Hangi çağda okursak okuyalım her elimize aldığımızda bambaşka şeyler gördüğümüz kitaplardan biri de Şeker Portakalı. Bir zamanlar yalnızca Zezé’nin hikâyesini anlatan satırlar, her yeni okuyuşumuzda kendi çocukluğumuza, ailemize ve hayatımızda iz bırakan insanlara dokunmaya başlıyor. José Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı, yıllar geçse bile okurunun peşini bırakmayan kitaplardan biri.
ARTNOUVA Sanat Fuarı’nda karşılaştığımız “İçsel Yolculuğun Hafıza Alanı” ise bu kez romanı yeniden anlatmak yerine onun insanın içinde bıraktığı izlerin peşine düşüyor. Üç sanatçı, aynı kitaptan yola çıkarak kendi çocukluklarına, aile ilişkilerine ve kişisel hafızalarına dönüyor; resim, heykel, nesne, video art, ses ve kokuyu bir araya getirerek izleyicinin de kendi hikâyesine yaklaşabileceği bir alan kuruyor.
Songül Özdemir, Nazan Yavuzoğlu ve Şaziye Yavuzoğlu’nun ortak çalışması, bir edebiyat eserinin başka disiplinlerde nasıl yeniden yorumlanabileceğini gösterirken sanatın yalnızca bakılan değil, hissedilen ve deneyimlenen bir karşılaşma olabileceğini de hatırlatıyor. Üstelik bu karşılaşmanın merkezinde yalnızca Zezé yok; hepimizin çocukluğundan bugüne taşıdığı insanlar, eksiklikler, kırılmalar ve iyileşme ihtimalleri var.

Üç sanatçı, aynı hikâyenin üç ayrı hafızası
Çalışmanın çıkış noktasını anlatan Songül Özdemir, üç sanatçı olarak Şeker Portakalı’nı kendi resimsel dilleriyle, birbirinden farklı biçimlerde ele aldıklarını belirtiyor. Romanın aile temasını Nazan Yavuzoğlu, çocukluk dünyasını Şaziye Yavuzoğlu, Zezé’nin hikâyesindeki kırılma noktalarını ve portakal imgesini ise kendisinin yorumladığını anlatan Özdemir, çalışmaların daha sonra bir araya getirilerek ortak bir sergi alanına dönüştürüldüğünü söylüyor.
Sanatçıların romanla kurduğu ilişki, kitabın olay örgüsünü resimlere aktarmaktan çok daha kişisel bir noktada duruyor. Her biri, okurken kendisinde karşılık bulan duygulardan hareket ediyor. Çocukluk, aile, sevgi, kayıp, yalnızlık ve büyümek, farklı malzemeler ve imgeler aracılığıyla serginin katmanlarına yerleşiyor.
Özdemir, serginin yalnızca görsel bir anlatı olarak kalmasını istemediklerini vurgulayarak mekânı farklı duyulara hitap edecek biçimde kurguladıklarını belirtiyor. Ziyaretçilerin portakal kokusuyla karşılaşmasını, çocukluklarına dönmesini, kendi deneyimleri ve hatıraları üzerine düşünmesini amaçladıklarını anlatan sanatçı, bu deneyimin kimi ziyaretçiler için bir yüzleşme, hatta bir şifa alanına dönüşebileceğini ifade ediyor.

Bir sergiden fazlası: Çocukluğa açılan hafıza alanı
“İçsel Yolculuğun Hafıza Alanı”nın dikkat çeken yanlarından biri, izleyiciyi yalnızca eserlerin karşısında duran bir ziyaretçi olarak bırakmaması. Sergideki nesneler, sesler, kokular ve görüntüler, izleyicinin kendi belleğiyle ilişki kurabilmesi için bir araya getiriliyor.
Romanın dünyasından hareketle hazırlanan yarasa enstalasyonları, heykel, resimler ve video art çalışmaları, Zezé’nin hayal gücüne ve çocukluğunun dünyasına göndermeler taşıyor. Televizyon ekranında kullanılan görüntülerde ise sanatçıların kitapta altını çizdiği sözcükler ve cümleler yer alıyor. Dilan Gezgin’in seslendirmesi ve ses tasarımı da bu atmosferin işitsel katmanını oluşturuyor.

Romanın dünyası sanatçıların kişisel yorumlarıyla yeniden biçimleniyor
Zezé’nin çocukluğunda yaşadığı baskıların ve kırılmaların farklı malzemelerle ifade edildiği çalışmalarda, romanın dünyası sanatçıların kişisel yorumlarıyla yeniden biçimleniyor. Sanatçı Songül Özdemir, resimde kurulan duygunun heykelde de karşılık bulmasının amaçlandığını ifade ederek şöyle anlatıyor:"
"Zezé’nin para kazanmak için kullandığı ayakkabı boyama kutusu gibi ayrıntıların, onun çocukluğunda yaşadığı dünyayı görünür kılan nesnelere dönüşmesini hedefledik. Sergideki Şeker Portakalı ağacı da bu hafıza fikrinin bir parçası. Ağaca yerleştirilen küçük zarflar ve not kâğıtları, ziyaretçilere kendi çocukluklarından bugüne ne taşıdıklarını yazma olanağı sunuyor. Abaküs, oyuncaklar, tekerlekli nesneler ve romanda yer bulan sopalı at gibi objeler ise çocukluk belleğinin bazen en sıradan eşyalarla nasıl canlanabildiğini hatırlatıyor.
Somut nesnelerle sergi anlatısının, bizim kişisel yorumlarımızdan çıkarak ziyaretçilerin kendi anılarıyla genişlemesi hedefliyoruz. Bir başkasının çocukluğuna bakarken insanın kendi geçmişine dönmesi, çalışmanın temel deneyimlerinden birine dönüşmesini istiyoruz."

“Herkesin bir Portuga’sı var”
Serginin merkezindeki Portuga figürü, yalnızca romanın karakterlerinden biri olarak ele alınmıyor. Zezé’nin hayatına dokunan, ona şefkat gösteren ve dünyasında iz bırakan Portuga, sanatçıların yorumunda insan hayatında karşılaşılan dönüştürücü ilişkilerin simgesine dönüşüyor.
Özdemir, ziyaretçilerin yalnızca kendi hayatlarında iz bırakan insanları hatırlamalarını değil, kendilerinin başkalarının hayatında nasıl bir yer tuttuğunu da düşünmelerini istediklerini söylüyor. Çünkü ona göre herkesin hayatında bir Portuga bulunabilir; insan, farkında olmadan bir başkasının hayatında aynı rolü de üstlenebilir. Bu nedenle serginin soruları, geçmişe dönük bir hatırlamayla sınırlı kalmıyor: “Senin Portuga’n kimdi?”, “Sen kimin Portuga’sı oldun?” ve “Çocukluğundan bugüne kimleri taşıdın?” soruları, ziyaretçiyi hem kendi ilişkilerini hem de başkalarının hafızasında bıraktığı izleri düşünmeye davet ediyor. Sanatçı Nazan Yavuzoğlu, bunu şöyle açıklıyor:
“Portuga bizim için yalnızca romandaki bir karakter değil. Zezé’nin hayatına dokunan, ona şefkat gösteren ve onda iz bırakan bir insan. Biz de buradan yola çıkarak ziyaretçilerin kendi hayatlarında iz bırakan insanları hatırlamalarını istedik. Ama yalnızca ‘Benim Portuga’m kimdi?’ diye düşünmelerini değil, ‘Ben kimin Portuga’sı oldum?’ sorusunu da kendilerine sormalarını istedik. Çünkü herkesin hayatında bir Portuga var. Belki biz de farkında olmadan bir başkasının hayatında böyle bir yer tutuyoruz. Çocukluğumuzdan bugüne kimleri taşıdığımızı, kimlerin bizi etkilediğini ve bizim başkalarının hayatında nasıl izler bıraktığımızı sorgulamak istedik."
"İstedik ki bu alana gelenler de kendi hikâyeleriyle karşılaşsın"
Romanın aile kavramı da bu noktada ayrı bir anlam kazanıyor. Aile, insanın ilk hafıza alanı olarak kimi zaman koruyan, kimi zaman yaralayan; bazen eksilten, bazen iyileştiren bir bağ biçiminde sergide karşılık buluyor. Sanatçıların kişisel hafızalarından süzülen imgelerin, çocukluk deneyimlerinin yetişkinlikte de yaşamaya devam ettiğini hatırlatmasının hedeflendiğini belirten Sanatçı Şaziye Yavuzoğlu, şu ifadeleri kullanıyor:
"Aile bu anlamda bizim için çok önemliydi. Çünkü insanın ilk hafıza alanı ailesi. Bazen bizi koruyan, bazen yaralayan, bazen eksilten, bazen de iyileştiren bir bağdan söz ediyoruz. Çocukken yaşadıklarımız, hissettiklerimiz büyüdüğümüzde de bizimle kalıyor. Biz kendi çocukluğumuza dönerek bunu yeniden düşündük. İstedik ki bu alana gelenler de kendi hikâyeleriyle karşılaşsın, hatırlasın ve belki de kendilerinde kalan izlerle yüzleşsin.”
Proje fuarla sınırlı kalmayacak
Üç sanatçının ortak projesi, ARTNOUVA Sanat Fuarı’yla sınırlı kalmayacak. Üçünün de öğretmen olduğunu belirten sanatçılar, farklı okullarda sürdürdükleri çalışmalar aracılığıyla projeyi öğrencilerle buluşturmayı hedefliyor. Özdemir, projeyi için hedeflenen süreci şöyle anlatıyor:
“Üçümüz de öğretmeniz ve okullarımız farklı. Bu projeyi fuarla sınırlı bırakmak istemiyoruz. Okullarımıza da taşımak, öğrencilerimizin de bu alanı görmesini, eserler üzerine düşünmesini ve kendi duygularını sorgulamasını istiyoruz. Sanatın güzelliğini ve iyiliğini gelecek kuşaklara taşımak, çocuklara sanatı sevdirmek bizim için çok önemli. Şeker Portakalı da yalnızca çocukların değil, her yaştan insanın okuması gereken bir kitap. İnsan çocukken okuduğunda başka şeyler hissediyor, büyüdüğünde yeniden okuduğunda bambaşka ayrıntıları fark ediyor. Biz de bu projeyi hazırlarken kendi çocukluğumuza döndük, bugünümüzle yüzleştik. İstedik ki buraya gelenler de kendi çocukluklarını hatırlasın, hayatlarında iz bırakan insanları düşünsün. Çünkü herkesin hayatında bir Portuga var. Önemli olan yalnızca bizim Portuga’mızın kim olduğunu hatırlamak değil, bizim de kimin Portuga’sı olduğumuzu düşünmek. Belki bir başkasının hayatında bıraktığımız izi de böyle fark edeceğiz.”

Sergiyi okullarına taşımak için girişimlerde bulunduklarını anlatan sanatçılar, çocukların da bu alanı görmesini, eserler üzerine düşünmesini ve kendi duygularını sorgulamasını istiyor. Sanatı gelecek kuşaklara sevdirmeyi önemsediklerini belirten sanatçılar için Şeker Portakalı, yalnızca çocuklara seslenen bir kitap değil; farklı yaşlarda, farklı hayat deneyimleriyle yeniden okunabilecek bir eser.
Sanatçıların anlatımında kitabın yıllar içindeki değişen anlamı da öne çıkıyor. Çocukken okunduğunda başka duygular uyandıran roman, yetişkinlikte yeniden ele alındığında farklı ayrıntıları ve anlamları görünür kılıyor. Böylece aynı metin, okurun yaşı ve yaşadıkları değiştikçe yeni bir hafıza alanı açıyor.
ARTNOUVA’da G16 numaralı stantta ziyaretçilerini bekleyen “İçsel Yolculuğun Hafıza Alanı”, tam da bu düşünceden hareket ediyor: Bir kitabın son sayfası, onun insanın içinde sürdürdüğü yolculuğun sonu değil. Bazen bir renkte, bazen bir nesnede, bazen yıllar sonra hatırlanan bir seste yeniden beliriyor.




