İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının, 6 Eylül Cumartesi günü Küçükçiftlik Park'ta düzenlenen Manifest konserine ilişkin "hayasızca hareketler" ve "teşhircilik" suçlarından soruşturma başlatması, müzik ve hukuk çevrelerinde tartışmaya yol açtı.
Başsavcılığın açıklamasında, grubun konserdeki dans ve gösterilerde "Edep, iffet, ar ve haya duyguları, edep törelerine saldırı niteliği taşıyan, çocukları ve gençlerin bu duygularına zarar verip olumsuz etkileyici nitelikte olan eylem ve hareketlerde bulunduklarının" tespit edilmesi üzerine soruşturma başlatıldığı ifade edildi. Fakat konser sadece 18 yaş üstü dinleyicilere açıktı.
Manifest grubunun konserlerinin sosyal medya paylaşımlarına da "milli güvenlik" gerekçesiyle erişim engeli getirildi. Daha önce de kıyafetleri gerekçe gösterilerek hedef gösterilen müzik grubunun Erzurum’daki konseri de bu sebeple iptal edilmişti.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral, grupla ilgili 7 Eylül'de yaptığı bir paylaşımda Manifest grubunun sansürlenmiş bir fotoğrafını kullanmış ve şöyle demişti: "Manifest grubu denen bu ahlâksız-edepsiz-hayasız zebani kılıklı yaratıklar, bir daha bu teşhirciliği yapamayacak şekilde haklarında işlem yapılmalıdır."
Grup üyeleri, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, 6 Eylül'deki konserlerine ilişkin "hayasızca hareketler" ve "teşhircilik" iddiasıyla açtığı soruşturma kapsamında 9 Eylül'de mahkemeye çıkmıştı. Grup üyeleri yurtdışı çıkış yasağı ve imza yoluyla adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı.
Türkiye turneleri de iptal edildi
Dün, grubun sosyal medya hesaplarından Türkiye turnelerinin de iptal edildiği duyuruldu. Söz konusu paylaşımda, "Haftalar önce biletleri tükenen Türkiye turnemiz iptal olmuştur. Seyircimize ilgisi ve sevgisi için teşekkür ederiz" ifadeleri kullanıldı.
Soruşturma ve erişim engeli kararına tepkiler çeşitli sivil toplum aktörlerinden geldi; baro ve kadın örgütleri ifade özgürlüğü, sanat özgürlüğü ve cinsiyet eşitliği ekseninden eleştiriler yöneltti. Medyada ve sosyal medyada hem destek hem karşıt görüşler hızla yayıldı; olay, kısa sürede kültür-politika tartışmasının odağına yerleşti.
Konuyla ilgili görüşlerini 24 Saat Gazetesi ile paylaşan Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK) Gönüllüsü Avukat Nezahat Doğan Demiray, soruşturmanın hukuki dayanağını eleştirdi. Demiray'a göre, savcılığın "teşhircilik" iddiası, Türk Ceza Kanunu'nun 225. maddesini dayanak almaya çalışıyor. Ancak bu maddenin, yalnızca cinsel nitelikli fiillerin (cinsel ilişki veya cinsel organların sergilenmesi) kamuya açık alanda sergilenmesi durumunda geçerli olabileceğini vurguladı.

“Sahne performanslarına sanat ve ifade özgürlüğü kapsamında bakmak gerekir”
Bu tür hukuki müdahalelerin kadınların bedeninin denetimi ve ifade alanlarının daraltılmasıyla ilgili daha geniş bir siyasi ve kültürel çatışmanın parçası olduğunu söyleyen Demiray, demokratik hukuk normları açısından olayın dikkatle izlenmesinin, benzer uygulamaların yaygınlaşmasını önlemek için önem taşıdığını söyledi.
Savcılığın "teşhircilik" iddiasının hukuki dayanağı nedir? Bu madde için ceza hukuku ve içtihatlarda aranılan temel unsurlar nelerdir? "Teşhircilik" suçunun oluşması için hangi somut fiil ve kast gerekir — sahnedeki dans/giysi/performans bunlara uyuyor mu? Hukuk açısından bakıldığında, "hayasızca hareketler" ve "teşhircilik" suçlamalarının bir sahne performansı bağlamında ne anlama geldiğini anlatır mısınız?
Sahne performanslarına sanat ve ifade özgürlüğü kapsamında bakmak gerekir. Fakat burada savcılığın “teşhircilik” diyerek Türk Ceza Kanunu m. 225’ e yöneldiğini ve onu dayanak almaya çalıştığını görüyoruz. Halbuki bu kapsamdaki suç tipleri, yalnızca cinsel nitelikte fiillerin (cinsel ilişki) kamuya açık yerde sergilenmesi veya cinsel organların sergilenmesi halinde söz konusu olabilir.
Söz konusu sahne performansında, cinsel organların yahut cinsel ilişkinin sergilenmesi gibi bir eylem yok, buna yönelik kasttan söz edilemez. Ceza hukukunda çok önemli bir ilke olan kanunilik ilkesi, yasada bulunmayan eylemlerin suç olarak tanımlanmasına açıkça engeldir, yorumla genişletilemez.
“Toplum hassasiyeti veya ahlak normlarıyla suç fiilleri belirlenemez”
Toplum hassasiyeti veya genel ahlak gibi subjektif kabullerle suç fiilleri belirlenemez. Yargıtay içtihatları da bu yöndedir. Aksi takdirde Ceza Kanunu dönemsel yorumlara terk edilir, böylece hukuki belirlilik ilkesi ki hukuk devletinde çok önemlidir, ortadan kalkar. Sonuç olarak yasa çok açık, sanatçıların giysi tercihi, performans veya dansının hayasızca hareket ya da teşhircilik olarak tanımlanması mümkün değildir.
Konserin 18 yaş sınırı olmasına rağmen, soruşturma metninde "çocukları ve gençlerin duygularına zarar verici" ifadelerinin yer alması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu durum, hukuki bir argümandan ziyade ahlaki bir yargı mı sunuyor?
Seyirciler için 18 yaş sınırının açıkça ilan edilip uygulandığı somut olaya ilişkin bu ifadelerin kullanılması hukuken bir değer taşımaz. Tam da genel ahlak temelli bir yaklaşımla çocuklar için dönemsel bir ahlaki yargıya varılmaktadır, somut olayda hukuken kullanılması ve dayanak alınması mümkün değildir.

Başsavcılığın açıklamasında geçen "edep, iffet, ar ve haya" gibi kavramlar, hukukun somut ve objektif olması ilkesiyle nasıl bağdaşıyor? Bu kavramların tanımı toplumsal ve kültürel olarak sürekli değişirken, bu maddeler hukuki bir dayanak olarak kullanılabilir mi?
Söz konusu kavramlar çağdaş hukukta ve özellikle ceza hukukunda çok dikkatli kullanılması gereken kavramlardır. Alenen cinsel ilişkide bulunma veya teşhircilik suçu ile korunan hukuki değere ilişkin olarak ilgili suçu düzenleyen madde 225’in gerekçesinden ve oradaki kavramlardan yararlanıldığı anlaşılmaktadır.
“Kanunilik ilkesi göz ardı ediliyor”
Aslında madde 225’in ilk hazırlanma amacı kadınların kamusal yaşamdaki davranış ve giyim kuşamını sınırlamaktı fakat kadınların mücadelesi ile son hali cinsel eylem ile kısıtlı bir madde oldu.
Somut olayda bu eylemlerden bahsetmek mümkün değilken neden eski düzenlemeden kalan gerekçenin ilgili kısmına yönelindiği anlaşılmamaktadır. Bu durumda belirli ve objektif hukuk alanından çıkılmakta, kanunilik ilkesi göz ardı edilerek subjektif bir yoruma gidilmektedir. Sınırları esnetmek ve genişletmek mümkün olmadığından, somut olayda "edep, iffet, ar ve haya" gibi kavramlara yönelmek hukukiliği değil keyfiliği çağrıştırmaktadır.

“Çağdaş hukukta asıl olan özgürlüktür, sınırlama istisnadır"
Bu tür soruşturmaların, kadınların ve kadın sanatçıların giyim tarzları, sahne duruşları ve bedenleri üzerindeki baskıyı artırması söz konusu mu? Bu olayı, sanat ve ifade özgürlüğüne yönelik bir tehdit olmanın ötesinde, kadınların kamusal alandaki varoluşuna karşı bir müdahale olarak değerlendirir misiniz?
Kadın hareketinden yapılan birçok açıklama tam da buna işaret etmektedir. Kadınların sanat ve ifade özgürlüğü yanında bedenleri de kolayca sınırlanma konusu olmaktadır. Kamusal alanda özellikle özgür davranış ve giyim tercihi ile var olmak için Ceza Kanunu madde 225 üzerinde verilen mücadele ve bu sayede yapılan sınırlama akılda tutulmalıdır. Çünkü çağdaş hukukta asıl olan özgürlüktür, sınırlama istisnadır.
Kadın hakları konusundaki tarihsel akış bize bu ilkenin kadınlar için de uygulanmasını sağlamanın kolay olmadığını, cinsiyetçi kültürün ve ataerkinin hukuku kadınlara müdahale etme aracı olarak kullandığını hatırlatır. Kadınların müdahalelere karşı hep uyanık olması gerekmektedir.
Soruşturmanın ardından grup üyelerine yurt dışı yasağı getirilmesi ve imza atma şartıyla serbest bırakılmaları, hukuki süreçte orantılı bir tedbir midir? Bu durum, sanatçılar üzerinde bir "otosansür" baskısı yaratır mı?
Sanat etkinlikleri, sanat ve ifade özgürlüğünü düzenleyen Anayasa madde 26 ve AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) madde 10 ile güvence altındadır. Ayrıca Anayasa, AİHS ve CEDAW (Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi) kapsamında, cinsiyet ayrımcılığı yasak olduğu gibi salt toplumun bir kesimince eleştirilen ya da “rahatsız edici” bulunan sanat eserleri için de cezai yaptırım olamaz.
Somut olayda sanatçıların maruz bırakıldıkları işlemler ve tedbir kararları AİHM içtihatlarında kullanıldığı üzere ifade özgürlüğü üzerindeki "caydırıcı etkisini" hemen doğurmuş ve sanatçıların konserlerini iptal etmelerine neden olmuştur. Halbuki demokratik bir toplumda ifade özgürlüğünün nasıl olması gerektiği insan hakları hukukunda üzerinde en güçlü görüş birliğinin oluştuğu alanlardandır.
Demokratik toplumu geliştiren ve onu yaşanabilir kılan, ifade özgürlüğünün ölçülü yani demokratik toplumda gerekli olabilecek şekilde sınırlanmasıdır. Bunun ötesine geçen tüm sınırlamalar demokratik yaşama zarar verir ve onu geriletir. Nitekim ilgili olayda sanatçıların konser iptalleri ile sahneden çekilme kararları, diğer sanatçılar için de caydırıcıyı etkiyi genel söyleyişle otosansürü işaret eder.
Özellikle kadın sanatçıların kamusal alanda işlerine devam edebilmek için sahnede giyim, davranış ve dans konusunda daha dikkatli olmaları; bu çerçevenin daha da genişleyeceği kaygısı normalleştirilmektedir.
Olası dava/iddianamede beklenen suçlamalar ve uygulanabilecek cezalar nelerdir? Bu iddialara karşı hangi anayasal/uluslararası hak argümanları (ifade özgürlüğü, sanat özgürlüğü, orantılılık) en etkili savunma olur?
Somut olayda madde 225 üzerinden bir yorum yapıldığı ve yaptırımın altı aydan bir yıla kadar hapis cezası olabileceği anlaşılmaktadır. Halbuki ilgili düzenleme somut olayda uygulanamaz, en başta eylemler suç oluşturmadığı gibi kanunilik ilkesi gereği genişletme yapılamaz. Burada sanat ve ifade özgürlüğü kapsamında bir anayasal ve uluslararası hukuk güvencesi vardır ve yapılacak her tür müdahale ölçüsüz olacaktır.

Manifest kimdir?
Hypers New Media’nın Big5 Türkiye yarışmasını kazanan altı genç kadından oluşan Manifest, kısa sürede milyonlara ulaşan bir dinleyici kitlesi edindi. İlk albümleri Manifestival, 13 Haziran’da yayımlandı. Spotify’da 4 milyon 200 binden fazla aylık dinleyicisi olan grubun sosyal medya takipçi sayısı iki milyona yakın. İptal edilen turne kapsamında İzmir, Konya, Antalya, Adana, Gaziantep, Eskişehir, Samsun, Trabzon ve Ankara’da sahne alacaklardı.


