“Hiçbir zaman ümitsiz olmayacağız, çalışacağız, memleketi kurtaracağız. Bizi öldürmek değil canlı mezara koymak istiyorlar. Şimdi çukurun kenarındayız. Son bir cüret belki bizi kurtarabilir. Zaten başka türlü dönüş imkanı yoktur” Mustafa Kemal Paşa’nın 26 Mayıs 1919’da Havza’da halka hitap ederken söylediği bu sözlerden 11 gün önce İzmir, Yunan Krallığı tarafından İtilaf devletlerinin desteğiyle işgal edilmişti. Mondros Ateşkes Anlaşması sonrası 13 Kasım 1918’de İstanbul’un işgali, Kasım 1918’den Mayıs 1919’da geçen süreçte İngiliz, Fransız, İtalya’nın Anadolu’daki işgallerinin halkta yarattığı moral bozukluğu ve umutsuzluğa karşı Mustafa Kemal Paşa’nın sözleri uçurum kenarında ayakta kalmaya çalışan yıkık bir ülkenin ve az sayıda kişide yer alan kurtuluş umudunun tasviriydi.
Kurtuluşun yaşanması zor bir hayalden mutlak gerçeğe doğru evrilmesi ise aradan geçen bin 189 günün ardından 26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe’de açılan topçu ateşiyle başladı. Dumlupınar’da bizzat Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın idaresinde imha edilen Yunan ordusunun takibi, 1 Eylül’de kurtarılan Uşak’ta bir dönüm noktasına ev sahipliği yaptı. Yunan Orduları Başkomutanı Trikopis’in BMM Orduları Başkumandanı Mustafa Kemal Paşa ile karşılaşması da 2 yılı aşkın süre Yunan idaresi altında kalmış bu küçük kentte, Uşak’ta yaşandı. Yunan Krallığı’nın mutlak yenilgisinin kesinleştiği 1 Eylül’e giden yol ise 26 Ağustos’ta inşa edilen ve dünya savaş tarihine ‘son meydan savaşı’ olarak geçecek Başkomutanlık Meydan Savaşı’nın başlangıcında atıldı.
Taarruz öncesinde askerî güç dengesi Yunan ordusuyla neredeyse eşitti; üstelik Türk ordusunun yaklaşık 200 bin kişilik kuvveti besleyecek gıda stoku sadece altı aylıktı. Cephe taarruzu düşmanı geriletebilirdi ancak kesin zafer getirmezdi. Tek çıkar yol, düşmanı hiç beklemediği bir noktadan vurarak tamamen imha etmekti.

Gazi, hayatının en büyük riskini adım adım örülen dört ayaklı bir stratejiyle yönetti. Kasım 1921’den Haziran 1922’ye kadar taarruz hazırlığı izlenimi vermekten kaçınıldı. Mart 1922’de TBMM Londra Konferansı’na katılarak barış arayışında görünürken, Meclis’teki iç tartışmalar özellikle dışarı sızdırıldı; düşmana "Türkler kendi içinde bölünmüş, umutsuz ve hazırlıksız" algısı yerleştirildi.
Temmuz sonunda Yunan Başkomutanı Hacıanesti, Ankara’yı masaya zorlamak için Anadolu’daki bazı tümenlerini Trakya’ya kaydırıp İstanbul’u işgale kalkıştı. Bu girişim başarısız olunca Gazi, Trakya’daki düşman birlikleri geri dönemeden hücum vaktinin geldiğini saptadı.
Hazırlıklar yalnızca Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Millî Savunma Vekili Kâzım Fikri Paşa arasında tutuldu. Cephede taarruz değil "savunma tahkimatı" süsü verildi. Komuta kademesini dikkat çekmeden toplamak için Akşehir’de bir futbol maçı tertiplendi. Komutanlar gündüz tribünde maç izlerken, taarruz kararı aynı gece gizli toplantıda tebliğ edildi. Ankara’da ise diplomatik ziyafetler ve çay partileri organize ediliyor, Ali Fuat Paşa Gazi’nin "köşkte dinlendiği" algısını yayıyordu.
Bursa-Eskişehir-Kütahya ve Afyon güneyine uzanan savunma hattında, düşmanın en az beklediği 40 kilometrelik güney cephesi (35 bin Yunan askeri mevcuttu) hedef seçildi. 2. Ordu birlikleri geceleri derin bir sessizlikle güneye kaydırıldı; askerler gündüzleri dikkat çekmemek için ters istikamette yürüdü veya ağaç altlarında bekledi. Gece intikallerinde düşman keşif uçaklarına yakalanmamak için ateş yakmak bir yana, sigara dahi içilmedi.
Yunan karargahının harekatı fark etmesi iki gün sürdü
Yunan Genel Karargâhı'nın bu taarruzun bir aldatmaca mı yoksa asıl yarma harekâtı mı olduğunu kavraması için en fazla iki günü vardı.
26 Ağustos sabahı başlayan hücum tam da Gazi’nin öngördüğü ikilemi yarattı. İzmir’den savaşı idare eden Başkomutan Hacıanesti asıl taarruzu hâlâ doğudan beklediğini sanıp güneydeki baskını aldatmaca sayarken, cephedeki General Trikopis güneyden gelen büyük darbeyi fark edip telaşla takviye birlik istiyordu.
27 Ağustos’ta düşman hattı yarıldı ve Türk ordusu Afyonkarahisar’a girdi. 28 Ağustos’ta Dumlupınar geçidi kapatılarak düşman Murat Dağları’na doğru üç koldan sıkıştırıldı. Gazi, aynı gün Riyaset Kalemi Mahsus Müdürü Hayati Bey üzerinden annesi Zübeyde Hanım ve Fikriye Hanım’a rahatlatıcı telgrafını gönderirken, Yunan komutanına da ince bir taş atıyordu. Zira Hacıanesti, basına verdiği bir demeçte Mustafa Kemal Paşa’ya dair sorulan soruya, “Öyle bir komutan tanımıyorum” demişti.
"Afyonkarahisar’ını aldık. Dolayısıyla daha birkaç gün buralarda kalmam lazım gelecektir. Siz müsterih olunuz... Şimdi Kocatepe’den Karahisar’a hareket ediyoruz. Hacı’yı hiçbir yerde göremedik. Gazetelerle onun evvelki sözlerine karşılık olmak üzere alaylı bir şey yazmanız münasip olur. Gözlerinizden öperim.”
Gece saat 02.00: "Türk'ün kurtuluş güneşi doğacaktır"
30 Ağustos 1922 gecesi saat 02.00 sularında karargâha birliklerden son raporlar ulaştı. İsmet Paşa evrakları inceleyip Kurmay Binbaşı Tevfik Bey’i Gazi’nin odasına gönderdi. Ali Çavuş kapıyı çalıp Mustafa Kemal Paşa’yı uyandırdı; Tevfik Bey yatağın başucunda haritayı açtı.
Mustafa Kemal Paşa haritaya baktığı anı şöyle anlatıyordu:
“Tevfik Bey’in gösterdiği haritaya baktım. Hemen yataktan fırladım. Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey şuydu ki, ordularımız düşmanın önemli kuvvetini kuzeyden, güneyden, batıdan kuşatmaya uygun bir durum almış bulunuyorlardı."
Gürültüyü duyup odaya koşan Yaver Salih Bozok, kapıyı araladığında Gazi ve İsmet Paşa’yı harita başında gülümserken buldu. Derhal Fevzi Paşa çağrıldı; üç komutan sabahın ilk ışıklarına kadar karargâhta aralıksız çalıştı. Gazi, o anki kesin inancını şu sözlerle kayda geçirdi:
“Üçümüz toplandık. Durumu bir daha düşündük ve kesinlikle karar verdik ki, Türk’ün gerçek kurtuluş güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün parlaklığıyla doğacaktır.”
Ateş hattında bir başkomutan: "Daha ileriye gitmek gerek!"
30 Ağustos günü Dumlupınar sırtlarında zafer henüz şekillenirken, Mustafa Kemal Paşa gelişmeleri uzaktan izlemeyi reddediyordu. Paşa, o anları şöyle not edecekti:
"Oradan dürbün ile gözlemeye uğraşmak bana sıkıntılı geldi. Daha ileriye, ateş yerine gitmek için kesin bir ihtiyaç duyuyordum."
Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın "Paşam, ateş hattına iniyorsunuz, bu kadar yakınlaşmak münasip değil" ikazına "Siz burada kalabilirsiniz" yanıtını vererek otomobiliyle ön hatlara doğru atıldı. Başkomutan, başyaveri Salih (Bozok) ile birlikte kendini birdenbire Türk avcı hatları ile Türk topçularının tam arasında buldu.
Tümen Komutanı Derviş Bey’e (Koral), "Biz burada iken topçularımızın gerimizde kalması olmaz. Onları bizim önümüze geçirmek gerek" talimatını verdi. Derviş Bey’in "Paşam, şimdi avcı hattı ile topçu hattı bir araya geldi. Emrederseniz avcı hattını da ileri sürelim" önerisine Paşa'nın yanıtı netti: "Hemen!"
Güneş batıya eğilirken Dumlupınar cehenneme dönmüştü. Başkomutan’ın günlüğüne düşen satırlar, zaferin doğum sancısını özetliyordu:
"Güneş batıya yaklaştıkça ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarda duyuluyordu... Ve beklediğimiz kurtuluş güneşinin doğabilmesi için bu yıkım gerekliydi."
Akşam saatlerinde düşmanın tamamen dağıldığı haberi telsizlere düştüğünde Mustafa Kemal Paşa tek bir cümle kurdu: "Bu iş bitmiştir." Siperde doğrulup, ufukta kaybolan güneşe ve darmadağın olan hatta bakarak İzmir'den ordusunu yönetmeye çalışan Yunan başkomutana seslenişi ise tarihe geçti:
"Hacıanesti! Mağrur komutan! Neredesin? Gel de ordularını kurtar!"
30 Ağustos gecesi kazanılan mutlak zaferin ardından Başkomutan, geceyi geçirmek üzere Dumlupınar’a geçti. Salih Bozok ve Yaver Muzaffer, köy içinde temiz bir yer bulunamadığı için Paşa’nın çadırını yıkık bir köy evinin toprak damına kurdular; pelerin ve ceketlerinden yatak ve yastık yaptılar.

5 gün sonra ilk sıcak yemek
Hava kararıp serinlik bastığında kurt kürklü kaputuyla çadırının önüne oturan Gazi, Ali Çavuş’un pişirdiği kahveyi yudumlarken 26 Ağustos sabahından beri ilk defa sıcak bir yemek yiyebildi.
Ertesi gün, 31 Ağustos sabahı savaş alanını gezen Gazi’nin yüzünde derin bir hüzün vardı. Yaver Muzaffer’in aktardığına göre, parçalanmış hatları izlerken yanındakilere döndü:
"Bu manzara insanlığı utandırabilir. Fakat meşru savunma için buna mecbur olduk."
Yerde yatan çiğnenmiş bir Yunan bayrağını fark ettiğinde ise askerlerine derhal müdahale emri verdi:
"Bir milletin istiklal alametidir. Düşman da olsa hürmet etmek lazımdır. Oradan kaldırıp topun üzerine koyun."
Hemen ardından Çal Köyü’nde yıkık bir evin avlusunda İsmet ve Fevzi Paşalarla kırık kağnı arabalarının oklarına ilişerek yapılan kısa toplantıda nihai karar verildi: Bütün orduyla dinlenmeden İzmir’e yürünecekti.

Uşak’taki karargâhta teslimiyet ve askerî zarafet bir arada yaşandı
1 Eylül 1922’de Türk süvarilerinin Uşak’a girmesiyle birlikte, kaçış hattı tamamen kesilen Yunan Küçük Asya Ordusu Komutanlığı için çember daraldı.
2 Eylül 1922 akşamı Uşak’ın batısındaki Elmadağ eteklerinde, Göğem Köyü yakınlarında çember tamamen daralmıştı. Dumlupınar’dan beri kaçmaya çalışan, cephanesi ve erzakı tükenen Yunan ordusunun çekilme hattı Albay Dadaylı Halit Bey (Akmansü) komutasındaki 5. Kafkas Tümeni tarafından kesildi.
Karanlık çökerken ormanlık alanda sıkışan Yunan 1. Kolordu Komutanı General Nikolaos Trikopis ve 2. Kolordu Komutanı General Kimon Digenis, maiyetlerindeki 5 bine yakın subay ve askerle birlikte daha fazla ilerleyemeyeceklerini anladılar. Türk topçusunun ve süvarilerinin takibi karşısında askerlerinin teslim baskısına dayanamayan Trikopis, bir Türk tümen komutanına teslim olmak şartıyla beyaz bayrak çektirdi.
İleri hatta bulunan keşif müfrezeleri ve devriyeler, teslim alma sürecinde ilk teması sağladı. Cephe kayıtlarına ve sözlü anlatılara geçen Afyonlu Ahmet Çavuş gibi askerlerin hatıralarında bu an; elinde birkaç bombayla dağ başında düşman generalleriyle karşılaşan Türk neferinin, "Üç ordu tarafından kuşatıldınız, teslim olun!" kararlılığıyla kesinleşti.

Üniformaları toz toprak içinde kalmış, günlerdir uyumayan Türk subay ve neferlerinin sade görüntüsü karşısında Trikopis, kendisini teslim alanın gerçekten bir tümen komutanı olduğuna inanmakta güçlük çekti. 5. Kafkas Tümeni Komutanı Kurmay Albay Dadaylı Halit Bey, esir komutanları mükemmel Fransızcasıyla karşılayarak resmi teslim protokolünü gerçekleştirdi.
Göğem Köyü yakınlarındaki karargâhta esirlere ikram edilecek yiyecek bulunamayınca köylülerden erzak istendi. Yunan işgalinin zulmünü ve yakıp yıkmalarını bizzat yaşayan Göğem köylüleri, "Düşmana tek bir lokma vermeyiz; ama komutanımız ve askerimiz için canımız feda" diyerek yalnızca Türk birliklerine erzak sağladı. Esirlerin karnı, Türk askerinin kendi tayınını paylaşmasıyla doyuruldu.
2 Eylül gecesi Uşak Göğem Köyü yakınlarında teslim alınan Başkomutan General Nikolaos Trikopis ve beraberindeki 2. Kolordu Komutanı General Digenis, 3 Eylül’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın Uşak’taki karargâhına getirildi.
Uşak'ın yüzde 80'i Yunan ordusunun tahribatına uğradı
Dumlupınar’da imha edilen Yunan ordusunun Ege Denizi’ne doğru kaçarken yarattığı yıkım, Batı Anadolu’nun en köklü ticaret ve dokuma merkezlerinden biri olan Uşak’ta derin yaralar açtı.
1 Eylül 1922’de Türk süvarileri kente girdiğinde, Uşak sokakları duman ve alevlerle boğuşuyordu. Yunan birlikleri çekilirken kentin tarihi ticaret merkezini, çarşılarını, camilerini, un fabrikalarını ve binlerce evi sistemli biçimde ateşe vermişti. Resmi hasar tespit raporlarına ve dönemin tanıklıklarına göre; Uşak’ın yapı stoğunun yarıdan fazlası kül olmuş, sivil halk canını kurtarmak için çevredeki bağ ve dağ eteklerine sığınmıştı. Kent, kurtuluş gününü hem büyük bir sevinçle hem de kömür kokusu ve yıkıntılar arasında karşıladı.
Bu büyük yangının ve yıkımın ortasında ayakta kalabilen ender sivil mimari örneklerinden biri ise Kaftancızade Konağı oldu. İki yılı aşkın süren işgal boyunca Yunan garnizonunun ve komuta kademesinin karargâh olarak kullandığı konak, kaçışın yarattığı büyük panik ve Türk süvarilerinin kente beklenenden çok daha hızlı girmesi sayesinde yakılmaya fırsat bulunamadan kurtarıldı.
Yangından arta kalan yanık sokakların arasında yükselen bu iki katlı ahşap bağdadi yapı, 1 Eylül’den itibaren Türk ordusunun Başkomutanlık Karargâhı haline geldi. Dışarıda dumanı tüten bir enkaz manzarası varken, konağın cumbalı odalarında yeni Türkiye’nin temellerini atan askeri ve diplomatik kararlar alındı.
Bugün Uşak Atatürk ve Etnografya Müzesi olarak korunan 1890’lar yapımı konak; bu tarihi karşılaşmanın yaşandığı mekân olarak tarihe geçti.
Gazi ve Trikopis ilk kez Uşak'ta karşılaştı
3 Eylül 1922 günü Kaftancızade Konağı’nın üst katındaki kabul odasında gerçekleşen görüşme, sadece iki düşman ordunun başkomutanının karşılaşması değil; savaş meydanında kazanılan zaferin evrensel bir devlet ve hukuk ahlakının göstergesi niteliğinde oldu.
Mustafa Kemal Paşa, savaş hukuku ve kadim gelenekler uyarınca kılıcını teslim eden esir generalin ruh halini anında kavramıştı. Kendisine verilen Başkomutanlık görevini dahi esir düştükten sonra Türk subaylarından öğrenen ve intihar edemediği için derin bir vicdan azabı çeken Trikopis’e, bir suçlu muamelesi değil; uluslararası teamüllere uygun bir "onurlu esir / konuk" muamelesi yapıldı.
General Trikopis’i ayakta karşılayan, kahve ve sigara ikram eden Mustafa Kemal Paşa: "Oturunuz general, yorulmuş olacaksınız. Savaş bir talih oyunudur general. Bazen en yetenekli olanı da yanıltır. Siz görevinizi yaptınız. Vicdanınıza karşı müsterih olabilirsiniz. En büyük komutanların bile esir düştüğü tarihte çok görülmüştür. Napolyon da esir olmuştu” sözlerini kullandı.
Görüşmenin sonunda Mustafa Kemal Paşa, Trikopis’e şahsi bir ricası olup olmadığını sordu. Mağlup general, İstanbul Büyükada’da bulunan eşinin kendisinin hayatta ve sağ salim olduğundan haberdar edilmesini rica etti. Paşa, bu talebi derhal kabul ederek telgrafın çekilmesi talimatını verdi. Bu jest, savaşın en yakıcı günlerinde dahi modern Cenevre Sözleşmesi ilkelerinin ve Hilal-i Ahmer (Kızılay) aracılığıyla yürütülen harp hukukunun kusursuzca işletildiğini gösteriyordu. Trikopis’in teslim ettiği kılıç, Dumlupınar Zaferi’nin hemen ardından Korgeneralliğe terfi ettirilen Millî Savunma Bakanı Kâzım (Özalp) Paşa’ya Gazi tarafından hediye edildi. Bugün kılıcın aslı İstanbul Harbiye Askerî Müzesi’nde, birebir replikası ise Uşak Atatürk ve Etnografya Müzesi’nde sergileniyor.

"Biz yabancı devletlere alet olduk"
Esaret döneminin ardından 1923 yılında esir mübadelesiyle Yunanistan’a dönen General Trikopis, 1967 yılında yayımladığı Hatıralarım kitabında ve basına verdiği mülakatlarda o anları derin bir minnetle aktardı. Gazi’nin kendisini mert bir askere yakışır şekilde ayakta karşıladığını belirten Trikopis, Anadolu macerasının tarihsel muhasebesini şu çarpıcı sözlerle yapacaktı:
"Bizim Anadolu’da ne işimiz vardı? Biz yabancı büyük devletlerin politikalarına alet olduk. Sizden de bizden de bunca insan öldü. Mustafa Kemal Paşa ise görevini yapan bir askere nasıl hürmet edileceğini bütün dünyaya gösteren büyük bir liderdi."
Hatta dönemin tanıklıklarına göre General Trikopis, sonraki yıllarda her 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı resepsiyonlarında Atina’daki Türk Elçiliği’ne giderek Atatürk’ün portresi önünde saygı duruşunda bulunmuş; mağlup olduğu komutana duyduğu saygıyı ömrünün sonuna kadar taşıdı.

Müzenin giriş katında Uşak’a özgü işleme ve kıyafetlerin yanında Osmanlı dönemi ev yaşantısında kullanılan eşyalar yer alıyor. Müzenin ikinci katında ise Atatürk’ün çalışma odası, toplantı odası ve yatak odası yer alıyor.

Balmumum heykelle Trikopis’in Mustafa Kemal Paşa ile karşılaşması tasvir edilirken duvarlarda Atatürk fotoğrafları yerde ise Uşak halı ve kilimleri yer alıyor.

Atatürk konakta Uşak’a 16 Ekim 1925’te ikinci kez Cumhurbaşkanı olarak gelişinde; üçüncü kez ise İran Şahı Rıza Pehlevi ile geldiğinde ikamet etti.

Müzede Başkomutan’ın yaşamını anlatan tablolardan birinde ise Atatürk, kurucu ve kurtarıcı niteliklerinin yanında son günlerde hatırlanmasına ihtiyaç duyulan özelliklerinden biriyle tanıtılıyor: “Türk Aydınlanma Hareketi’nin Önderi”

İzmir’e doğru kaçan Yunan ordusunun ardında büyük bir yangın ve yıkım bıraktığı Uşak’ın az sayıda ayakta kalan sivil mimari örneklerinden biri olan Atatürk Evi’nin solunda 1968’de açılan Ragıp Soysal Çocuk Kütüphanesi, sağında bir çocuk parkı, arkasında ise Hasan Hilmi İİkokulu bulunuyor. Kentin eskiden önemli ve rağbette olan noktalarından biri olan Paşa Caddesi üzerinde bulunan müzenin çevresinde çocukların olması ise cumhuriyetin gelecek nesilleri önceleyen felsefesinin bir göstergesi niteliğinde .

Fotoğraf, Cumhuriyet'in 10. yılında Hüsnü Kazım Özler 'Foto Kazım' tarafından Uşak'ta çekildi



