleri, güçlü karakterleri ve toplumsal gerçekliği yansıtan anlatımı sayesinde sinema ve televizyon dünyasında da ilgi gördü.
Sabahattin Ali’nin günümüzde de okunması, yalnızca geçmişe duyulan ilginin sonucu değildir. Onun anlattığı insan ilişkileri, toplumsal eşitsizlikler ve bireyin iç dünyasındaki çatışmalar, bugün de karşılığını bulmaktadır.


Bir mezardan daha fazlası: Hafızalarda yaşayan Sabahattin Ali
Sabahattin Ali’nin ölümünden sonra yaşananlar, hayatının trajik yönünü daha da belirginleştirdi. Naaşının ve mezarının kesin yerinin bilinmemesi, onun hatırasına ilişkin belirsizliklerin yıllar boyunca sürmesine neden oldu.
Kızı Filiz Ali, yıllar boyunca babasının edebî mirasının korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması konusunda önemli çalışmalar yaptı. Sabahattin Ali’nin yaşamı, eserleri ve düşünceleri üzerine yürütülen araştırmalar, onun Türk edebiyatındaki yerinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulundu.
Sabahattin Ali’nin mezarının bilinmemesi, onun edebiyattaki yerini küçültmedi. Aksine, geride bıraktığı eserler, onu okuyan her kuşağın belleğinde yeni bir hayat kazandı.
Çünkü bazı insanların mezarı bir taşın altında değil, onları unutmayan insanların hafızasındadır.
Benim meskenim dağlardır…
Sabahattin Ali’nin Dağlar şiiri, onun dünyasını anlamak için başvurulabilecek en etkileyici metinlerden biridir. Şiirde doğaya sığınma, insanlardan uzaklaşma ve kendine ait bir yer arama isteği belirgin biçimde hissedilir.
Bu dizeleri okurken, yalnızca doğayı seven bir şairin sesini duymayız. Aynı zamanda kalabalıklar içinde kendisine yer bulmakta zorlanan, anlaşılmayı bekleyen ve özgürlüğü arayan bir insanla karşılaşırız.
Dağlar
Başım dağ saçlarım kardır,
Deli rüzgârlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.
Şehirler bana bir tuzak,
İnsan sohbetleri yasak,
Uzak olun benden, uzak,
Benim meskenim dağlardır.
Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır.
Yarimi ellere verin;
Sevdamı yellere verin;
Elleri bana gönderin:
Benim meskenim dağlardır.
Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır.
Ve geriye kalan…
Sabahattin Ali, 41 yıllık yaşamına büyük bir edebî miras sığdırdı. Romanlarıyla insanın iç dünyasını, öyküleriyle toplumun görünmeyen yüzünü, şiirleriyle de yalnızlığını ve özgürlük özlemini anlattı.
Hayatı, düşünceleri ve yazdıkları nedeniyle çeşitli baskılarla karşılaştı. Gazetecilik yaptı, dergiler çıkardı, yargılandı, hapsedildi. Sonunda karanlık bir cinayetle aramızdan ayrıldı.
Ancak onun hikâyesi, ölüm tarihiyle sona ermedi.
Sabahattin Ali’nin büyüklüğü, yalnızca geride bıraktığı eserlerin sayısında değil, bu eserlerin yıllar sonra bile insanlara dokunabilmesinde yatıyor.
Onun hayatı yarım kaldı. Sözleri yarım kalmadı.
Aramızdan koparılışının 78. yılında Sabahattin Ali’yi saygı, sevgi ve özlemle anıyorum.
Işığı sönmesin. Kalemi, insanı ve hakikati anlatmaya devam etsin.