Nâzım Hikmet Cezayir Savaşı döneminde Paris sokaklarında p yaşanan protestolara tanık olarak "Henüz Vakit Varken Gülüm" şiirini 1961'de kaleme aldı. Şairin "Paris yanıp yıkılmasın" temennisiyle biten şiirini yazıldığı tarihten günümüze kentte 30'dan fazla büyük gösteri ve eylem düzenlendi. Yaşanan her eylem ise 1968 olayları ile karşılaştırıldı. "L'Hexagone" (altıgen) merkezi ise içinde bulunduğumuz dönemde öğrencilerin eğitim şartlarının iyileştirilmesi için başladıkları sokak eylemlerine tanıklık ediyor. Araştırmacı ve akademisyenler tarafından şu zamana kadar apolitik olarak tanımlanan Z kuşağının yer aldığı olaylar ise çoğu kişi için yaşı nedeniyle bilinmezlikle dolu fakat yakın tarihe iz bırakmış 68 olaylarını anımsatıyor. Agnes Varda tarafından 1955 yılında çekilen La Pointe Courte ile başlayan Fransız Yeni Dalga Sineması'nın önemli temsilcisi Jean-Luc Godard'ın sokak olaylarını kayda alırken gözaltına alınması ise sinefiller için 1968'i daha anlamlı kılıyor. Tüm bu yönetmenlerin, afişlerin üstünde büyük puntolarla ismi yazılan oyuncuların yanında bu filmlerin önemli tanıkları var: Figüranlar. Gençliğinde, akranları arasında büyük heyecan yaratan bu filmlerde yer alan bir figüranın anlatıcılığında geçmişe, gençliğe ve aşka dair düşüncelerini aktaran 'Figüran' Didier Blonde'un kalemiyle ilk olarak 2018'de Gallimard baskısıyla okurlarıyla buluştu.

1968 yılının çalkantılı Paris’inde, henüz bir lise öğrencisiyken tesadüf eseri kendini François Truffaut’nun Çalıntı Öpücükler (Baisers volés) setinde bulan bir genç; hem sinema tarihinin kült akımı Yeni Dalga’nın son demlerine tanıklık eder hem de yetmişli yıllara kadar uzanacak figüranlık serüvenine adım atar. Rastlantısal çekim deneyimi, kahramanımızın hayatını yalnızca sinemayla kesiştirmekle kalmıyor; kadrajın arka planında karşılaştığı ve ilk görüşte tutulduğu gizemli bir diğer figüranla, Judith ile tanışmasına vesile oluyor.

Aradan geçen onlarca yılın ardından, Truffaut’nun ölümünün otuzuncu yılı anısına düzenlenen retrospektifte eski filmini izlerken perdede beliren gençliği ve Judith’in silueti, anlatıcıyı bir arayışa sürüklüyor. Geçmişin hayaletleriyle örülü Paris sokaklarında kaybolmuş bir kadının ve akıp giden zamaın izini süren kahramanımız, eski tanıdıkların kapısını çalarak geçmişi adeta bir hafıza dedektifi gibi yeniden yokluyor. Ancak bu yolculuk, nostaljik bir sızlanma ya da yıpratıcı bir "keşke" hissiyle değil; hayatın geçiciliğini ve zamanın dönüştürücü gücünü serinkanlılıkla kabullenen, hayıflanmak yerine hatırlamanın değerini arayan duru bir zihinle yürütülüyor.

68 barikatlarının, Henri Langlois ve Sinematek direnişinin arka planında yeşeren yarım kalmış bir aşkı ve kadrajın kenarında kalan isimsiz tanıkları edebi bir anlatıya dönüştüren Fransız yazar Didier Blonde; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları etiketiyle Türkçeye kazandırılan romanı Figüran'ı (Le Figurant) 24 Saat'e anlattı.

Blonde Didier Photo F. Mantovani Gallimard Coul 2 02.2020

Fransa'da eleştirmenler kitaplarınızı sıklıkla "unutulmaya ve silinmeye karşı bir direniş" olarak niteledi. Arka planda kalan ve sinemanın kaydetmeyi unuttuğu, sizinse edebiyatınızın kalbine yerleştirdiğiniz bu insanlara karşı bir vefa borcu ya da adalet arayışı mı bu?

Aslında neredeyse bütün kitaplarım kayıpların, unutulmuş insanların peşine düştüğüm birer araştırma gibi. Bahsettiğim kişiler çoğunlukla sinema oyuncuları; özellikle de kadın oyuncular ve bilhassa sinemanın o ilk sessiz dönemindekiler. Yürüttüğüm bu soruşturmalar bir noktadan sonra metafizik bir boyut kazanıyor; baştan başarısız olacağı belli ama yine de peşini bırakamadığım bir arayışa dönüşüyor: Ölümü savuşturmak, onu defetmek... İnsanların yok olup gitmesini bir türlü kabullenemiyorum. Arkamızda bıraktığımız izlere, mezar taşlarına kazınan o isimlere karşı tuhaf bir saplantım var. Daha ilk icat edildiği andan itibaren sinema, "ölümü yenebilecek" bir buluş gibi görüldü zaten. Gösterim bittiğinde seyirciler tıpkı tiyatroda olduğu gibi alkış tutardı; oyuncuların perdede her seferinde yeniden dirildiğine, gerçekten "orada" olduklarına inanırlardı. Bu konuda bir sürü şey yazıldı çizildi. Bu yanılsamanın gücü gerçekten inanılmaz, çünkü insana zamanda geriye gitme fırsatı veriyor. Başlangıçta hiç farkında değildim ama bu "hayaletler" meselesi galiba bütün kitaplarımı birbirine bağlayan o gizli damar. Sinemanın o ilk yılları 1914-1918 savaşına denk geldiği için, Fransa’nın bütün köy ve kasabalarındaki savaş anıtlarına kazınmış o isim listeleriyle film jenerikleri arasında hep bir akrabalık görürüm (ki ilk jenerikler de 1912 civarında çıkıyor ortaya). Hafızalardan silinmiş, en meşhurları bile zamanla birer yabancıya dönüşmüş bunca kayıp isim… Ben de işte onların hatırasını yeniden canlandırmaya çalışıyorum.

Sinema hareketli, durmaksızın akan bir sanat ama siz o akışı dondurup bir karakterin sabit bakışını yakalıyorsunuz. Bu da bana modern dünyanın ne kadar hızlandığını ve insanların tam da bu hız yüzünden "şimdiki anı" yaşayamamaktan dert yandığını hatırlattı. Sizin pencerenizden bakarsak, zamanın hızı içinde tam olarak neyi kaçırıyoruz?

Perdedeki görüntülerin arka planını didik didik incelemeyi her zaman çok sevdim. Artık DVD’ler sayesinde kareyi dondurma imkânımız var ve bu sayede kameranın geçerken kaydettiği, başrolün arkasında bir anlığına belirip kaybolan o uçucu figürler üzerine çok daha fazla hayal kurabiliyoruz. Onlar aslında habersizce, hazırlıksız yakalanmış iradesiz figüranlar. Özellikle Paris sokaklarında çekilmiş filmlere ayrı bir zaafım var; ister sessiz dönemde Louis Feuillade olsun, ister daha sonra Truffaut ya da Godard’ın Yeni Dalga filmleri olsun… O filmlerde arka plandaki insanların geçerken kameraya, yani aslında doğrudan şu an bize doğru kaçamak bir bakış fırlattığını yakalarsınız. İşte o saniye kurgudan çıkıp gerçeğin tam ortasına, filmin çekildiği o somut ana adım atıyoruz. Zamanın böyle durması, sessiz sinemanın o kendine has sessizliğiyle birleşince çağımızın dinmek bilmeyen gürültüsüne karşı harika bir panzehire dönüşüyor. Her şey çok daha gizemli bir hal alıyor. Bu durum seyirciye, onun bakışına ve hayal gücüne çok daha geniş bir alan açıyor.

Sosyal medyanın da etkisiyle herkesin kendi hayatının mutlak başrolü ve odak noktası olmaya çalıştığı bir "teşhir" çağındayız. Böyle bir dünyada biraz geri planda durmanın, anonim kalmanın ya da "görünmezliğin" insana sunduğu o sakinlik ve özgürlük hakkında ne dersiniz?

Bu geri çekilme hâli tam bir hayalperest tavrı ve açıkçası ben bu hâli bir aktör ya da sözde aktör olmaya her zaman yeğlerim. Herkesin kendini bağıra çağıra sergilediği bir yerde, tıpkı bugünkü gibi, sonunda hiç kimseyi göremez hale geliyorsunuz. Tabii bir de işin öteki tarafı var: Üzerine Yüz Hırsızları (Les voleurs de visages) adlı denememi yazdığım Arsène Lupin, Fantômas ya da Rocambole gibi roman kahramanlarında olduğu gibi… Orada "görünmezlik", maskelerin ve takma isimlerin arkasına saklanmak, gizlice ama alabildiğine güçlü bir şekilde harekete geçme fırsatı verir. Sosyal medyadan zerre kadar anlamadığımı zaten çoktan fark etmişsinizdir…

Perdedeki o figüranlar aslında toplumsal hayatımızın da bir aynası gibi. Herkesin kendini başrol sandığı bir dönemde, insanlar aslında birer "figüran" olduklarını kabullenselerdi sizce ne hissederlerdi?

İnsanlığın ve zamanın devasa akışı karşısında hepimiz birer figüranız aslında; tarihin içinden öylece geçip giden birer yolcuyuz. Bu geçicilik duygusu kitaplarımın çoğunun ana eksenini oluşturuyor. Bir yandan arkamızda bıraktığımız o izleri toplayıp kaydetme telaşım varken, diğer yandan bu geçiciliği kabullenmek ilk bakışta çelişki gibi görünebilir ama metinlerimi ayakta tutan o gerilim tam da buradan besleniyor.

Fransa’da alevlenen protestolar Avrupa kentlerine de yayılıyor. Oysa yakın zamana kadar Z kuşağı fazlasıyla apolitik ve bireyci olarak etiketleniyordu. 68 olayları romana taşımış bir yazar olarak bu tabloya nasıl bakıyorsunuz?

68 olaylarına doğrudan katılmak için yaşım biraz küçüktü. Romandaki karakterim benden birkaç yaş daha büyük; o yaşlarda o birkaç yılın ağırlığı çok büyüktür. Karakterim pek çok yönüyle bana benzese de bu otobiyografik bir roman değil. Mesela ben de bir Truffaut filminde figüranlık yaptım ama Çalınmış Buseler’de değil, daha sonraki Kaçan Aşk (L’amour en fuite) filmindeydi. Bir de 68’deki öğrencilerin talepleri ve o meşhur sloganları —"kaldırım taşlarının altında kumsal var", "yasaklamak yasaktır", "sınırsızca yaşa ve tat al"— bugünün lise öğrencilerinin daha fazla öğretmen ya da daha insanca çalışma koşulları arayan talepleriyle pek benzeşmiyor. Tabii bu artık romanımın sınırlarını biraz aşıyor.

Sanatçı Canan Tolon'un heykellerine İngiltere gümrüğünde balyozlu müdahale: "Şüpheli" denilerek parçalandı
Sanatçı Canan Tolon'un heykellerine İngiltere gümrüğünde balyozlu müdahale: "Şüpheli" denilerek parçalandı
İçeriği Görüntüle

Kendi edebiyat yolculuğunuza baktığınızda, kendinizi her şeyi yöneten o büyük yönetmen koltuğunda mı görüyorsunuz, yoksa hayatın kenarında durup olan biteni sessizce izleyen ve not düşen bir figüran gibi mi?

Film yönetmek kolektif, kalabalık bir iş. Bir setin o kısıtlı zamanında, o yoğun stres altında bütün o ekibi çekip çevirmek benim kesinlikle yapabileceğim bir şey değil. Yazar dediğin yalnızdır. Yavaşlığa ihtiyacı vardır; sınırlarını, kurallarını sadece kendisi koyar. Ben kendimi sahnenin, kadrajın kıyısında duran o figürana çok daha yakın hissediyorum; yani aynı anda hem olayın içinde hem de tamamen dışında olan birine... Geri planda durmayı, oyuncu olmaktansa seyirci kalmayı ya da gölgedeki, o görünmez oyuncu olmayı seviyorum. Benim için harika bir gösteri alanı olan kafelere gittiğimde de hep en dipteki masaya, sedirin köşesine ya da vitrin camının arkasına geçerim; öylece insanları izlerim ve onlar o an benim için anonim birer figürana dönüşür.

Kitabı okurken insan önce şunu soruyor: "Biri, neredeyse hiç tanımadığı ya da sadece bir iki kez gördüğü birine gerçekten bu kadar bağlanabilir mi?" Ama siz okuru hiç zorlamadan bunun mümkün olduğuna inandırıyorsunuz. Nasıl kurdunuz bu büyüyü? Bugün böyle aşklar hâlâ yaşanabilir mi?

Karakterim açısından bu bir "ilk deneyim", hem duygusal hem de politik anlamda gerçek bir eşikten geçiş. Judith ondan yaşça büyük. Gizemli biri, tekinsiz işlere bulaşıyor, ortada hiçbir neden yokken aniden kayıplara karışıyor ve bir türlü yakalanamıyor; işte tüm bu ele avuca sığmazlığıyla anlatıcıyı büyülüyor. Üstelik dönemin havası ve o çalkantı olağanüstü bir gerilim yaratıyor: Film çekimleri, Sinematek’teki o meşhur Henri Langlois meselesi ve hemen ardından patlayan Mayıs 68… Dahası, bütün bunlar aradan yıllar geçtikten sonra anlatılıyor; yani karakterim geçmişine dönüp bakıyor, onu bir anlamda düşlüyor ve hafızasında yeniden kuruyor. O yüzden evet, bu "ilk görüşte aşk" bence son derece sahici ve inandırıcı.

İnsanlar aradan uzun yıllar geçse bile neden geçmişe bu kadar takılıp kalır? Bu bir pişmanlık duygusu mu, yoksa bir şeylerin yarım kaldığı hissi mi?

İnsanların geçmişe bu kadar takıldığından pek emin değilim aslında; bana kalırsa çoğunun kendinden önce ne olup bittiğiyle hiç alakası yok. Bana gelirsek; ne bir pişmanlığım var ne de öyle körü körüne bir nostaljim. Sadece geriye dönüp bakmayı seviyorum, çünkü orası hayal gücüne sonuna kadar açık bir alan; benim ruhuma da çok uyan siyah-beyaz bir melankoli hali. Tabii mutluluğun tek gerçek mekânı olan şimdiki zamandan, yani "burada ve şimdi" olmaktan asla vazgeçmeden… Mesele bu ikisi arasında gidip gelebilmekte

Fotoğraflar: Francesca Mantovani © Editions Gallimard.

Figüran

Didier Blonde

Figüran (Le Figurant)

Çevirmen: Birsel Uzma

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

2025

Muhabir: Ahmet Çağatay Bayraktar