Mitingde ne dendi, neler ima edildi, kimler ne sıkıntılara boğuldu, kimler ikbal buldu? Bunların hepsi hikaye… Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakan, iki büyük muhalefet partisinin liderleri; Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları; aralarında KKTC Başbakanı Hüseyin Özgürgün’ün de olduğu konuklar ve daha kimler… Hepsi Yenikapı’da Türk milletinin konuklarıydı. Liderlerin birbiri ardına aynı kürsüden ulusal birlik ve demokrasi mesajları vermesi muhteşemdi. Ana muhalefet CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu 12 maddelik öneri paketiyle, MHP lideri Devlet Bahçeli akıcı ve zengin içerikteki konuşmasıyla, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Binali Yıldırım ise kucaklayıcı ve sarmalayıcı yaklaşımıyla çok özlenen bir tablo çizdiler. Doğal olarak kürsüye her çıkan Fethullah Gülen örgütünü lanetledi. İdamın geri gelmesi meselesinin polemik olarak kullanılmaya devam edilmesi günün üzücü gelişmelerinden birini oluşturdu. Geri getirilecek de ne olacak? Uygulanabilecek mi geriye dönük olarak? Kim kandırılıyor, kimin gazı alınıyor? Bunlar ucuz popülist söylemler. Ancak Avrupa Birliği siyasi şartlarından birisi olan idamın kaldırılması eğer bugün popülist değerlendirmelerle, hiçbir amaca yaramayacağı gayet iyi bilindiği halde, hatta görüşme süreci biteceği uyarılarına rağmen geri getirilirse, getirenlerin Türkiye-AB ilişkisinin içine yuvarlanacağı ciddi krizin de sorumlusu olacakları gün gibi ortada. İstenilen bu mu acaba? Rusya ile yeni balayı döneminin başlık parası Batı ile kriz mi olacak? Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’ın konuşması günün en büyük sürprizi oldu. Bir siyasi mitingde ordumuzun komutanının konuşması, konuşmanın tezahüratla defalarca kesilmesi göz yaşartıcı bir gelişmeydi. Bir anlamda tarih yazıldı. Beş milyonu aşkın halkın toplandığı Yenikapı meydanı tarihte eşi görülmemiş bir mitinge ev sahipliği yaptı. Türkiye bir anlamda ya fiziki olarak Yenikapı’da idi ya da her ile kurulan dev ekranlar ve naklen yayın imkânıyla kalben o müthiş ulusal birlik arenasındaydı. En naifinden divasına sanat dünyası, küçüklü büyüklü iş dünyası, en çömez muhabirinden en duayen gazetecisine Türk medyası ve tabii cübbelisinden cübbesizine her türlü din tüccarı da o alanda idi. Bir eksik vardı. Halkların Demokratik Partisi (HDP) davet edilmedi. “Terörü kına, devletin, milletin bölünmezliğini, tek bayrağı, tek ulusu, tek dili ve tek dini kabul et, o zaman sana da davet gelir” cevabını aldı. Doğru mu, haksız mı? Keşke davet edilseydi desem de daha dün düşen vatan evlatlarını, Mehmetleri düşününce, “Terörü lanetlemeyen sivil siyaset mi olurmuş? Siyaset yapmaya karar verip teröre sırtlarını döner, lanetlerlerse o zaman siyasi parti olurlar ve eminim kabul de görürler” demekten de kendimi alamadım. Ama, yine de, otokratı, demokratı, sivili, askeri, bürokratı, akademisyenleri, iş dünyası ve de basını orada iken milli birliğin temsil edildiği iddia edilen bir ortamda bir siyasi partiyi görmezden gelmek hatta reddetmek, yeni başlangıç yapmak, “Devleti sıfırdan kurmak” iddiasıyla nasıl örtüşebilir? Ama, ne olursa olsun, Yenikapı Türkiye şöleni, demokratik, laik sosyal hukuk devletinin, Türkiye Cumhuriyeti devletinin fabrika ayarlarına dönüş deklarasyonunun adresi olmuştur, öyle anlaşılmalıdır. Alanda dalgalanan Türkiye, Azerbaycan, KKTC başta olmak üzere Türkiye’ye ırksal ve dinsel yakınlık duyan devlet ve toplulukların bayrakları bu birlikteliğin sınır aşan boyutunun da işaretleriydi. Birlik, beraberlik, dayanışma ve birlikte geleceğe bakabilme hasret kaldığımız hasletlerdi. Teşekkür mü etmeli darbe girişimine kalkışanlara? Böyle bir ruh halini yakalayabilmek her ulusa nasip olmaz. Sosyologlar hemfikir, bu Türk yakın tarihinde ikinci kez yaşanan bir duygu. Birincisi Türk vatanının tersanelerinin kapatıldığı, ordularının dağıtıldığı, vatanın büyük oranda işgale uğradığı bir dönemde “Ölmeden teslim olmam” desturuyla, tüm vatan savunma hattıdır emriyle ve “her çakıl taşı özgürleşmeden durmayız” diyen bir kararlılıkla Milli Mücadele etrafında kenetlenmekle sergilenmişti. Şimdi ise sadece Yenikapı Türkiye şöleniyle mi sınırlı olacak? Hayır. 1919-1923 dönemi unutulmadan, kuruluş felsefesi, ilkeleri ve en başta laik, demokratik, hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin fabrika ayarlarına dönmesinin ne kadar zaruri olduğu ulusumuz tarafından hatırlanmış ve siyasi erke hatırlatmıştır. Kabul etmeli ve anlamalıyız ki kim yaparsa yapsın darbe ile oluşacak yönetim şekli anti-demokratik, baskıcı, katı, askeri sıkıyönetim kuralları ile ülkede yaşanılması zor bir rejim olacaktı. Bir de darbeyi yapacak grubun dini felsefesi dikkate alınırsa, darbe sonrası yönetimin teokratik, öteleyici bir rejim olmasının, ülkede kendi dini perspektifi dışındakileri yok etme, baskılama gayretleri içerisinde olacağını tahmin etmemek zor olmayacaktır. Halk sokağa bu tehlikeyi görerek mi dökülmüştür? Tabii ki özgür medya kanalları üzerinden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın halka hitap etme imkânı bulması etken olmuşsa da demokrasiye duyarlılığı olmasaydı Türk halkı elbette ki sokağa dökülmez, çıplak elle bir darbe girişimini akamete uğratmazdı. Bugün, özgür basının işlediği bu hayati değerdeki rolün idrakinde olması gereken siyaset kurumundan ve iktidardan basına yönelik baskıların, tehditlerin ve sektör üzerine örtülen korku örtüsünün kaldırılmasını beklemek fazla mı olacaktır? Şimdi demokrasi, hürriyetlerin kuvvetlendirilmesi, laiklik ve hukukun üstünlüğü başta olmak üzere çağdaş demokrasi normlarını kuvvetlendirmek, bir daha darbe tehdidiyle karşılaşmamak için önlemler almak zamanıdır. Fişlemeler, yaşla kuruyu ayırmadan toplu infaz gibi cezalandırma girişimleri, hukukun emir komutaya bağlanması, yürütmenin uzaktan kumanda ile şekillendirilmesi kısaca erkler ayrılığının fiili olarak güçler birliğine döndürülmesi günümüzde kabul edilemeyecek gelişmeler olarak tescil edilmiştir. Yeni Türkiye’de bu hastalıklar tümüyle ortadan kaldırılmalıdır. Hani “Türkiye Cumhuriyeti bağırsaklarını temizliyor” diyordu ya birisi Ergenekon, Balyoz ve sair korku hikâyeleri ile askerde, akademi dünyasında, bürokraside kendi adamlarına yer açma operasyonunda, şimdi de bir “bağırsak temizleme” operasyonu yaşanmaktadır. Bu kez gerçek anlamda bir temizlik operasyonu ile 40 yıldır çeşitli siyasilerin hoşgörüsüyle devlete, ulusa çöreklenen bu hastalıklı durum temizlenmeli, tarikatların, şeyhlerin, şıhların teveccühünün liyakatten değerli olduğu algısı, beklentisi kireçli kuyulara gömülmeli üstüne de nükleer tesislerdeki sızdırmazlık derecesinde kapatma yapılmalıdır. Gün sadece birlik, dayanışma, geleceği beraber kurma iradesinde birleşme günü değildir. Aynı zamanda bazı korkuların, fobilerin, önyargıların da dünde bırakılmalıdır. Birbirimizi daha iyi anlamaya çalışarak, duygudaşlık içerisinde ama başta hukukun üstünlüğü, herkesin hukuk önünde eşitliği, her kesin eşit oy hakkı ve iktidarların seçimle değişmesi gibi çağdaş demokratik değerler etrafında kenetlenerek yeni bir Türkiye kurmaya başlama ortak vazifesini kucaklamalıyız. İşte “Yenikapı Manifestosu” diyebileceğimiz bu birlikteliği ile halkın siyasetiyle, askeriyesiyle, akademi, iş dünyası ve basınıyla tüm toplum katmanlarına ayrımsız ve önceliksiz verdiği mesaj budur.