Holguín’in yürüttüğü diplomatik girişimin önündeki en büyük engelin anayasal modeller, güvenlik düzenlemeleri ya da toprak başlıkları olmadığı giderek daha net görülüyor. Asıl sorun, adanın iki yanında yıllar içinde kök salan çözüm korkusu, tehdit algıları ve bunları besleyerek zamanla adeta zehirli bir sarmaşığa dönüşen siyasi refleksler. Eğer bu sarmaşık bir kez daha müzakere masasını sararsa, kaybeden yalnızca yeni bir BM girişimi değil, Kıbrıs’ın geleceği olacaktır.

Kıbrıs sorununda yıllardır belki de yanlış soruyu soruyoruz. Çözümün önündeki en büyük engelin siyasi eşitlik mi, garantiler mi, güvenlik düzenlemeleri mi, toprak mı yoksa mülkiyet mi olduğunu tartışıp duruyoruz. Oysa Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín Cuéllar’ın son haftalarda yürüttüğü diplomatik girişim etrafında yaşananlar bana bambaşka bir gerçeği yeniden hatırlattı. Görünen o ki bütün bu başlıkların önünde duran çok daha temel bir engel var: Çözüm ihtimalinin kendisinden duyulan korku. Son günlerde yaşanan tartışmaların büyük bölümü henüz masaya gelmemiş önerilere, yazılmamış metinlere ve konuşulmamış formüllere verilen tepkilerden oluştu. Başka bir ifadeyle, gerçeklere değil ihtimallere tepki gösterildi.

Holguín’in taraflarla “gevşek çözüm” seçeneklerini görüştüğünü öne süren haberler yayımlanır yayımlanmaz, son derece dikkatli ilerleyen diplomatik temaslar birkaç saat içinde sert bir siyasi polemiğe dönüştü. Ortada gerçekten hazırlanmış bir öneri bulunup bulunmadığı bilinmeden suçlamalar havada uçuşmaya başladı. Daha resmi müzakere süreci başlamadan hangi tavizlerin verildiği, hangi kırmızı çizgilerin aşıldığı konuşuldu. Diplomasi yerini söylentilere, analiz yerini önyargılara, sağduyu ise yerini duygusal reflekslere bıraktı. Bana göre yaşananlar Holguín’in nasıl çalıştığını değil, Kıbrıs’ta çözüm ihtimalinin nasıl algılandığını gösteriyor.

Süreci yakından izleyen kıdemli bir diplomatın sözleri belki de bütün bu tartışmaların en özlü değerlendirmesiydi. “Bu tartışma aslında her iki tarafın da olası bir çözümden korktuğunu gösteriyor” diyor diplomat. “İşte bu korku birçok siyasi aktörün büyük resmi görmesini engelliyor.” Gerçekten de son günlerde yaşananlara dönüp baktığımızda, tarafların büyük bölümünün ortada somut bir öneri bulunmamasına rağmen henüz yazılmamış bir metne ve henüz başlamamış bir müzakereye tepki verdiğini görüyoruz. Tartışılan şey gerçekler değil ihtimaller, verilen tepkiler ise bilgilerden çok korkulardan besleniyor.

Holguín’in görevi çözüm üretmek değil, çözümün mümkün olup olmadığını anlamak

Son aylarda Holguín’in görevi konusunda ciddi bir yanlış algı oluştu. Oysa yaptığı iş sanıldığı gibi taraflara kabul ettirilecek yeni bir çözüm planı hazırlamak ya da anayasal formüller geliştirmek değil. Diplomatik kaynakların anlattığı tablo çok daha farklı. Holguín, Genel Sekreter António Guterres’e sunulacak stratejik bir değerlendirme hazırlıyor ve aslında tek bir sorunun cevabını arıyor: Kıbrıs’ta yeniden ciddi bir müzakere sürecini başlatabilecek siyasi iklim oluştu mu? Dolayısıyla yaptığı iş müzakere yürütmek değil; müzakerenin mümkün olup olmadığını araştırmak.

Bu çerçevede Holguín’in planlanmamış biçimde New York’a gitmesi de sıradan bir program değişikliği olarak görülmemeliydi. Nitekim cuma akşamı Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres ile gerçekleştirdiği görüşme, Kıbrıs dosyasının kritik bir değerlendirme aşamasına ulaştığını gösteren önemli bir gelişme oldu. Görüşmenin içeriği ve vardığı sonuçlar henüz bilinmiyor. Ancak zamanlaması tek başına önemli. Çünkü bu buluşma, 6 Temmuz’da Güvenlik Konseyi’ne sunulacak iyi niyet misyonu ve UNFICYP raporlarının son şeklinin verilmesinden hemen önce gerçekleşti. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs dosyasına bundan sonra hangi siyasi ağırlıkla yaklaşacağını belirleyecek değerlendirme sürecinin de önemli bir halkasını oluşturdu.

Deneyimli bir diplomatın ifadesiyle, “Asıl soru, Genel Sekreter’in görev süresinin son altı ayında böylesine kırılgan bir siyasi atmosferde bu dosyaya yatırım yapmayı sürdürmek isteyip istemediğidir.” Bu küçümsenecek bir değerlendirme değildir. Her Genel Sekreter, sınırlı siyasi sermayesini hangi krizlere ve hangi diplomatik girişimlere ayıracağına karar vermek zorundadır. Ancak Holguín ile yaptığı görüşmenin zamanlaması, Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs dosyasından uzaklaşmaya değil, tam tersine yeni bir diplomatik safhaya hazırlanıyor olabileceği izlenimini güçlendirmektedir.

Eğer Genel Sekreter, Holguín’in değerlendirmesi ışığında adadaki iki taraf ile garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık arasında yeni bir siyasi zemin oluşabileceği kanaatine varırsa, bundan sonraki aşamada taraflara empoze edilmeyecek, yalnızca tartışmaya açılacak bir strateji belgesini gündeme getirmesi de ihtimal dahilindedir. Böyle bir metin yeni bir Annan Planı ya da hazır bir çözüm reçetesi olmayacaktır. Tam tersine, üzerinde müzakere yürütülebilecek ortak ilkeleri, temel parametreleri ve hedeflenen çözüm mimarisinin ana hatlarını ortaya koyan bir tartışma belgesi niteliği taşıyabilir. Bunun gerçekleşebilmesinin ise tek şartı vardır. Adadaki iki tarafın ve üç garantör ülkenin ortak siyasi iradesi oluşmadan Birleşmiş Milletler’in herhangi bir çözüm modelini ilerletmesi ne hukuken ne de siyaseten mümkündür.

Diplomatik kulislerde konuşulan ve henüz hiçbir resmi niteliği bulunmayan düşünce ise klasik çözüm kalıplarının dışına çıkan, kendine özgü (sui generis) bir devlet yapılanmasına işaret ediyor. Buna göre ortaya çıkabilecek model ne üniter devlet, ne alışılmış anlamıyla federal devlet ne de geleneksel bir konfederasyon olacak. Uluslararası hukuk bakımından tek egemen kişiliğe ve tek uluslararası temsile sahip; içeride ise iki kurucu yapının geniş yetkiler kullandığı, merkezi yapının yalnızca ortak çıkar alanlarında görev üstlendiği üç katmanlı bir devlet düzeni üzerinde düşünülüyor. Tek uluslararası vatandaşlık altında, birbirine eşit değerde kabul edilen iki kurucu kimlik ile merkezi kararların her iki toplumun etkin katılımını güvence altına alacak mekanizmalar üzerinden alınacağı özgün bir mimariden söz ediliyor.

Dikkat çekici olan yalnızca tartışılan olası devlet modeli değil, buna eşlik ettiği görülen yeni müzakere anlayışıdır. Son dönemde Tufan Erhürman’ın dile getirdiği yeni metodolojinin temel unsurlarından biri olan “statükoya dönüş yok” ilkesi, diplomatik çevrelerde konuşulan bu yaklaşımın hemen her aşamasına da yansımış görünüyor. Buna göre olası bir müzakere sürecinin başarısızlıkla sonuçlanması halinde, geçmişte defalarca yaşandığı gibi yalnızca Kıbrıs Türk tarafının siyasi ve ekonomik açıdan yeniden cezalandırıldığı, buna karşılık Rum tarafının mevcut uluslararası statüsünü hiçbir bedel ödemeden koruduğu eski döngüye geri dönülmeyeceği anlayışı öne çıkıyor. Başka bir ifadeyle, müzakere süreci kadar müzakeresizliğin sonuçlarının da yeniden tanımlandığı farklı bir yaklaşım üzerinde duruluyor. Elbette bunların hiçbiri bugün için resmi bir müzakere metni değildir. Bunlar yalnızca, tarafların siyasi irade göstermeleri halinde tartışmaya açılabilecek olası bir çözüm mimarisine ilişkin diplomatik değerlendirmelerdir.

Korkular gerçeklerin önüne geçtiğinde

Diplomasinin en temel araçlarından biri keşif temaslarıdır. Bu temasların amacı anlaşmaya varmak değil, tarafların sınırlarını, hassasiyetlerini ve siyasi reflekslerini ölçmektir. Kıdemli bir diplomatın ifadesiyle, “Stratejik açıdan bakıldığında, bir şey olmadan önce tarafların nasıl tepki vereceğini bilmek iyidir.” Çünkü iyi bir arabulucu önce zemini yoklar, ardından hangi başlıkların ilerleyebileceğini, hangilerinin ise daha ilk adımda süreci raydan çıkaracağını anlamaya çalışır. Ne var ki Kıbrıs’ta keşif diplomasisi çoğu zaman çok kısa sürede iç siyasetin malzemesine dönüşüyor. İhtimaller gerçekmiş gibi sunuluyor, varsayımlar kesin bilgiye dönüşüyor ve süreç daha başlamadan siyasi kutuplaşmanın konusu haline geliyor.

Geçtiğimiz hafta dikkatimi en çok çeken şey haber sızıntısının kendisi olmadı. Diplomasi tarihinde sızıntılar her zaman olmuştur ve bundan sonra da olacaktır. Dikkat çekici olan, iki tarafta da siyasetçilerin ve yorumcuların henüz ortada gerçek bir müzakere metni bulunmazken varsayımlar üzerinden birbirleriyle mücadele etmeye başlamalarıydı. Türk tarafında ve Ankara’da birçok kişi siyasi eşitliğin, güvenlik düzenlemelerinin ya da egemenlik haklarının sessizce pazarlık konusu yapıldığı endişesine kapıldı. Rum tarafında ise kabul edilemez anayasal tavizlerin hazırlanmakta olduğu korkusu hızla yayıldı. Oysa her iki tarafın da tepki verdiği ortada gerçek bir metin yoktu. Her iki taraf da aynı şeye tepki gösteriyordu: Korkuya.

Bu tablo aslında Kıbrıs müzakerelerinin yıllardır değişmeyen paradoksunu yeniden ortaya koyuyor. Taraflar çoğu zaman masaya konulan önerilere değil, karşı tarafın bir gün önerebileceğini düşündükleri ihtimallere karşı pozisyon alıyorlar. Böyle olunca da müzakere başlamadan siyasi savunma hatları kuruluyor, henüz yazılmamış metinler reddediliyor ve çözüm ihtimali daha ilk aşamada psikolojik dirençle karşılaşıyor. Sorun yalnızca güven eksikliği değildir; sorun, çözüm ihtimalinin bile mevcut siyasi dengeleri değiştirebileceği korkusudur.

Bu nedenle son günlerde bilinçli biçimde dolaşıma sokulan “Holguín herkesle konuşuyor” söylemi de dikkat çekicidir. Süreci yakından bilen diplomatik kaynaklar bunun gerçeği yansıtmadığını açık biçimde dile getiriyor. Tam tersine, bu söylemin kasıtlı biçimde yaygınlaştırıldığını, amacın ise Holguín’in yürüttüğü girişimin güvenilirliğini tartışmalı hale getirmek olduğunu belirtiyorlar. Bugün yanlış bilgi yalnızca bir propaganda aracı değildir. Kıbrıs sorununda yanlış bilgi, müzakere sürecini doğrudan etkileyebilen başlı başına siyasi bir aktöre dönüşmüş durumdadır.

Kıbrıs’ın zehirli sarmaşığı

Yaklaşık yarım asırdır Kıbrıs müzakerelerini izliyorum. Sayısız süreç başladı, umut yarattı, uluslararası destek topladı ve sonunda hayal kırıklığıyla sona erdi. Elbette her dönemin görünen sorunları vardı. Yönetim modeli, siyasi eşitlik, güvenlik, garantiler, toprak ve mülkiyet başlıkları hiçbir zaman kolay olmadı. Ancak yıllar geçtikçe şuna daha çok inanır oldum: Bütün bu görünür sorunların etrafında sessizce büyüyen görünmez başka bir engel daha var. Ben buna Kıbrıs’ın zehirli sarmaşığı diyorum.

Bu sarmaşık ilk bakışta zararsız görünür. Seçilerek servis edilen haberlerle filizlenir, isimsiz kulis bilgileriyle güçlenir, korkuları besleyen siyasi açıklamalarla büyür ve kamuoyunu duygusal reflekslerle hareket etmeye yönelten manşetlerle dallanıp budaklanır. Bir süre sonra siyasetçiler taviz vermekten değil, müzakereyi savunuyor görünmekten çekinir hale gelir. Çözümü konuşmak bile siyasi risk olarak görülmeye başlanır. Müzakere masası daha kurulmadan siyasi cesaret aşınır, güven ortamı zayıflar ve diplomatik girişimler, gerçek sorunlarla yüzleşme fırsatı bile bulamadan kendi psikolojik yüklerinin altında ezilir.

Bugün Holguín’in karşı karşıya bulunduğu en büyük sınav da tam olarak budur. Karşısındaki temel güçlük anayasal formüller üretmek değildir. Çünkü anayasal modeller ancak taraflar müzakere etmeye karar verdikten sonra anlam kazanır. Asıl mesele, tarafların o masaya korkularını yöneterek oturup oturamayacaklarıdır. Eğer çözüm ihtimali daha müzakere başlamadan siyasi tehdit olarak görülmeye devam ederse, hangi model önerilirse önerilsin başarı şansı son derece sınırlı olacaktır.

Buna rağmen bugün tablo bütünüyle karamsar değildir. Ne Ankara ne de adadaki Türk tarafı süreci terk etmiş görünmektedir. Türkiye, egemen eşitlik, eşit uluslararası statü ve güvenlik konusundaki temel ilkelerini yeniden teyit ederken diplomatik temasların sürdürülmesine de kapıyı kapatmamaktadır. Tufan Erhürman da polemik yerine siyasi soğukkanlılığı tercih ederek, herhangi bir sürecin Türkiye ile tam eşgüdüm içinde ve Türk tarafının açık onayı olmadan ilerleyemeyeceğini vurgulamış, diyaloğun taviz anlamına gelmediğinin altını çizmiştir. Bu yaklaşım, son günlerde yaşanan sert tartışmalar içinde belki de en dikkat çekici olumlu gelişmedir.

Şimdi gözler yalnızca New York’ta değildir. Avrupa Birliği’nin hem Kıbrıs Türk toplumuna yönelik açılımları hem de Türkiye ile ilişkilerinde atması beklenen adımlar, Brüksel’de yürütülen temasları daha önemli hale getirirken, 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi sırasında gerçekleşecek liderler görüşmeleri de sürecin siyasi yönünü belirleyebilecek niteliktedir. Eğer bütün bu diplomatik temaslar ortak bir siyasi irade oluşturabilirse, önümüzdeki haftalarda bugüne kadarki keşif diplomasisinin yerini çok daha somut, hedefi daha belirgin ve sonuç almaya odaklı yeni bir diplomatik sürecin alması şaşırtıcı olmayacaktır.

Asıl sınav Holguín’in değil, hepimizin

Ankara’daki NATO Zirvesi, Genel Sekreter’in Güvenlik Konseyi’ne sunacağı raporlar ve Holguín’in bundan sonraki temasları elbette önemli dönüm noktaları olacaktır. Ancak bunların hiçbiri tek başına Kıbrıs’ın geleceğini belirlemeyecektir. Gerçek mesele artık yeni bir anayasal model bulunup bulunamayacağı değildir. Gerçek mesele, tarafların ciddi bir müzakerenin kendilerini nereye götürebileceğini öğrenmeye cesaret edip edemeyecekleridir.

Belki de Holguín’in bugüne kadarki en önemli katkısı henüz herhangi bir çözüm modeli ortaya koymuş olması değil, Kıbrıs sorununun önündeki gerçek psikolojik engeli görünür hale getirmiş olmasıdır. Son haftalarda yaşanan tartışmalar bize anayasal formüllerden önce güvenin, cesaretin ve siyasi iradenin müzakere edilmesi gerektiğini bir kez daha gösterdi.

Bu nedenle bugün asıl sınav yalnızca Holguín’in sınavı değildir. Bu sınav, adadaki iki toplumun, garantör ülkelerin, Birleşmiş Milletler’in, Avrupa Birliği’nin ve aslında Kıbrıs’ın geleceği konusunda söz söyleyen herkesin ortak sınavıdır. Eğer çözüm korkusunu besleyen o zehirli sarmaşığın diplomasi masasını bir kez daha sessizce sarmasına izin verilirse, kaybeden ne António Guterres olacaktır ne de María Ángela Holguín. Kaybeden yine Kıbrıs olacak; iki toplum, tarihin bu kez farklı yazılmasına imkân verebilecek belki de en önemli fırsatlardan birini daha kendi elleriyle tüketmiş olacaktır.