Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín’in Kıbrıs’a dönüşü yeni bir hareketlilik umudu yarattı. Ancak temel soru değişmedi: Eğer bir ilerleme olacaksa, hangi hedefe doğru olacak?
María Ángela Holguín’in Kıbrıs’a dönüşü, adanın çözümsüzlüğe mahkûm edilmiş gibi görünen sorununda yeniden bir hareketlilik yaşanabileceği yönündeki tanıdık diplomatik beklentileri canlandırdı.
Mart ayında Cenevre’de gerçekleştirilen gayriresmî görüşmelerin ardından geçen görece sessiz dönemin sonrasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in kişisel temsilcisinin adaya gelişi, doğal olarak yeni bir sürece, olası bir genişletilmiş toplantıya, ortak bir belgeye, güven artırıcı önlemler paketine ya da hatta müzakerelere giden bir yol haritasına ilişkin çeşitli beklentileri beraberinde getirdi.
Ancak artan diplomatik temasların ardında değişmeyen bir gerçek var: Beklentiler yükseliyor, fakat bu beklentileri besleyecek somut gelişmeler aynı hızda ortaya çıkmıyor. Ortada üzerinde uzlaşılmış bir çerçeve yok. Tarafların kabul ettiği ortak bir siyasi belge yok. Daha da önemlisi, üzerinde mutabakat sağlanmış ortak bir hedef de yok.
Sorunun özü de tam burada yatıyor. Kıbrıs meselesi bugün yalnızca diyalog eksikliği yaşamıyor. Diyalog var. Liderler görüşüyor, Birleşmiş Milletler sürecin içinde kalmaya devam ediyor, teknik komiteler çalışıyor ve güven artırıcı önlemler tartışılıyor. Ancak daha derindeki sorun, tarafların aynı gelecek tasavvurundan söz etmiyor olmalarıdır. Rum tarafı için hedef hâlâ tek egemenlik altında iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyondur. Türkiye’nin desteklediği Kıbrıs Türk tarafı için ise başlangıç noktası egemen eşitlik ve eşit uluslararası statünün kabulüdür. Bunlar aynı noktaya ulaşan farklı yollar değil, farklı noktalara çıkan farklı güzergâhlardır.
Crans-Montana’nın uzun gölgesi
2017 yılında Crans-Montana görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasından bu yana Kıbrıs sürecinin üzerine inşa edildiği birçok varsayım aşınmaya başladı. Diplomatlar hâlâ alışılmış formülleri tekrarlıyor olabilir, ancak siyasi gerçeklik önemli ölçüde değişti. Birçok Rum için Crans-Montana, Türkiye’nin garantörlük sisteminden ve askeri varlığından vazgeçmeye niyetli olmadığı düşüncesini pekiştirdi. Birçok Kıbrıs Türkü için ise aynı süreç, federal bir yapı içerisinde siyasi eşitliğin hiçbir zaman tam anlamıyla kabul edilmeyebileceği kanaatini güçlendirdi. Bu algıların ne kadar haklı ya da haksız olduğu elbette tartışılabilir. Ancak siyasette algılar çoğu zaman gerçeklerden daha belirleyici olur. Nitekim 2017’den bu yana her iki taraftaki pozisyonlar da giderek daha katı hale geldi.
Bu nedenle Holguín’in görevi, klasik anlamda durmuş müzakereleri yeniden başlatmaya çalışmaktan çok daha zordur. O yalnızca tarafları yeniden aynı masaya oturtmaya çalışmıyor. Asıl yapmaya çalıştığı şey, her iki tarafın da meşru kabul edeceği ortak bir masanın hâlâ mevcut olup olmadığını anlamaktır. Birleşmiş Milletler sürekli olarak “ortak zemin” arayışından söz ediyor. Ancak sorun tam da burada ortaya çıkıyor. Çünkü ortak zeminin ne olduğu konusunda da taraflar uzlaşmış değil. Rum liderliği için ortak zemin federasyon parametrelerinden başlıyor. Kıbrıs Türk tarafı için ise ortak zemin egemen eşitliğin kabulüyle başlıyor. Her iki taraf da kendi ön koşulunu doğal başlangıç noktası olarak görüyor, karşı tarafın ön koşulunu ise sürecin önündeki temel engel olarak değerlendiriyor.
Güven artırıcı önlemler çözüm değildir
Son dönemde atılan güven artırıcı adımları küçümsemek doğru olmaz. Sivil toplumun sürece katılımı, ekonomik konular, sağlık alanındaki iş birliği, dini meseleler ve çeşitli teknik başlıklardaki temaslar iletişim kanallarının açık tutulmasına katkı sağlıyor. Yeni geçiş kapıları konusunda yürütülen görüşmeler de Holguín’in ziyareti sırasında somut bir sonuç vermese bile günlük yaşam açısından ve taraflar arasındaki asgari iş birliği atmosferinin korunması bakımından önem taşıyor. Bölünmüş bir adada küçük adımların da anlamı vardır.
Ancak güven artırıcı önlemlerin çözümle karıştırılmaması gerekir. Yeni bir kapının açılması egemenlik tartışmasını çözmez. Teknik komitelerin çalışmaları siyasi eşitlik sorununa cevap vermez. Pratik alanlardaki iş birliği, Kıbrıs’ın federasyona mı, iki eşit siyasi yapıya mı, yoksa henüz tanımlanmamış başka bir ortak yaşam modeline mi yöneldiğini belirlemez. Sorun yalnızca güven yaratmak değildir. Asıl mesele, güven artırıcı önlemlerin temel siyasi sorunlarla yüzleşmenin yerine geçmesini engellemektir. Kıbrıs tarihinde teknik alanlarda ilerleme sağlanırken siyasi alandaki temel anlaşmazlıkların olduğu yerde kaldığı pek çok süreç yaşandı.
Ya çözüm tek seferde gelmek zorunda değilse?
Belki de mevcut tartışmalarda yeterince üzerinde durulmayan en önemli soru şudur: Kıbrıs gerçekten de ya kapsamlı bir çözüm ya da kalıcı bir çıkmaz arasında seçim yapmak zorunda mıdır?
On yıllardır diplomatik girişimler, adanın geleceğinin yönetişim, toprak düzenlemeleri, güvenlik, garantiler, mülkiyet, vatandaşlık ve güç paylaşımı gibi tüm başlıkları aynı anda çözen kapsamlı bir anlaşmayla şekilleneceği varsayımı üzerine kuruldu. Oysa bugüne kadar bu hedef doğrultusunda yapılan her büyük girişim başarısız oldu. 1970’li yılların sonundaki üst düzey anlaşmalardan Annan Planı’na, oradan da Crans-Montana’ya kadar uzanan süreçlerin ortak özelliği, kapsamlı çözüm arayışlarının kendi ağırlıkları altında çökmüş olmasıdır.
Bu durum giderek daha fazla kişinin şu soruyu sormasına yol açıyor: Ya sorun siyasi irade eksikliğinden çok, her şeyin aynı anda çözülmesi gerektiği varsayımındaysa?
Alternatif bir yaklaşım olarak kademeli çözüm modeli üzerinde düşünmek mümkündür. Böyle bir yaklaşımda taraflar iş birliğini önceden belirlenmiş bir anayasal modelin geçici basamağı olarak görmek yerine, ortak çıkar alanlarında aşamalı ilerlemeyi hedefleyebilir. Ticaret, enerji bağlantıları, su yönetimi, çevrenin korunması, halk sağlığı, turizm, kültürel miras, afet yönetimi ve altyapı projeleri yalnızca güven artırıcı önlemler olmaktan çıkıp yeni bir ilişkinin yapı taşlarına dönüşebilir.
Bu yaklaşım taraflardan hiçbirinin nihai siyasi hedeflerinden vazgeçmesini gerektirmez. Rum tarafı federasyonu savunmaya devam edebilir. Kıbrıs Türk tarafı egemen eşitlik tezini koruyabilir. Değişecek olan şey, insanların günlük hayatını ilgilendiren alanlardaki ilerlemenin tüm siyasi ve anayasal başlıklarda uzlaşı sağlanana kadar beklemek zorunda olduğu anlayışıdır.
Aslında Avrupa Birliği’nin ortaya çıkışı da benzer bir mantığa dayanıyordu. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, üyeleri arasındaki siyasi anlaşmazlıkları çözmek amacıyla kurulmadı. Ancak belirli alanlardaki iş birliği zamanla daha derin entegrasyonun önünü açtı. Kıbrıs elbette farklı bir örnek. Ancak temel ilke burada da geçerliliğini koruyor: Güven çoğu zaman iş birliğinin ön koşulu değil, sonucudur.
Kademeli çözüm yaklaşımı tarihi bir anlaşmanın sembolik gücünü taşımaz. Büyük diplomatik zafer manşetleri üretmez. Ancak onlarca yıldır sonuç vermeyen kapsamlı çözüm arayışlarının sağlayamadığı bir şeyi sunabilir: Gerilimleri azaltırken her iki taraftaki insanların yaşam kalitesini artıracak sürdürülebilir bir iş birliği zemini.
Belirleyici değişken yine Ankara
Bugünkü tartışmaların dikkat çekici yönlerinden biri de özellikle Rum siyasi ve medya çevrelerinde Kıbrıs sorununun yalnızca toplumlararası bir mesele olarak ele alınamayacağı yönündeki kabulün giderek güçlenmesidir. Rum lider Nikos Hristodulides’in sık sık dile getirdiği “Anahtar Ankara’dadır” değerlendirmesi aslında yeni bir tespit değildir. Kıbrıs sorunu her zaman iki denge üzerine oturmuştur: Adanın iki kurucu halkı arasındaki iç denge ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki dış denge.
Yeni olan, Ankara’nın yalnızca baskıyla yön değiştirmeyeceğinin daha açık biçimde kabul edilmeye başlanmasıdır. Eğer Türkiye başarısız olmuş bir müzakere çerçevesine geri dönmekte stratejik bir yarar görmüyorsa, o zaman farklı bir yaklaşımı teşvik edecek unsurların ne olabileceği sorusu gündeme gelir. Böylece konu yalnızca Kıbrıs olmaktan çıkar. Türkiye-AB ilişkileri, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi, enerji iş birliği, Doğu Akdeniz’deki dengeler ve Avrupa güvenlik mimarisi tartışmanın bir parçası hâline gelir.
İlerleme nereye doğru?
Holguín’in ziyareti tarafları pozisyonlarını daha açık biçimde ortaya koymaya zorlayabilirse, bu bile önemli bir kazanım sayılabilir. Çünkü Kıbrıs sorunu yalnızca anlaşmazlıklardan değil, aşırı diplomatik muğlaklıktan da zarar gördü. Herkes diyalogdan yana olduğunu söylüyor. Herkes çözüm istediğini ifade ediyor. Herkes Birleşmiş Milletler’in çabalarını desteklediğini belirtiyor. Ancak hedef konusunda, yöntem konusunda, takvim konusunda ve hatta başarının ne anlama geldiği konusunda ciddi görüş ayrılıkları sürüyor.
Bu nedenle asıl sınav, Holguín’in yeni bir toplantı tarihi açıklayıp açıklayamayacağı değildir. Asıl sınav, tarafların üzerinde durabileceği asgari bir ortak anlayış alanı bulup bulamayacağıdır. Taraflar temel pozisyonlarından vazgeçmiş görünmeden ortak bir başlangıç noktası belirleyebilir mi? Güven artırıcı önlemler daha yapılandırılmış bir siyasi diyaloğa dönüşebilir mi? Birleşmiş Milletler, uzlaşmaz farklılıkları diplomatik nezaketin arkasına gizleme alışkanlığından kurtulabilir mi?
Şimdilik Holguín’in dönüşü Kıbrıs tartışmasını yeniden canlandırmış görünüyor. Ancak aynı zamanda taraflar arasındaki mesafenin ne kadar büyük olduğunu da ortaya koyuyor. Beklentiler yükseliyor, hayal kırıklıkları görünür hâle geliyor ve tartışmalar çoğalıyor.
Ada yeniden diplomatik bir hareketlilik dönemine giriyor. Ancak onlarca yıldır her girişimin, her müzakere turunun ve her yeni diplomatik çabanın sonunda dönüp dolaşıp aynı noktaya geliniyor: Hareket var, peki yön neresi?