Geçen hafta, Avrupa’nın kalbindeydim. Kavurucu sıcaklar, Avrupa’da da bunaltıcıydı.. AB Bakanlar Konseyi, AB Komisyonu ve Strasburg ile dönüşümlü çalışan Avrupa Parlamentosu’na ev sahipliği yapan, NATO’nun da merkezi, kozmopolit, ama tarih kokan ve kendine has özgün bir dokusu olan bir şehir Brüksel. Brüksel’de, çarkın dişlilerini döndüren yağ, lobicilik. Hiçbir siyasi grup ya da baskı grubu, üye devlet, destek almadan herhangi bir siyasi çalışmayı gerçekleştiremez. Herkesin, müttefiklere ve lobiciliğe ihtiyacı var. Networkleri, stratejik olarak inşa etmek, buradaki başarının anahtarı. Türkiye ile AB’nin kaderi değiştirecek hikayesi, lobicilik ve yumuşak gücün kullanımı ile gerçekleşecek olan stratejik networktür.
Brüksel sokaklarında gezinirken, Avrupalı Komisyon uzmanlarından da, bazı güncel konularda, görüş alışverişinde bulundum. Türkiye için, pusula nedir diye sorduğumda, daha fazla anlayış ve uzlaşmacı diyalogdan bahsedildi. Araştırma, bilim ve inovasyon politikalarının, ivedilikle masaya yatırılması gerektiği üzerinde duruldu. 2030’a kadar, yeni bir vizyon ile, Türkiye-AB ilişkileri açısından, çok önemli gelişmelere tanıklık edileceğine, inanmaktayım. Avrupa’da, Balkan coğrafyasında yaşamış olan ailemdeki atalarım çağırdı beni.. Küresel yönetişimin merkezinde, 449,3 milyondan fazla insan, 27 ülke ve 19 ülke’nin ortak para birimi Euro, 24 ayrı dili konuşabilen bir Avrupa…
Modern zamanların en büyük siyasi ve ekonomik başarısı, evet, Tek Avrupa: AB. Parlamento taraflarında iken, sordum kendime, AB’nin birlik vizyonu neydi diye. Çeşitlilik içinde birleşmiş bir Avrupa. Okyanus ötesi Birleşik Devletler, global büyümenin tek mekanizması olamaz. Avrupa’da da, Türkiye’nin Avrupa ile yakınlaşma ve entegrasyon hedefine yönelik çalışmaları devam etmekte. Ama, AB kamuoyunun Türkiye’nin sosyo-kültürel yapısı hakkında bilgilendirilmesi gerekiyor. Daha önce, çeşitli konferans ve yazılarımda, bu hususta, AB ve Türkiye arasında, spesifik bir TV programı önermiştim.. Dijital çağda, interaktif bir medya çalışması olmalı. Avrupa’daki genç nesiller, Türkiye’nin dinamiklerini, kültürel yapısını ve önemini daha iyi anlayabilmeli. Türk iş dünyasında, AB Mevzuatının etkileri mevcut. Avrupa’da, 18.01.2016 tarihinden beri, ‘Avrupa Meslek Kartı’ var. Yeni bir elektronik Pasaport. Avrupa Birliği’ne üye ülkeler arasında, kişilerin mesleki yeterliliklerinin tanınması için, oluşturulan önemli bir dijital çağ belgesi. Elektronik sertifikalar, bu süreçte ivme, kolaylık ve şeffaflık sağlıyor. AB içinde, AB’ye üye ülkeler arasında, kişilerin ve hizmetlerin daha serbest dolaşabilmesi için, kolaylaştırıcı bir sistem. Bu süreç sınır ötesi hareketliliği daha fazla olan meslekler ile başlamıştı. Örneğin, fizyoterapistler, doktorlar, eczacılar, emlakçılar ve rehberler gibi. Geçmişte, bana, AB Komisyonu’nun Genişlemeden sorumlu Üyesi, Komiseri, Sn. OlliI. Rehn’den, yapmış olduğum çalışmalardan dolayı, Avrupa ve Türkiye arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi ve Türkiye’nin imajını pozitif taraflarını vurguladığım için, şahsıma resmi olarak yazılmış tarihi bir mektup gönderilmişti.. Bu mektubu, o dönem bir danışmana iletip, bu hususlarda çalışmak istediğimi belirtmiştim ancak dikkate alınmamıştı. O sıralarda, gençlik dönemim olduğu için hayal kırıklığı yaşamıştım. Belki, ilerde ‘Gerçekler ve Beklentiler’ adlı bir kitapta derin bir analiz yapabilirim.
Brüksel’de, gece on bir sularında, gökyüzü aydınlık ve berraktı. Sabah yağmurun narin dokunuşunu, camlarda hissetmeye başladığımda ‘Brüksel Penceresinden’ baktım hayata, insanlara, mevsimlere ve dünya politikasına… Ilık ve nostaljik bir esintiyi, açık kalan penceremden bakarken yüreğimde hissettim. Salzburg, Avusturya’da caddelerde Mozart’ın Türk Marşı’ ile duygulanırken, Brüksel’de Shakespeare’in ‘sessiz düşünce oturumları’ ile canlandım. Lizbon, Portekiz’de ‘Fado’ nun son derece dokunaklı ritmi ve ezgisi ile hüzünlenmiştim.
Avrupa’da hissedilen, Avrupa’nın kültürünü yansıtan, Avrupa’nın öz benliğinden çıkmış sanatçılar, ressamlar, yazarlar, şairler, bilim adamları ve Devlet adamlarının hayat öyküleriyle anlatılan bir bölümde, adeta sihirli bir el bana dokundu o anda! Bir tarafta, Maria Callas’ın büyülü sesi ile kıtaya hakimiyeti, diğer yanda, 20.yüzyılın önemli isimlerinden Kafka ‘nın Metamorfoz’u, Jean Paul Sarte’ın felsefesi, Nobel fizik ödülünü alan, Einstein’ın ikonik fotosu ve şair oyun yazarı ressam ve heykeltraş Picasso adeta hepsi, gülümsüyordu Mozart’ın Türk Marşı ile yürüyen bana. Bir kez daha, Avrupa toplumlarının bağrından çıkan kültür ve bilim insanlarını, yeni nesiller için yeniden keşfettim.. Avrupa Komisyonundan konuştuğum Danimarkalı bir tanıdığım, ‘bizi birleştiren unsurlar din değildir’ diye ifade etti ve ekledi, hakikaten, Avrupa’da, Katolikler, Ortodokslar ve Protestanlar, Müslümanlar ve Museviler birlikte yaşıyor ve onları birleştiren ortak payda, demokrasi, özgürlük, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının önceliği. Alman Devlet adamı Konrad Adenauer’in ifade ettiği gibi, hepimiz için ekonomileri ve kültürleri ile entegre olan, uluslararası düzen için birleşik ve güçlü bir Avrupa gerekli. Çeşitlilik içinde birleşmiş bir Avrupa. Bizler de, kültürel diplomasinin enstrümanlarından ‘Yumuşak Güç’ unsurları ile Türkiye’nin her sahadaki değerlerini ön plana çıkartan projeler geliştirebilirsek, yepyeni bir dış imaj oluşturabiliriz ve Avrupa ve Türk toplumları arasındaki ortak paydayı paylaşabiliriz.
Yepyeni bir modus vivendi, zorlukları aşan bir uzlaşma oluşturulması, önümüzdeki 5 yıl içinde gündeme gelebilir. Türkiye, 1950’den beri Avrupa Konseyi üyesi ve stratejik ve jeopolitik önemi var. Karadeniz Havzası, Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya’nın oluşturduğu coğrafyada yer almakta ve enerji kaynaklarının Avrupa’ya ulaştırılmasında kavşak noktada bulunmakta. Brüksel’in Penceresini, yarı aralayıp, yeni proje ve fikirlerle geri döndüm.