Kapadokya’da bir peri bacasının çökmesi ve üç kişinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan facia, bölgedeki koruma politikalarını ve kontrolsüz turizmin yarattığı tahribatı yeniden tartışmaya açtı. Bölgenin kültürel ve tarihsel dokusunu en iyi bilen isimlerden biri olan, 'Kapadokya Dörtlüsü' ve 'Kapadokya - Taş Kapıdan Taç Kapıya' kitaplarının yazarı Gürsel Korat, yaşananların bir tesadüf ya da kader olmadığını, 1980’lerden bu yana süregelen yanlış politikaların ve rant odaklı kitle turizminin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu dile getirdi.

"Kapadokya'yı ilk kez gördüğümde burada kalmam lazım dedim"
Coğrafyayla bağının çocukluk yıllarında başladığını anlatan Korat, bölgeye ilk adımını 1977 yılında bir sürgün vesilesiyle attığını belirtiyor. Korat o günleri şu sözlerle aktarıyor: "1977 yılında Kayseri’deki öğrenci olaylarından ötürü sürgün oldum. İl sınırları içinde olamadığımız için en yakın yer olan Ürgüp’e gittik. Siyasi sebeplerden ötürü bizi almadılar ama o gün güneş batarken Ürgüp’e bakıyordum ve 17 yaşındaydım. İçimden 'Ben burayı çok sevdim, burada kalmam lazım' dedim. İstemeyerek oradan ayrılıp Hacıbektaş’a gittik ve Hacıbektaş Lisesi’nden mezun oldum." 1980’li yıllardan itibaren kendini tamamen bu coğrafyayı araştırmaya adadığını, 1988-1989 yıllarında Çetin Öner ile birlikte bölge belgeselini hazırladıklarını belirten Korat, o dönemde Türkiye'deki araştırmacıların neredeyse hiç kaynağı olmadığını, İtalyanların kitaplarını kıskanarak okuyup kiliselerdeki freskleri araştırmaya başladığını anlatıyor.


İlk kırılma 1980'lerin sonunda yaşandı
Bölgedeki tahribatın miladının 1980'lerin sonundaki imar hırsı olduğunu vurgulayan Korat, ilk kırılmayı şöyle tarif ediyor: "Büyük kırılma Ürgüp-Avanos yolunda başladı. Orada Hadosan diye bir halı dokuma tesisi o çizgiyi kırdı; bürokrasiden adamlar bularak peri bacalarına doğru yapılaşmayı başlattı. Onlar yerleştikten sonra bölge imara açıldı ve peri bacalarının dibine evler, kooperatifler yapılmaya başlandı. Bölgeyi savunan kişilerle birlikte davalar açtık ama kaybettik. Şimdi orası villalarla dolu. Ardından Ürgüp ile Nevşehir arasındaki, etrafı iğde ağaçlarıyla kaplı o güzelim tek şeritli yolu çift yol yapmak için kazıdılar. Avrupa'dan akademisyenlerle bölgede gezerken yolun kazındığını görünce insanların yüzünün ekşidiğini dün gibi hatırlıyorum."
Kiliselerin üzerine otopark, vadilerin bağrına dozerler
Kapadokya'nın taşıma kapasitesinin çok üzerinde bir kentsel ve turistik baskıya maruz bırakıldığını ifade eden Korat, Ortahisar örneğine dikkat çekiyor: "Ortahisar’a bin konutluk sosyal konut yaptılar ve belediye başkanı bununla övündü. Bin konut, nüfusun en az dört bin kişi artması demektir. Burası Kapadokya’nın tam göbeği. Şimdi hançer gibi yollar açıyorlar, vadilerin üstünü örte örte dozerlerle iniyorlar. Göreme'de çöken yerin hemen karşısında devasa bir otobüs otoparkı var; oysa o otoparkın altında kiliseler bulunuyor. Kiliselerin üstünü kapatıp otopark yaptılar, binlerce aracın ve otobüsün titreşimi o tüf yapıları sürekli sarsıyor."

"Balonlar bağların içine iniyor; köylünün ürünü eziliyor"
Bölgedeki turizm anlayışının da tamamen uydurma unsurlar üzerine kurulduğunu söyleyen yazar, romantize edilen algıyı şu sözlerle eleştiriyor: "Persler buraya Katpatuka diyordu. Bunu 'Güzel Atlar Ülkesi' diye romantize ettiler. Şimdi ise at haraları, motorlar ve ATV turlarıyla vadilerin altını üstüne getiriyorlar. Güzel Atlar Ülkesi artık Hoyrat ATV'ler Ülkesi oldu! Balon meselesi de öyle; 1980'lere kadar buralarda balon mu vardı? Balonlar bağların içine iniyor; köylünün üzümü eziliyor, bağlar yok ediliyor. İnsanları arazilerinden kaçırıp bölgenin şarapçılık ve bağcılık kültürünü bitirdiler."
"İnsan nefesi bile mağara fresklerine zarar veriyor"
Tarihi mirasın korunması konusunda yıllardır yetkilileri uyardığını ancak hiçbir sonuç alamadığını belirten Korat, Ihlara Vadisi'ndeki bir anısını paylaşıyor: "2007 yılında bir sempozyumda bizzat dönemin bakanına söyledim; Ihlara Vadisi'nde dünyada eşi benzeri olmayan ve uçmak üzere olan bir duvar resmini gösterip 'Bunu müzeye kaldıralım, tek olan bu resmi kurtaralım' dedim. Hiçbir şey yapılmadı. Düşmüş Kadınlar Kilisesi'nin bir tarafı zaten uçtu gitti. Zelve'de 6. yüzyıldan kalma eşsiz kiliselerin önüne merdiven dayamışlar; yüzlerce insan kontrolsüzce içeri doluşuyor. İnsanların çıkardığı karbondioksit ve nem bile o bin yıllık freskleri mahvediyor. Burası korunamadığı için UNESCO miras listesi kriterlerini karşılayamadı ve milli park statüsünden çıkarıldı. Kurulan Alan Başkanlığı ise köylünün basit tamiratıyla uğraşırken arkada devasa otel projelerine ve kepçelerin pervasızca vadilere girmesine ses çıkarmıyor."

"Çözüm için ortaya somut ve hakkaniyetli bir plan koymak zorundayız"
Kapadokya'nın toptan bir yok oluştan kurtarılması için günübirlik itirazlar yerine bilimsel ve kararlı bir yönetim planının şart olduğunu savunan Gürsel Korat, yapılması gerekenleri şu şekilde sıraladı: "Sadece her şeye karşı çıkarak bir yere varamayız; ortaya somut ve hakkaniyetli bir plan koymak zorundayız. Öncelikle hassas vadiler çitlerle çevrilmeli ve mutlak koruma altına alınarak kontrolsüz geçişlere tamamen kapatılmalıdır. Kiliselerin ve açık hava müzelerinin önündeki tüm ticari alanlar, otoparklar ve kargaşa derhal oradan uzaklaştırılmalıdır. İnsanlar vadilerin içine arabalarla ya da yüzlerce kişilik turlarla girmemeli; giriş noktalarından yalnızca elektrikli mini trenler veya golf arabası tarzı sessiz taşıtlarla, belirli noktalara kadar taşınmalıdır. Sistine Şapeli'nde olduğu gibi kiliseler randevuyla, kotalı ve sınırlı sayıda ziyaretçiye açılmalıdır. Kitle turizmi için ise orijinal yapıları aşındırmak yerine, bu kiliselerin ve fresklerin birebir replikaları koruma alanı dışındaki merkezlerde sergilenmeli; yürüyüş yolları ve çevre rotaları düzenlenmelidir. Eğer bilimin ve uzmanların rehberliğinde bu kitle turizmi çılgınlığını durduramazsak, Kapadokya'yı gözlerimizin önünde parça parça kaybetmeye devam edeceğiz."




