Bir çekirdeği avucunuza aldığınızda, minnacık kabuğunun içinde neyin saklandığını göremezsiniz. Ne kökleri görünür ne dalları ne de bir gün gölgesinde soluklanacakların nasibi…

Toprağa emanet edilen o küçücük varlık, zamanı geldiğinde suyu bulur, kök salar, sabırla boy verir. Gün gelir, bir vakit avuçta kaybolan o çekirdek, nice cana gölgelik olur. Tıpkı bizler gibi… Zira beniademin ilk yuvası da biraz böyledir. Önceleri birkaç kişilik bir hayatın içine sığmış gibi görünür; halbuki orada filizlenen nice hal, zamanla başka ömürlerin de toprağına düşer. Kimi bir sözde, kimi bir bakışta, kimi yıllar sonra gösterilen şefkatte yeniden yeşerir.

Bir evin içinde, bu saklı filizlerin izine rastlarsınız. Pencerenin önünde bir çiçek durur; ne zamandır sulandığını yapraklarından anlarsınız. Masanın üzerinde yarım bırakılmış bir resim vardır. Güneş, kağıdın köşesine güçlükle sığdırılmış; gökyüzü maviye boyanmış, evin çatısı biraz eğri çizilmiştir. Resimdeki insanların elleri birbirine uzanır. Çocuk, henüz perspektifi öğrenmemiştir ama yakınlığın neye benzediğini kendince anlatmıştır.

Evin içini anlamak için bazen o resme bakmak, bazen de kapısından içeri adım atmak kafidir. Mutfaktan yükselen bir kikirdemeye, koridorda unutulmuş küçücük bir ayakkabı, halının üzerine dağılmış oyuncaklar eşlik eder. Her eşyanın bir hatıraya, her sesin gönül haline dokunduğu bu küçük alemde, gözle görülmeyen nice öğreti sakince kök salar. Zira çocuk, dünyayı ölçülerden öte, münasebetle tanır. Sesin katılığını, bakıştaki şefkati, sessizliğin ağırlığını sözlerin manasını öğrenmeden çok önce sezer. Henüz saatleri okuyamazken beklemeyi; takvimden gün ayıramazken özlemeyi öğrenir. Kederi tarif edemez ama mahzun birinin yanına sokulup elini tutabilir. Velakin insanın ilk tahsili gönülden başlar; ilk mektebi de içinde büyüdüğü yuva olur.

Çekirdek aile dediğimiz küçük topluluk, kütükteki birkaç isimden ibaret görünebilir. Aynı soyadını taşıyan, aynı adreste yaşayan, hayatın gündelik yükünü paylaşan insanlar… Fakat ailenin hakiki mahiyeti, kaç kişiden meydana geldiğiyle açıklanamaz. İki insanın birbirine gösterdiği ihtimam bile fazlasını anlatır. Bir çocuk annesiyle, babasıyla yahut bakımını üstlenen bir yakınıyla büyüyebilir. Kimi evde bir sandalye eksiktir, kimi evde birkaç neslin hatırası aynı sofrada buluşur. Hayat herkese aynı aile resmini vermez. Asıl mesele, o resmin kaç kişilik olduğundan öte içindekilerin birbirine nasıl baktığıdır. Çekirdek denildiğinde akla küçüklük gelir. Oysa bir çekirdeğin küçüklüğü, taşıdığı imkanın küçüklüğüne delalet etmez. İnsanın yetiştiği ilk yakınlık çevresi de böyledir. Bir evde öğrenilen incelik, yıllar sonra hiç tanınmayan bir insana gösterilen merhamette yeniden belirir. Çocukken duyulan bir söz, başka bir sofrada, başka bir hayatın içinde yeniden söylenir. Ailenin tesiri, mekansızdır.

Ne var ki bu yaşayan miras, yalnızca söylenen güzel sözlerle intikal etmez. Çocuk, henüz iyiliğin tarifini bilmezken, onun evde nasıl yaşandığına şahit olur. Sofrada kendisine ayrılan yeri, bir büyüğün diğerine hitabını, yapılan hatanın nasıl karşılandığını, hafızasının henüz adını koyamadığı bir köşesine nakşeder. Teşekkürün içtenliğini, özrün vakarını, öfke anında muhafaza edilen edebi, böylece tanır. Zira küçük bir gönül için yetişkinlerin her davranışı, okunmayı bekleyen bir satır gibidir. Nice nasihat zamanla unutulur da bir gün kendisine gösterilen merhametin sıcaklığı ömür boyu insanın içinde baki kalır. Terbiyenin ince sırrı da yaşayabildiğimiz hakikatlerin başkalarının gönlünde nasıl yer bulduğunda saklıdır.

Lakin her insan, hayatın eşiğinden aynı nasiple geçmez. Kiminin beşiği ana babasının müşfik nazarıyla çevrilidir; kimi daha ilk yıllarında yokluğun gölgesini tanır. Yetimlik, öksüzlük yahut türlü ayrılıklar, bazı çocukların ömrüne henüz manasını kavrayamadıkları bir hicran bırakır. Oysa gönlün akrabalığı her vakit nesep defterine yazılmaz. Kimi başka bir melek annenin duasında, kimi kendisine kol kanat geren bir yakının ihtimamında, kimi de kan bağı bulunmayan bir insanın merhametinde yuvasını bulur. Bir çocuğun başını okşayan elin kıymeti, hangi soydan geldiğiyle değil, o küçücük kalbe ne hissettirdiğiyle anlaşılır. Zira aile, yalnızca aynı kandan gelenlerin değil, birbirinin hayatına gönülden mesuliyet duyanların da adıdır. İnsan bazen doğduğu yerde, bazen de kendisine şefkatle yer açılan bir gönülde kök salar.

Her yuvanın kendine mahsus bir nasibi, her ömrün görünmeyen bir imtihanı vardır. Kimi evin imkanı bol; kimi evin imkanı dardır. Birinde sevinç nidaları çoğalırken diğerinde sabırla taşınan yükler bulunur. Lakin insan, kendi hayatının hakikatini unutup başkasının yalnızca görünen saadetine nazar etmeye meylettiğinde; bir başkasının penceresinden süzülen ışığa özenirken, kendi ocağının sıcaklığını fark edemeyebilir. Halbuki her ihtişamlı manzara huzurun, her mütevazı hayat da mahrumiyetin nişanesi değildir. Hele çocukların dünyasında, sahip olunanların kıymetini maddi gösterişle ölçmek, gönle erkenden bulaştırılan bir lekeden farksızdır. Değer bilmek, her arzuya kavuşmakla olmaz. Mesele nasibine düşeni hor görmeden, başkasının nasibine de göz dikmeden yaşayabilmeyi öğrenebilmektir.

Bir dilim kuru ekmeğin bölüşüldüğü sofralarda da kahkahalar yükselebilir. Bazen bir çocuğun en kıymetli oyuncağı, kendisine vakit ayıran bir büyüğün elleridir; en büyük zenginliği ise akşam olduğunda başını huzurla yaslayabileceği bir omuz… Elbette yokluk kolay değildir; insanın hevesini yarıda bıraktığı, çocukluğuna erkenden ağırlık yüklediği vakitler olur. Fakat kimi gönüller, mahrum kaldıklarının hesabını tutmak yerine başkaları aynı mahrumiyeti yaşamasın diye bir ömür gayret eder. Bir vakit kendisine alınamayan kitabın hasretini, yıllar sonra başka çocukların önüne kitaplar koyarak dindirir. Okur, öğrenir, irfanını yalnız kendi menfaatine değil, başkalarının yolunu aydınlatmaya da hasreder. Böylece çekilen zahmet, başkasının hayatında kolaylığa; vaktiyle duyulan eksiklik, merhametle tamamlanan iyiliğe dönüşür. Zira insanın asıl serveti, elinde biriktirdiklerinden ziyade gönlünden eksiltmeden verebildiklerinde bereket bulur.

Kişinin irfan yolculuğu, eline ilk kitabı aldığı gün başlamaz. Daha harfleri tanımadan gökyüzüne bakıp sualler soran, kuşun uçuşunu, karıncanın telaşını merak eden, oyuncağını arkadaşına uzatıp onun sevincini kendi sevincine katan çocuk, aslında hayatın en mühim bahisleriyle meşguldür. Okul öncesi çağın kıymeti de burada saklıdır. Oyun, yalnızca vakit geçirmekten ibaret değildir. Dünyayı anlamanın, başkasına yer açmanın, yenilmeyi ve yeniden denemeyi öğrenmenin bir yoludur. Büyüklerin vazifesi, bu taze idraki erkenden başarı telaşına mahkum etmekten ziyade merakına istikamet, kabiliyetine imkan vermektir. Aile, nasıl tanımlanırsa tanımlansın bilginin nasıl aktarıldığı da mühimdir. Zira yalnız zihni bilgiyle doldurmak insanı kemale erdirmez. Bildiğini vicdanıyla tartabilen, kudretini incitmek için değil; iyileştirmek için kullanabilen bir gönül de gerekir. Akıl yolu gösterirken; gönül, o yolda kimin geride kaldığını hatırlatmalıdır.

Nihayet çocuk büyür, evin eşiğinden çıkar. Kendisine öğretilenlerle hayatın öğrettikleri arasında, kendi yolunu aramaya koyulur. Bir gün makam sahibiyken, bir diğer gün başkasının yardımına muhtaç olabilir. Hayatın değişen mertebelerinde, insanı asıl ele veren, kudreti eline geçirdiğinde takındığı tavırdır. Kendinden güçsüz olana nasıl hitap ettiği, kimsenin görmediği bir haksızlık karşısında ne yaptığı, haklıyken dahi kalp kırmaktan sakınıp sakınmadığı… İşte o vakit çocukluk dersleri, insanın şahsiyetinde söz sahibi olur. Nezaket, sadece güzel konuşmak; vicdan, sadece doğruyu bilmek anlamına gelmez. İkisi de insanın kendi menfaatinden bir adım geri çekilip, başkasının hakkını gözetebildiği yerde mana kazanır. Zira bir yuvanın yetiştirdiği insan, yalnız kendi hikayesini yaşamaz; yolu kesiştiği nice ömrün hatırasına da dokunur.

Velhasılıkelam, bir yuvanın kıymeti, kapıları kapandığında içinde kalanlardan ziyade; o kapıdan çıkıp hayata karışanların gönüllerinde taşıdıklarıyla anlaşılır. Vaktiyle bir çocuğa gösterilen sabır, yıllar sonra hiç tanınmayan birinin kusurunu bağışlamakta; esirgenmeyen bir lokma, başka bir sofrada uzatılan elde; incitmeden söylenen bir söz, en müşkül zamanda gösterilen itidalde, yeniden hayat bulur. Kimin hangi gönülde neyi yeşerteceğini evvelden bilmek mümkün değildir. Tıpkı avuçta saklanan çekirdeğin bir gün hangi yolcuya gölge olacağının bilinmeyişi gibi…

Edep ebedidir… Bir evden aleme yalnızca bireyler çıkmaz; o evde öğrenilmiş muhabbetler de çıkar. İnsanın kök saldığı yer küçük olabilir; fakat orada öğrendiği iyiliğin gölgesi, bir ömürden daha uzağa düşebilir.