TBMM’de kabul edilen Maden Kanunu değişiklikleri kamuoyunda büyük tepkiyle karşılandı. Özellikle zeytinliklerde madencilik faaliyetlerinin önünü açan düzenlemeler, sadece tarımsal üretimi değil, yurttaşların çevre ve mülkiyet hakkını da yakından ilgilendiriyor. Ankara Barosu Kent ve Çevre Merkezi Başkanı Av. Gökhan Candoğan, 24 Saat Gazetesi’ne yaptığı değerlendirmede, yasanın hukuki, ekolojik ve sosyal sonuçlarını anlattı.

“ANAYASAL HAKLAR GÖRMEZDEN GELİNİYOR”
Zeytinliklerde madenciliğe izin verilmesi, Anayasa’da güvence altına alınan çevre hakkı ve mülkiyet hakkı açısından nasıl değerlendirilmeli?
Zeytinliklerde madenciliğe izin verilmesi, Anayasa’nın 56. maddesiyle güvence altına alınan sağlıklı çevrede yaşama hakkını açıkça ihlal etmektedir. Ancak mesele yalnızca çevre hakkıyla sınırlı değil. Anayasa’nın 17. maddesi uyarınca, bireylerin maddi ve manevi varlıklarını geliştirme hakkı da vardır. Bu gelişim, ancak bütüncül ve sağlıklı bir çevrede mümkündür. Zeytinlikler, meralar ve ormanlar sadece ekonomik kaynak değil; aynı zamanda kültürel bellek, aidiyet ve yaşam tarzıdır. Bu nedenle yapılacak tahribat, doğrudan insan onuruna dayalı hakları da zedeler.

“ÇED SÜRECİ DEVRE DIŞI BIRAKILIYOR”
Çevreye zarar verme riski taşıyan projelerde ÇED kararları zorunlu olmaktan çıkarıldı. Bu değişiklik doğa için nasıl bir risk yaratıyor?
Yasa değişikliğinin gerekçesinde, “ÇED Gerekli Değildir” ifadesinin yanlış anlaşıldığı belirtiliyor. Ancak asıl sorun, çevresel etki değerlendirmesiyle yatırım izin süreçlerinin eş zamanlı yürütülmesinin önünün açılmasıdır. Böylece doğaya etkileri tam olarak analiz edilmeden projelere fiilen başlama imkânı doğar. ÇED süreci bir ön koşul olmaktan çıkıp, yatırım baskısıyla şekillenen biçimsel bir prosedüre dönüşebilir. Bu durum, çevre korumaya yönelik önleyici mekanizmaları işlevsizleştirir.

DENETİMSİZLİK YASAL HALE Mİ GELİYOR?
Ruhsat alma süreçlerinin kolaylaştırılması ve denetleyici kurumların devre dışı bırakılması, çevre hukukunda hangi temel ilkeleri zedeliyor?
Bu tür düzenlemeler, çevre hukukunun en temel ilkelerinden olan önleyici tedbir, etkin denetim ve kamusal katılım ilkelerini zedeler. Mevcut durumda birçok ÇED raporu, kes/kopyala/yapıştır mantığıyla, bilimsel derinlikten ve yerel özgünlükten yoksun şekilde hazırlanıyor. Hızlandırılmış süreçler bu yüzeyselliği daha da artırma riski taşır.
Eğer gerçekten süreçler hızlandırılmak isteniyorsa, önce Stratejik Çevresel Değerlendirme gibi üst ölçekli planlama mekanizmaları tamamlanmalı; Su Kanunu gibi uzun süredir bekleyen temel düzenlemeler hayata geçirilmeli. Ancak bu tür bilimsel ve katılımcı altyapılar kurulduktan sonra, onlara uyumlu ve sınırlı alanlarda hızlandırılmış ruhsat süreçleri tartışılabilir.

Bir ÇED başvurusuna ilgili idare üç ay içinde yanıt vermezse, projenin otomatik onaylanmış sayılması çevre koruma açısından ne anlama geliyor?
Bu düzenleme, kamu idaresinin denetim sorumluluğunu fiilen ortadan kaldırır. “Sessizlik onaydır” mantığıyla, idarenin süreci bilinçli olarak değerlendirmemesi bile bir onay gibi sonuç doğurur. Bu da, halkın itiraz hakkını kullanma süresini başlatacağı için, çevresel etkileri tartışmalı projelerin geri dönüşsüz şekilde hayata geçirilmesine kapı aralayabilir.
“ZEYTİNLİKLERİN TAŞINMASI MÜMKÜN DEĞİL”
“Zeytinliklerin taşınması” gibi ifadeler pratikte ne anlama geliyor? Ağaç sayısının iki katı yeniden dikilmesi yükümlülüğü uygulanabilir mi?
“Zeytinliklerin taşınması” teknik olarak mümkün değildir. Zeytin ağaçları bulundukları toprakla, mikroklimayla ve yerel ekosistemle bütünleşmiş, yüzyıllar boyunca yaşayan canlı organizmalardır. “İki katı yeniden dikim” gibi sembolik yükümlülükler, zeytinliklerin ikamesi değildir. Asıl mesele, sadece ağaçların değil, geçim hakkı, gıda güvenliği ve iklim direncinin de kaybedilmesidir. Bugün sorulması gereken temel soru şudur: Zeytin mi, linyit mi? Fosil yakıt çağının sonunda bile verimli olmayan linyit rezervleri uğruna, asırlık zeytinlikleri feda etmek, yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküştür.
“ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERE AYKIRI”
Yasa, sit alanları, ormanlar, meralar gibi diğer koruma statüsündeki bölgeleri de kapsıyor. Bu, Türkiye’nin taraf olduğu çevre sözleşmeleri açısından ne anlama geliyor?
Yeni yasa, yalnızca muhafaza ormanlarını değil, tüm ormanları, sulak alanları ve kültür-turizm koruma bölgelerini de madenciliğe açıyor. Bu durum, koruma statülerinin hukuki niteliğini zayıflatıyor. Türkiye’nin taraf olduğu Bern ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmeleri, bu alanlarda faaliyet yürütülmesini açıkça yasaklıyor. Ayrıca, 2021’de onaylanan Paris Anlaşması ve 2025 İklim Kanunu; karbon yutaklarının korunması, ekosistem temelli uyum ve sürdürülebilir arazi kullanımını bir kamu politikası haline getirmiştir. Bu yasa, yalnızca Anayasa’nın değil, Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerinin de ihlalidir.

“HUKUKİ MÜCADELE MÜMKÜN”
Yerel halk bu karara karşı hukuki olarak nasıl bir yol izleyebilir? Yargıdan iptal ya da yürütmeyi durdurma kararı çıkması mümkün mü?
Vatandaşlar doğrudan kanuna karşı dava açamaz. Anayasa Mahkemesi’ne yalnızca muhalefet partisi ve/veya belli sayıdaki milletvekili başvurabilir. Ancak bu yasaya dayalı olarak alınan idari işlemler —örneğin maden ruhsatları ya da kamulaştırma kararları— idare mahkemelerinde dava konusu edilebilir. Bu davalarda, kanun hükmünün Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülebilir ve mahkeme uygun görürse Anayasa Mahkemesi’ne başvurur. Nitekim geçmişte benzer uygulamalar Danıştay tarafından iptal edilmiştir.

Kanun teklifinden bu yana neler yaşandı?
Haziran ayında AK Parti milletvekillerinin imzasını taşıyan “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” (kod adıyla “Süper İzin Kanunu”) TBMM Başkanlığı’na sunulmuştu. Tasarı, başta Çevre Kanunu ve Maden Kanunu olmak üzere toplam beş ayrı kanunda değişiklik öngörüyordu.
20 Haziran’da ilgili komisyonlarda—Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabiî Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Karma Komisyonu—yaklaşık 26 saat süren tartışmalar sonucu teklif kabul edildi. Aynı süreçte, zeytinlik, mera, orman ve sit alanları gibi koruma altındaki bölgelerde madencilik faaliyetlerinin önünü açan maddeler de komisyondan geçti.

Genel Kurul’da görüşmeler 17 Temmuz Perşembe günü başladı. Oturumda, teklifin ilk 4 maddesi kabul edildi. Bu maddeler, tapuda kayıtlı ya da fiilen zeytinlik alanlarda maden ve enerji projelerine izin verilmesini, zeytin ağaçlarının taşınmasını, rehabilitasyon yükümlülüğünü ruhsat sahiplerine getirdi ve yenilenebilir enerji projelerinde “acele kamulaştırma” yetkisi verdi.
Geçtiğimiz cuma günü yapılan Genel Kurul görüşmeleriyle ise 7 madde daha kabul edilerek ilk 11 madde Meclis’ten geçmiş oldu. Aralarında zeytinlikler açısından tartışmalı olan geçici 45. maddenin genişletilmesi de yer aldı.
"Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi" geçtiğimiz cumartesi günü Meclis'te kabul edilerek kanunlaştı. Meclis'te yapılan oylamada 454 oy kullanıldı. Yasa teklifi, 255 kabul oyuyla kanunlaşırken, 199 ret oyu verildi.
Hükûmetin “süper izin yasası” olarak nitelendirilen Maden Kanunu teklifi Meclis’te görüşülmeye başlandığı ilk günden itibaren, özellikle zeytinlik, mera, orman ve sit alanlarının madenciliğe açılmasına yönelik düzenlemeye tepkiler yükseldi.

“İşgal Yasası”
Zeytinlik alanlarda madencilik faaliyetleri yapılmasının önünü açan kanun teklifini protesto eden bazı çevre örgütü üyeleri ve Türkiye'nin farklı kentlerinden Ankara'ya gelen köylü yurttaşlar temmuz ayının başından beri eylem yapıyor. Eylemcilerden bazıları "seslerinin duyulmaması" üzerine açlık grevine gitti.
Kamuoyunda “İşgal Yasası” olarak tabir edilen düzenlemeye karşı, İzmir, Aydın, Muğla, Mersin gibi Ege ve Akdeniz köylerinden yüzlerce zeytin üreticisi ve aktivist, başta Ekoloji Birliği ve İkizköy Çevre Komitesi olmak üzere 64 sivil toplum kuruluşunun çağrısıyla Ankara’ya yürüdü ve TBMM önünde kararı protesto etti.
Ege köylerinde de yol kapatma, jandarma müdahalesi ve tırların bölgeye girişine karşı blokajlar yaşandı. Bazı köy muhtarları kameralara konuşarak, halkın yaşam alanının baltalanacağını kaydetti. Türkiye’nin dört bir yanından çevre aktivistleri ve köylüler, yaptıkları basın açıklamalarında, yasayı kabul etmeyeceklerini ve mücadeleye devam edeceklerini duyurdu.





