Sağlık Bakanlığı’nın “Sağlık Hizmetlerinde Tanıtım ve Bilgilendirme Yönetmeliği”nde yaptığı değişiklik, Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Böylece sağlık tesislerinin ve sağlık meslek mensuplarının sosyal medya ve dijital platformlarda yapacakları tanıtımlar çok daha sıkı kurallara bağlandı; üstelik aykırı davrananlar hakkında suç duyurusunda bulunulacağı da açıkça ilan edildi.

Bu düzenleme, ilk bakışta “gecikmiş ama gerekli bir adım” gibi görünürken; daha yakından bakıldığında, önemli etik kazanımların yanı sıra ciddi sakıncalar ve soru işaretleri de barındırıyor.

Uzun süredir, özellikle sosyal medya üzerinden sağlık hizmetlerinin bir “ticari ürün” gibi pazarlanmasına tanık oluyoruz. “Mucize tedavi”, “kesin çözüm”, “tek seansta değişim” gibi bilimsel temeli tartışmalı söylemler, çoğu zaman kırılgan hasta gruplarının umutlarını sömüren bir dile dönüşmüş durumda.

Bu açıdan bakıldığında yönetmeliğin; agresif reklamcılığı sınırlaması, “öncesi–sonrası” fotoğrafları, mutlu hasta videolarını ve “ünlü referanslı” paylaşımları kısıtlaması, sertifika programları ve kısa kurslarla elde edilen unvanların, resmi uzmanlık unvanı gibi sunulmasının önüne geçmesi, etik açıdan olumlu ve gerekli adımlar olarak görülebilir.

Hekimlik, özünde güven ilişkisine dayanan bir meslektir. Hasta; hayatını, beden bütünlüğünü, mahremiyetini bir hekimin ellerine emanet eder. Bu güven ilişkisinin, “takipçi sayısı” ve “beğeni” ekonomisi üzerinden yeniden kurgulanması, hekimliğin tarihsel saygınlığını zedelemektedir. Yönetmelik, en azından kağıt üzerinde, hekimliği yeniden “piyasa dili”nden çekip mesleki etik ve kamusal sorumluluk eksenine yerleştirmeye çalışmaktadır.

Ayrıca, hasta memnuniyet hikâyelerinin ve hasta görüntülerinin sosyal medyada tanıtım malzemesi olarak kullanılmasının sınırlandırılması, mahremiyetin korunması açısından son derece önemlidir. Kişi rıza vermiş olsa bile, hasta–hekim arasındaki güç dengesizliği nedeniyle bu rızanın ne kadar özgür olduğunu her zaman sorgulamak gerekir. Düzenleme bu konuda da koruyucu bir çerçeve çizmektedir.

Ancak işin bir de diğer yüzü var. Yönetmeliğin dili incelendiğinde, “tanıtım”, “bilgilendirme”, “yasak paylaşım” gibi kavramların hukuken ve etik açıdan yeterince net tanımlanmadığı görülüyor. Bu muğlaklık, iki önemli sorunu beraberinde getiriyor:

Birincisi, keyfî ve seçici uygulama riski. Aynı içerik, bir yerde “bilgilendirme”, başka bir yerde “reklam” olarak yorumlanabilir. Bu durum, denetimin nesnelliğini zedeler; bazı hekim veya kurumların daha sıkı, bazılarının ise daha esnek denetlendiği algısını güçlendirir.

İkincisi, hekimlerin suskunluğa itilmesi riskidir. Hekimler, yanlış anlaşılmaktan veya suç duyurusu tehdidiyle karşılaşmaktan kaçınmak için sosyal medyada tamamen geri çekilmeyi tercih edebilir. Bu da, bilimsel bilgi üretme ve toplumu bilgilendirme işlevinin zayıflaması anlamına gelir.

Özellikle, “kurallara aykırı hareket edenler hakkında suç duyurusunda bulunulacağı” ifadesinin öne çıkarılması, etik ihlallerin otomatik olarak ceza hukukuna havale edilmesi riskini taşıyor. Oysa pek çok durumda sorun, eğitimle, yönlendirici rehberlerle, meslek içi disiplin ve etik kurullarla çözülebilecek niteliktedir.

Etik ihlallerin tamamını “suç” kategorisine taşımak, orantılılık ilkesini zedeler ve uzun vadede etik kültürü güçlendirmek yerine, cezadan kaçınma kültürü üretir. Hekimler, yalnızca “ceza almamak için” davranmaya başlarlarsa, içselleştirilmiş mesleki değerler ikinci plana itilir.

Bir diğer kritik nokta, özel hastaneler ve zincir sağlık kuruluşlarıdır. Bu kurumlarda sosyal medya içeriklerini çoğu zaman pazarlama birimleri ve ajanslar hazırlamakta; hekimler bu kampanyaların yüzü hâline getirilmektedir.

Yönetmelik ise sorumluluğu büyük ölçüde “sağlık meslek mensubu”na odaklar görünmektedir. Bu durumda şu sorular kaçınılmazdır: Kurumsal politikaları dayatan, “daha çok hasta çekme” baskısı yapan yöneticilerin sorumluluğu ne olacaktır? Bir kampanya metni, sloganı ya da görseli için asıl sorumluluk kimde sayılacaktır: Hekimde mi, kurumda mı, reklam ajansında mı?

Eğer bu soru netleştirilmezse, kurumsal çıkarların arkasında saklanan bir yapı, tüm yükü bireysel hekimin omuzlarına bırakabilir. Bu da adalet ilkesiyle bağdaşmaz.

Düzenlemenin bir diğer sakıncalı boyutu, hekimlerin kamusal aydınlatma rolü üzerindeki olası “soğutucu etkisidir”. Pandemi döneminde gördük ki, sosyal medya üzerinden yapılan doğru, anlaşılır, kanıta dayalı bilgilendirme, hayat kurtarabiliyor. Günümüzde yanlış/yanıltıcı sağlık bilgileri, komplo teorileri, sahte tedaviler yine sosyal medya üzerinden hızla yayılıyor.

Böyle bir ortamda hekimlerin; bilimsel gelişmeleri topluma aktarması, koruyucu sağlık hizmetleri konusunda farkındalık yaratması, yanlış bilgiyi düzeltmesi toplum sağlığı açısından kritik öneme sahiptir.

Eğer hekimler, her paylaşımda “acaba yönetmeliğe aykırı mı?” kaygısıyla hareket etmek zorunda kalırsa, sessiz kalmayı daha “güvenli” bulabilir. Sonuçta, sosyal medya alanı bilimsel bilgi üreten hekimlerden arınıp, sınırda dolaşan reklamcı dilin ve tıbbi niteliği tartışmalı aktörlerin hâkimiyetine bırakılabilir.

Tüm bu olumlu ve olumsuz yanları birlikte düşündüğümüzde, şu saptamayı yapmak mümkün: Bu yönetmelik, hekimliğin metalaşmasına ve hastaların kırılganlığının istismarına karşı gerekli bir etik refleks içeriyor; ancak dilinin muğlaklığı, yaptırımların sertliği ve katılımcılık eksikliği nedeniyle tartışmalı ve riskli bir zemine oturuyor.

Daha adil ve işlevsel bir düzenleme için; net, somut, örnekli kılavuzlar hazırlanmalı; neyin bilgilendirme, neyin reklam sayılacağı açık örneklerle gösterilmelidir. Yaptırımlar basamaklı olmalı; uyarı, düzeltme, meslek içi disiplin süreçleri işletildikten sonra ceza hukukuna başvurulmalıdır.

Hekimlerin, uzmanlık derneklerinin, tabip odalarının ve hasta temsilcilerinin içinde olduğu katılımcı bir süreçle yönetmelik gözden geçirilmelidir. Kurumsal sorumluluk açıkça tanımlanmalı; yalnızca bireysel hekim değil, kurumlar ve pazarlama yapıları da sorumluluk zincirine dâhil edilmelidir.

Hekimlerin kamusal sağlık bilgisi üretme rolünü koruyan, hatta teşvik eden; ancak bunu etik sınırlar içinde tutan pozitif rehberlik mekanizmaları geliştirilmelidir.

Son söz olarak: Bu düzenleme, sağlık alanındaki vahşi reklamcılığa fren olma potansiyeli taşırken, yanlış uygulanırsa hekimlerin sesini kısmaya, bilimsel bilgilendirmenin alanını daraltmaya da dönüşebilir. Önemli olan, hekimlik onurunu, hasta haklarını ve toplum sağlığını birlikte gözeten, hem sınırlayan hem güçlendiren dengeli bir etik–hukuki çerçeve kurabilmektir.