Erhürman’ın dört ilkesi, Crans-Montana’dan bu yana Kıbrıs müzakerelerini baltalayan yapısal sorunları gidermeyi amaçlıyor

Crans-Montana Konferansı’nın çöküşünün üzerinden neredeyse on yıl geçmişken, Kıbrıs Türk lideri Tufan Erhürman artık asıl meselenin Kıbrıs müzakerelerini yeniden başlatmak değil, geçmişte yapılan hataların tekrarlanmasını önlemek olduğunu savunuyor. Yeni bir çözüm süreci için ortaya koyduğu dört ilke, görüşmelerin siyasi eşitlik temelinde, belirli bir takvim içerisinde yürütülmesini, geçmiş uzlaşıların korunmasını ve en önemlisi yeni bir başarısızlığın mevcut statükoyu yeniden üretmesine izin verilmemesini amaçlıyor.

Geçtiğimiz hafta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín Cuéllar’ın temaslarını yeniden başlatmasını izlemek üzere Kıbrıs’taydım. Şaşkınlıkla gördüm ki, aralarında oldukça bilgili gazeteciler ve siyasi gözlemcilerin de bulunduğu birçok Rum dostum, Kıbrıs Türk lideri Tufan Erhürman’ın dört maddelik metodolojisinin özünü anlamakta zorlanıyordu. Kimileri bunu yeni bir müzakere pozisyonu olarak görüyor, kimileri ise federasyona gizlenmiş bir alternatif olarak değerlendiriyordu. Oysa bu yaklaşım esas olarak, özlü müzakereler başlamadan önce anlamlı bir müzakere sürecinin kurallarını, parametrelerini ve hedeflerini tanımlama girişiminden ibarettir.

Kıbrıs sorununun uzun tarihinde çok az olay, Temmuz 2017’de Crans-Montana Konferansı’nın çöküşü kadar çağdaş Kıbrıs Türk siyasi düşüncesini etkilemiştir. Birçok katılımcı, diplomat ve gözlemci için İsviçre’deki görüşmeler, adanın bölünmesinden bu yana kapsamlı bir çözüme en çok yaklaşılan anı temsil ediyordu. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres sürece bizzat müdahil olmuş ve tarafların yönetim, toprak, güvenlik, garantiler ve güç paylaşımı konularındaki kalan farklılıklarını gidermeyi amaçlayan bir çerçeve ortaya koymuştu. Uluslararası çevrelerde hâkim olan görüş, tarafların bir anlaşmaya ulaşma mesafesinde oldukları yönündeydi.

Ancak görüşmeler çöktü.

Kıbrıslı Türkler açısından Crans-Montana’nın önemi yalnızca görüşmelerin başarısızlığa uğramasıyla sınırlı değildi. Asıl dönüştürücü olan, sonrasında yaşananlardı. Daha önce başarısızlıkla sonuçlanan sayısız girişimin ardından olduğu gibi, müzakerelerin sona ermesi adadaki siyasi gerçekliklerde anlamlı bir değişiklik yaratmadı. Rum tarafı konferans öncesinde sahip olduğu avantajlara geri döndü. Kıbrıs’ın uluslararası alanda tanınan hükümeti olmayı sürdürdü, Avrupa Birliği üyeliğinin sağladığı tüm hak ve ayrıcalıklardan yararlanmaya devam etti ve uluslararası kurumlar ile diplomatik platformlardaki konumunu korudu. Buna karşılık Kıbrıslı Türkler bir kez daha siyasi izolasyon, ekonomik kısıtlamalar, sınırlı uluslararası temaslar ve geleceklerine ilişkin süregelen belirsizlikle karşı karşıya kaldılar. Kıbrıs Türk toplumunda birçok kişi için çıkarılan ders son derece açıktı: Müzakerelere ne kadar yapıcı katılırlarsa katılsınlar, başarısızlık her seferinde eşitsiz bir statükoyu yeniden üretiyor, bir taraf hayatına kaldığı yerden devam ederken diğer taraf çözümsüzlüğün sonuçlarını taşımayı sürdürüyordu.

Bu deneyim, Kıbrıs müzakere sürecinin yapısal olarak dengesiz hale geldiği yönündeki algıyı güçlendirdi. Taraflardan biri, mevcut statüko büyük ölçüde kendi çıkarlarına hizmet ettiği için başarısızlığı göze alabiliyordu. Diğeri ise diplomasinin her başarısızlığında bedel ödüyordu. Erhürman’ın yeni bir sürecin nasıl yapılandırılması gerektiğine ilişkin yaklaşımını şekillendiren de esas olarak bu farkındalık oldu.

Erhürman, sırf müzakere olsun diye yeniden görüşmelere dönülmesini savunmak yerine, yeni ve özlü bir sürecin dört açık ilkeyle başlaması gerektiğini ileri sürüyor. Bu ilkeler müzakereleri engellemek için ortaya konmuş ön koşullar değil, görüşmelerin gerçekçi bir başarı şansına sahip olmasını sağlayacak temel unsurlar olarak tasarlanmış durumda.

Siyasi eşitlik müzakere konusu değildir

İlk ve en önemli ilke siyasi eşitlikle ilgilidir.

Erhürman, siyasi eşitliğin yeni bir süreçte yeniden müzakere edilecek bir konu olarak ele alınamayacağını defalarca vurguladı. Çünkü siyasi eşitlik, Birleşmiş Milletler tarafından zaten çözümün temel unsurlarından biri olarak kabul edilmiş durumdadır. Ona göre siyasi eşitlik başlangıçta kabul edilmeyecekse, özlü müzakerelere başlamanın da pek anlamı yoktur.

Bu yaklaşım, Kıbrıs Türk tarafının uzun yıllara dayanan bir kaygısını yansıtmaktadır. On yıllar süren müzakereler boyunca temel soru hiçbir zaman Kıbrıslı Türklerin gelecekteki federal ortaklığa katılıp katılmayacağı olmamıştır. Asıl mesele, bu katılımın anlamlı olup olmayacağıdır. Kıbrıs Türk perspektifinden siyasi eşitlik yalnızca sembolik temsilden ibaret değildir. Siyasi eşitlik, Kıbrıslı Türklerin yönetime etkin biçimde katılabilmelerinin ve gelecekteki devletin büyük toplumun hâkimiyetindeki çoğunlukçu bir yapı yerine gerçek bir ortaklık olarak işlemesinin güvencesidir.

Bu anlayışın temelini geleneksel olarak iki unsur oluşturmuştur.

Bunlardan ilki dönüşümlü başkanlık ilkesidir. Kıbrıslı Türkler uzun yıllardır, gelecekteki federal ortaklığın iki kurucu devletin siyasi eşitliğini gerçekten yansıtabilmesi için her iki toplumun da belirli dönemlerde en üst yürütme makamını üstlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu anlayışın kökleri, Kıbrıs Türk toplumunun anayasal güvencelerle donatılmış cumhurbaşkanı yardımcılığı makamına sahip olduğu 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ortaklık felsefesine dayanmaktadır. Bu nedenle dönüşümlü başkanlık, gelecekteki bir çözüm bağlamında bir taviz ya da ayrıcalık olarak değil, siyasi eşitliğin ve devlet üzerindeki ortak sahipliğin doğal ve görünür bir ifadesi olarak görülmektedir.

İkinci unsur ise karar alma süreçlerine etkin katılımdır. Kıbrıs Türkleri açısından siyasi eşitlik, kurumlarda sayısal temsile indirgenemez. Aynı zamanda kararları etkileyebilme ve büyük toplumun tek taraflı hâkimiyetini önleyebilme kapasitesini de içermelidir. Bu nedenle Kıbrıs Türk müzakerecileri, federal yönetişimi ve iki kurucu devletin yaşamsal çıkarlarını ilgilendiren konularda alınacak kararlarda en az bir olumlu Kıbrıs Türk oyunun gerekli olması gerektiğini sürekli savunmuştur. Bu tür düzenlemeler, Kıbrıslı Türklerin ortak yönetime katılan gerçek ortaklar olmasını, yalnızca sürekli olarak azınlıkta bırakılan bir topluluk konumuna düşmemesini amaçlamaktadır. Kıbrıs Türk düşüncesinde dönüşümlü başkanlık ile etkin katılım birbirinden ayrı talepler değil, siyasi eşitlik ilkesine somut içerik kazandıran tamamlayıcı mekanizmalardır.

Erhürman’a göre bunlar müzakere masasında alınıp satılabilecek pazarlık unsurları değildir. Bunlar gelecekteki bir ortaklığın gerçekten siyasi eşitlik temelinde kurulup kurulmayacağını belirleyen unsurlardır. Eğer siyasi eşitlik, etkin katılım, dönüşümlü başkanlık ve karar alma mekanizmalarına anlamlı katılım en baştan kabul edilmeyecekse, müzakerelerin varlık nedeni de sorgulanır hale gelir.

Nitekim Erhürman’ın defalarca vurguladığı gibi, görüşmelerin temelini oluşturan ilkelerden biri hâlâ tartışmalıysa, müzakere masasına oturmanın da pek anlamı yoktur.

Müzakerelerin bir son noktası olmalı

İkinci ilke, geçmiş Kıbrıs girişimlerinin bir başka kronik zafiyetine işaret etmektedir: açık ve bağlayıcı bir takvimin yokluğu.

Kıbrıs müzakere tarihine bakıldığında, zamanla diplomatik rutine dönüşen çok sayıda açık uçlu süreç görmek mümkündür. Toplantılar yapılmış, teknik komiteler kurulmuş, güven artırıcı önlemler tartışılmış ve uluslararası temsilciler başkentler arasında mekik dokumuştur. Ancak net bir bitiş noktası olmadığı için zor siyasi kararlar sürekli ertelenmiştir.

Erhürman’a göre yeni süreç zamanla sınırlı ve sonuç odaklı olmalıdır. Taraflar daha başlangıçta müzakerelerin sonsuza kadar sürmeyeceğini bilmelidir. Özlü konuların ele alınacağı ve kararların alınacağı açıkça tanımlanmış bir zaman dilimi bulunmalıdır.

Bu yaklaşım gerçekçi olmayan son tarihler dayatmak ya da yapay baskı yaratmak anlamına gelmemektedir. Amaç, müzakerelerin istikrarlı biçimde bir sonuca doğru ilerleyeceği bir çerçeve oluşturmaktır. Aksi halde görüşmeler, çözüme ulaşmanın aracı olmaktan çıkıp kendi başına bir hedefe dönüşme riski taşımaktadır.

Takvim ısrarı aynı zamanda toplumdaki yorgunluğu da yansıtmaktadır. Birçok Kıbrıslı Türk hayatı boyunca çözümün köşeyi dönünce geleceğini duydu. Özellikle genç kuşaklar için sonsuz müzakereler, sonsuz belirsizlik anlamına gelmeye başladı. Belirlenmiş bir zaman çerçevesi, giderek daha fazla kişinin kuşkuyla baktığı sürece yeniden güven kazandırabilir.

Var olanın üzerine inşa etmek

Üçüncü ilke, geçmiş yakınlaşmaların korunmasıyla ilgilidir.

Arka arkaya gelen müzakereci kuşakları, yönetim, toprak, mülkiyet, ekonomik düzenlemeler, Avrupa Birliği meseleleri ve kurumsal yapılar üzerine yürütülen görüşmelere büyük emek harcadılar. Önemli anlaşmazlıklar sürse de onlarca yıllık müzakereler sonucunda hatırı sayılır bir birikim oluşmuştur.

Erhürman’a göre yeni bir süreç bu kazanımları yok sayarak başlayamaz. Böyle bir yaklaşım, müzakereleri daha önce sayısız kez yapılmış tartışmaları yeniden tekrarlamaya mahkûm eder.

Yakınlaşmaların korunması başka bir nedenle de önemlidir. Bu yaklaşım çözüm sürecindeki devamlılığı korur. Siyasi liderler değişir. Hükümetler gelir gider. Ancak her seçim sonucunda geçmişte varılan anlayışlar terk edilirse, çözüme ulaşma ihtimali giderek daha uzak hale gelir.

Erhürman için yakınlaşmaları korumak müzakereleri dondurmak anlamına gelmemektedir. Amaç, yıllar süren çabalarla elde edilen ilerlemenin kısa vadeli siyasi hesaplarla kolayca çöpe atılmasını önlemektir.

Statükoya geri dönüş yok

Dördüncü ilke ise belki de en fazla dikkat çeken unsur olmuştur. Çünkü bu ilke, Crans-Montana’dan bu yana Kıbrıs Türk siyasi düşüncesini meşgul eden temel soruna değinmektedir.

Erhürman’a göre yeni bir müzakere süreci başarısız olursa, statükoya geri dönüş olmamalıdır.

Bu ilke sıklıkla yanlış anlaşılmaktadır. Belirlenmiş bir alternatif modeli ya da otomatik olarak belirli bir siyasi sonuca yönelmeyi ifade etmemektedir. Esas olarak Kıbrıslı Türklerin bir kez daha başarısız bir sürecin sonuçlarını taşımak zorunda kalmasını reddetmektedir.

Mevcut statüko doğası gereği asimetriktir. Bir taraf uluslararası tanınmışlığa, Avrupa Birliği üyeliğine ve küresel siyasi ve ekonomik yapılara sınırsız erişime sahiptir. Diğer taraf ise çözüm çabalarına verdiği desteği defalarca göstermesine rağmen izolasyon altında yaşamaya devam etmektedir.

2004 Annan Planı referandumu bu dengesizliğin belki de en çarpıcı örneğidir. Kıbrıslı Türkler Birleşmiş Milletler planını onayladı. Rumlar reddetti. Ancak sonrasında ortaya çıkan ödüller ve sonuçlar, iki toplumun yaptığı tercihlerle pek de uyumlu olmadı.

Crans-Montana da aynı algıyı güçlendirdi. Bir kez daha müzakereler başarısız oldu. Bir kez daha Kıbrıslı Türkler izolasyona döndü. Uluslararası sistem ise büyük ölçüde eskisi gibi işlemeye devam etti.

Erhürman’ın savunduğu görüş, böyle bir sonucun sonsuza kadar tekrarlanamayacağıdır. Eğer yeni bir süreç siyasi eşitlik temelinde, belirlenmiş bir takvim içinde ve tarafların samimi bağlılığıyla başlatılıyorsa, başarısızlık mevcut gerçekliklerin yeniden değerlendirilmesine yol açmalıdır. Uluslararası toplum saati sıfırlayıp birkaç yıl sonra yeni bir müzakere turu hazırlığına girişemez.

Bu ilkenin önemi, teşvikleri değiştirmesinde yatmaktadır. On yıllar boyunca Kıbrıs süreci, başarısızlığın sonuçlarının son derece eşitsiz dağıldığı bir çerçevede yürütüldü. Mevcut düzenlemelerden en fazla yararlanan taraf, görüşmeler çöktüğünde görece sınırlı maliyetlerle karşılaşıyordu. Statükodan zarar gören taraf ise daha ağır bedeller ödüyordu.

Erhürman, önceki duruma dönüşün mümkün olmayacağını vurgulayarak, tüm tarafların başarıya gerçek anlamda yatırım yapacağı daha dengeli bir müzakere ortamı yaratmaya çalışmaktadır.

Süreç yönetiminin ötesinde

Bir bütün olarak ele alındığında, Erhürman’ın dört ilkesi sıradan bir müzakere pozisyonundan daha fazlasını ifade etmektedir. Bunlar, çözüm çabalarını defalarca sekteye uğratan yapısal sorunları gidermeye yönelik bir girişimdir.

Siyasi eşitlik gelecekteki ortaklığın temelini oluşturur. Açık bir takvim müzakerelerin sonuca yönelmesini sağlar. Yakınlaşmaların korunması sürecin sürekli yeniden başlamasını önler. Statükoya dönüşün reddedilmesi ise hesap verebilirlik ve sonuç kavramlarını devreye sokar.

Dört ilkenin ortak paydası, birçok Kıbrıslı Türkün “süreç yönetimi dönemi” olarak gördüğü anlayışın ötesine geçme arzusudur. On yıllar boyunca Kıbrıs sorunu çözülmekten çok yönetildi. Müzakereler çoğu zaman siyasi sonuç üretmekten ziyade diplomatik hareketliliği sürdürmenin aracı haline geldi.

Crans-Montana’nın üzerinden yaklaşık on yıl geçmişken Erhürman’ın mesajı nettir: Müzakereleri yeniden başlatmak yeterli değildir. Asıl mesele, görüşmelerin gerçekçi bir başarı şansına sahip olacağı koşulları yaratmaktır. Siyasi eşitlik yoksa başlamak için bir neden yoktur. Takvim yoksa aciliyet yoktur. Yakınlaşmalar korunmuyorsa devamlılık yoktur. Başarısızlığın sonuçları yoksa uzlaşma teşviki de yoktur.

Bu ilkelerin gelecekteki bir çözüm sürecinin temeli haline gelip gelmeyeceği henüz belli değildir. Ancak açık olan şudur ki, bu yaklaşım on yılların deneyimlerinden çıkarılan derslerin kapsamlı bir yeniden değerlendirmesini yansıtmaktadır. Birçok Kıbrıslı Türk için artık mesele müzakerelerin yeniden başlayıp başlamayacağı değildir. Asıl soru, yeni bir sürecin Kıbrıs diplomasisini kuşaklar boyunca şekillendiren başarısızlıkları tekrarlamayacak şekilde tasarlanıp tasarlanamayacağıdır.