BM’nin Temmuz sonrası girişimi için zemin oluşuyor; Ankara ve Kıbrıs Türk tarafı sürece hazır, ancak bu kez sonuç üretecek, takvimli ve dengeli bir müzakere isteniyor.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, görev süresinin sonuna yaklaşırken Kıbrıs dosyasında yeni bir diplomatik girişim için hazırlıklarını hızlandırıyor. Ancak bu kez mesele yalnızca yeni bir sürecin başlatılması değil; bu sürecin gerçekten ilerleyip ilerleyemeyeceği. Haziran ayı sonrası için öngörülen girişim, uzun süredir donmuş görünen bir dosyada yeniden hareketlenme ihtimalini gündeme getirirken, aynı zamanda tarafların pozisyonlarının ne kadar değiştiğini test edecek bir eşik niteliği taşıyor.
Diplomatik kulislerde konuşulan bu zamanlamanın tesadüfi olmadığı açık. Haziran sonunda Rum tarafının Avrupa Birliği Konseyi dönem başkanlığını tamamlaması ve Temsilciler Meclisi seçimleri dahil iç siyasi takviminin görece rahatlaması, karar alma süreçlerinde daha geniş bir hareket alanı yaratabilir. Bu çerçevede, Temmuz başında António Guterres’in yapması beklenen beşli toplantı çağrısıyla iki tarafın ve üç garantör ülkenin aynı masa etrafında buluşması hedefleniyor. Ancak Genel Sekreter’in bu aşamada kapsamlı bir çözüm planı ortaya koyması beklenmiyor. Amaç daha çok, tarafların yeniden sürece angaje olmasını sağlayacak bir başlangıç zemini oluşturmak. Bu da beklentilerin bilinçli biçimde temkinli tutulduğunu gösteriyor.
Kapı açık ama…
Ankara’nın son dönemde ortaya koyduğu yaklaşım, kimi çevrelerde yorumlandığı gibi bir “süreçten kaçınma” değil, tam tersine müzakereleri daha gerçekçi ve sonuç odaklı bir zemine oturtma arayışıdır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 12 Mart’ta Ankara’da António Guterres ile yaptıkları görüşmelerde ve Fidan’ın 30 Mart’taki telefon temasında verilen mesaj son derece açıktı. Aynı yaklaşım, Antalya Diplomasi Forumu sırasında BM Siyasi ve Barış İnşası İşlerinden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Rosemary Anne DiCarlo ile yapılan temaslarda da hem Türk yetkililer hem de KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman tarafından teyit edildi. Ortak mesaj nettir: Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı yeni bir sürece hazırdır; ancak bu sürecin geçmişte olduğu gibi ucu açık, zamansız ve sonuç üretmeyen bir döngüye dönüşmesine artık izin verilmeyecektir.
Bu çerçevede ortaya konulan dört temel ilke, aslında sürecin önünü kesmek için değil, aksine sürdürülebilir hale getirmek için tasarlanmıştır. Rum tarafında gerçek bir siyasi iradenin bulunup bulunmadığının net biçimde ortaya konması, Kıbrıs Türk halkının eşit statüsünün baştan kabul edilmesi, müzakere sürecinin belirli bir takvime bağlanması ve başarısızlık halinde Kıbrıs Türklerinin yeniden izolasyona itilmemesi… Bu dört unsur, bugüne kadar yaşanan hayal kırıklıklarının tekrarını önlemeye yönelik bir güvenlik çerçevesi olarak görülmelidir.
Ankara’nın yaklaşımı bu anlamda dışlayıcı değil, aksine daha disiplinli ve hesap verebilir bir sürecin önünü açmayı hedefleyen bir yaklaşımdır. Çünkü artık mesele yalnızca müzakere etmek değil; müzakerenin sonuç üretmesini sağlamak haline gelmiştir.
Güveni yeniden inşa etme arayışı
Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Erhürman tarafından dile getirilen yaklaşım da bu çizgiyle örtüşmektedir. “Erhürman metodolojisi” olarak adlandırılan bu yaklaşım, klasik çözüm modellerinin ötesine geçerek sürecin kendisini güvence altına almayı hedeflemektedir.
2004 Annan Planı referandumu ve 2017 Crans-Montana süreci, Kıbrıs Türk tarafında derin bir güvensizlik yaratmıştır. Her iki durumda da Kıbrıs Türk tarafı çözüm yönünde irade ortaya koymuş, ancak süreçler ya sonuçsuz kalmış ya da karşı tarafın geri adımıyla sona ermiştir. Bu deneyimler, sürecin yalnızca başlatılmasının yeterli olmadığını, aynı zamanda adil ve dengeli bir şekilde yürütülmesinin de hayati olduğunu göstermiştir.
Bu nedenle siyasi eşitliğin baştan kabul edilmesi, müzakerenin belirli bir süre içinde tamamlanması, geçmiş uzlaşıların korunması ve başarısızlık halinde Kıbrıs Türklerinin yeniden cezalandırılmaması ilkeleri, aslında sürece olan güveni yeniden inşa etmeyi amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, tarafları köşeye sıkıştırmak yerine, sürecin sağlam bir zemine oturmasını hedeflemektedir.
Rum tarafı için fırsat
Bu noktada Rum tarafının oynayacağı rol belirleyici olacaktır. Nikos Christodoulides liderliğindeki yönetim, Avrupa Birliği içindeki konumunu ve diplomatik ağlarını kullanarak sürece yeni bir dinamizm kazandırma potansiyeline sahiptir.
Avrupa Birliği’nin sağlayabileceği ekonomik ve kurumsal teşvikler, sürecin destekleyici unsurları olabilir. Ancak bu teşviklerin tek başına yeterli olması beklenmemelidir. Asıl belirleyici olan, müzakere yaklaşımındaki zihniyet değişimidir. Siyasi eşitlik, etkin katılım ve güç paylaşımı gibi temel konularda atılacak yapıcı adımlar, yalnızca sürecin başlamasını değil, ilerlemesini de mümkün kılacaktır.
Bu bağlamda Temmuz girişimi, Rum tarafı için de bir test niteliği taşımaktadır. Esneklik gösterilmesi halinde, uzun süredir tıkanmış olan süreç yeniden canlanabilir.
Değişen bölgesel denklem
Kıbrıs meselesi artık yalnızca ada içi bir sorun değil. İran savaşı, Doğu Akdeniz’de artan askeri hareketlilik ve enerji hatları üzerindeki rekabet, Kıbrıs’ı daha geniş bir jeopolitik denklemin merkezine yerleştirmiştir. Bu durum, çözüm arayışını daha da acil hale getirirken, aynı zamanda daha karmaşık bir çerçeveye taşımaktadır.
Rum yönetiminin ev sahipliğinde düzenlenen son Avrupa Birliği zirvesi, bu dönüşümün açık bir göstergesidir. Avrupa’nın savunma kapasitesini güçlendirme arayışları, enerji güvenliği kaygıları ve bölgesel krizlere daha aktif müdahil olma isteği, Kıbrıs’ı stratejik bir platform haline getirmektedir. Ancak bu gelişmeler, Kıbrıs Türk tarafında farklı bir algı yaratmaktadır.
Kıbrıs Türkleri, uzun yıllardır Rum yönetimi kaynaklı bir uluslararası izolasyon altında yaşamaktadır. Doğrudan uçuşların olmaması, ticaret kısıtlamaları ve sınırlı uluslararası temsil, kuzeyi fiilen yalnızca Türkiye ile bağlantılı bir yapıya yöneltmiştir. Bu nedenle Rum tarafının Batı ile geliştirdiği savunma işbirliği, kuzeyde ve Ankara’da bir “denge değişimi” olarak algılanmaktadır.
Bu algı, yeni sürecin psikolojik zeminini de doğrudan etkilemektedir. Dolayısıyla kurulacak herhangi bir müzakere çerçevesinin bu gerçekliği dikkate alması gerekmektedir.
Bu kez farklı olabilir mi?
Temmuz ayı yaklaşırken ihtiyatlı ama gerçekçi bir iyimserlik öne çıkıyor. Taraflar artık sürece kapalı değil; tersine, doğru koşullar oluştuğunda ilerlemeye hazır olduklarını açıkça ortaya koyuyorlar. Bu durum, uzun süredir görülmeyen bir fırsat penceresinin aralandığına işaret ediyor. Ancak bu pencerenin kalıcı bir kapıya dönüşebilmesi, geçmişte yapılan hataların tekrarlanmamasına bağlı. Ucu açık, belirsiz ve sonuç üretmeyen müzakere süreçleri artık hiçbir taraf için kabul edilebilir değil.
Eğer bu kez taraflar, özellikle Rum tarafı, daha esnek ve çözüm odaklı bir yaklaşım benimserse, Temmuz girişimi Kıbrıs’ta yeni ve anlamlı bir sürecin başlangıcı olabilir. Aksi halde, bir fırsat daha heba edilirse, yıllardır bir uyarı olarak dile getirilen “çözümsüzlük çözümdür” söylemi ilk kez kalıcı bir gerçekliğe dönüşme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
Gerek Kıbrıs Türk liderliği gerekse Ankara açısından mesele artık yeni bir süreç başlatmak değil, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi “çözümün zamanı geldi” anlayışıyla somut sonuca yönelmektir. Rum tarafında da çözüm iradesi bu noktaya taşınabilirse, şekillenmekte olan girişim sadece görüşmek için görüşme döneminin bir tekrarı olmayacak; aksine gerçek bir çözüm fırsatına dönüşebilecektir. Erhürman yaklaşımında yer alan “süreç başarısız olursa statükoya dönülmesin” ilkesi de tam olarak bu hedefe yöneliktir: Süreci değil, sonucu güvence altına almak.