Günlerden Kırmızı, Sahi Adım Neydi, Hevesi Kirpiğinde isimli öykü kitaplarıyla kendine özgü bir evren kuran Polat Özlüoğlu, ilk romanı 'Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar' ile okurun karşısında. İthaki Yayınları etiketiyle ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin 45. yıl dönümünde yayımlandı. 384 sayfalık yapıt, yalnızca yazarının külliyatında yeni bir türün kapısı olma niteliğinin yanında darbeyi konu alan anlatılar arasında da farklı bir yere sahip.
Renkli peruklar dükkanı sisli belleğin hafızası
Romanın merkezinde; 12 Eylül karanlığında tutuklanan, ağır işkencelerden geçen, devrime olan inancını ve dik duruşunu kötülüğe teslim etmemiş bir öğrenci, Meşhur Kara var. Ancak Özlüoğlu, Meşhur’un portresini yalnızca maruz kaldığı şiddetin dolayımıyla çizmek yerine; yarasını zamana karşı taşıyan, kalabalıklardan çekilmiş, sessizliğe sığınmış fakat boyun eğmemiş bir kadının direnciyle anlatıyor. Özlüoğlu anlatımında ajitasyona başvurmuyor, aksine karakterinin içsel direnişini umut, mutluluk ve hatta neşe ile süslüyor. Meşhur, siyasi direnişini hayatı sevme ve tutunmaya eviriyor. Dükkanının müşteriyle kurduğu ilişki, insanlara yaklaşımı ise sığındığı sessizliğe rağmen halen dayanışmacı.
Öyküden romana uzanan bu yolculuk, Özlüoğlu’nun metninde bir zorunluluktan doğuyor. Sessizlik ve yalnızlık kabuğuna çekilmiş bir öznenin yeniden hayata karışma, direnme ve umut devşirme serüveni, öykünün sınırlı zamansal çerçevesine sığmayarak romana, yani "unutma ve hatırlama üzerine kurulan" geniş bir hafıza kaydına alan açıyor.
Odak darbenin sarstığı insan hikayelerinde
1974 doğumlu olan Polat Özlüoğlu, 80 darbesinin gerçekleştiği yıllarda çocuk olsa da darbenin etkilerinin hissedildiği dönemi kitabında net bir şekilde tasvir ediyor. Bu durum 12 Eylül’ün yalnızca cezaevlerindekileri değil, ardından gelen bütün nesilleri ve toplumsal dokuyu sakatlayan sistematik kötülüğünü temel mesele ediniyor.
Kitap sadece bir günlük değil işçilerin, öğrencilerin, sendikaların ve örgütlü mücadelenin tasfiye edildiği bir dönemin de mihenk taşı olduğunu tekrar hatırlatıyor. Daha çok politik anlatılar üzerinden şekillenen döneme dair kitaplar arasında Özlüoğlu, insan hikâyelerine odaklanıyor. Kitabın başkarakteri Meşhur Kara'nın darbe öncesindeki dönemiyle darbe ile maruz kaldığı işkence sonrasındaki yaşamı anlatılırken üslubun da değiştiğini görüyoruz. Meşhur'un gençlik yıllardaki umudu ve heyecanını belirgin kılan anlatım, darbe sonrası dönemde değişiyor. Kullanılan dil de darbe sonrasında belirsizlğin hüküm sürdüğü zamanları tasvir ediyor.
'Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar', edebiyatı susturulmaya çalışılanların, ötekileştirilenlerin ve örtbas edilen travmaların yankı bulduğu bir mecra olarak düşünen anlayışın ürünü. Özlüoğlu, dönemin bireyler ve toplum üzerindeki yıkıcı hasarını sadece bir tarihsel tanıklık belgesi olarak değil, estetik ve psikolojik bir iç hesaplaşma ekseninde ele alıyor.
Özlüoğlu’nun ilk romanı, 12 Eylül’ü sadece tankların ve bildirilerin soğuk kronolojisiyle değil; Meşhur Kara’nın duran, kırılan ama atmaktan da vazgeçmeyen kalbi üzerinden anlatıyor. Unutuşun konforuna karşı hatırlamanın ve yüzleşmenin sancısını üstlenen roman, edebiyatımızın darbe hafızasına düşülmüş dikkate değer bir şerh niteliğinde. Seçici kurulunda Oğuz Demiralp, Nedret Öztokat Kılıçeri, Levent Yılmaz'ın yer aldığı 2026 Erdal Öz Roman Ödülü'ne seçilen 'Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar'ı yazarı Polat Özlüoğlu 24 Saat'e anlattı.
Edebiyatımızda "12 Eylül romanı" denildiğinde genellikle cezaevi süreçleri, ideolojik tartışmalar veya yenilgi hissi öne çıkar. Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar ise darbeyi tarihlendirilmiş bir dönem parantezine almak yerine, aradan geçen kırk yıla rağmen "bugünün sokaklarında, bir peruk dükkânında" beliren bir açık yara olarak ele alıyor. Romanınız, 12 Eylül hafıza edebiyatının bugüne kadar kurduğu anlatılarla nasıl bir ilişki içinde?
Edebiyatımızda 12 Eylül romanı denilince ilk akla gelen kitaplar hep erkeklerin yaşadıklarına odaklanmıştır, onların hesaplaşmaları, kaçışları, hüzünleri ve kayboluşlarına, yüzleşmlerine dair hikayelerdir. Daha çok tanıkların ağzından, onların bakış açısından, geri dönüşlerle bezeli sanki birer anıymış gibi ya da anı olarak yazılmıştır. Romanın içinde de yer aldığı üzere devrim erkek işiymiş
gibi bir büyük yanılgının içinde anlatılmıştır çoğunlukla. Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar ise devrimci mücadele içinde yer almış bir kadının hikayesidir. Bu uğurda işkence görmüş, hapis yatmış ve dışlanmış bir kadın. Tam olarak bir darbe romanı demek haksızlık olur sanırım, daha çok bir kadının yıllara yayılan zaman içinde hayata tutunma, ayağa kalkma, yeniden başlama mücadelesine tanıklık ediyoruz. Kadınlar o dönemde yaşadıklarını çok az anlattılar, fazla dillendirmediler, başlarına geleni kimselerle paylaşmadılar, kimi unutmaya çalıştı, kimi unutamadı hayattan koptu, kimi korktu ve içine kapandı. Diğer romanlardan ayrışan bir diğer nokta ise yapılan işkenceler hep tanıklıklar üzerinden ve mağdurun ağzından anlatıldı bugüne kadar. Oysa bu romanda işkenceyi bizzat failin ağzından dinliyoruz. Yani işkencecinin tanıklığından okuyoruz hikâyeyi. Bu romanın en önemli ayrışma anlarından biri bu sanırım. Roman bu sayede çoklu anlatıcılarla ilerliyor ve geri dönüşlerle, hatırlayışlarla ve külliyatla genişliyor.
Metin boyunca zaman çizgisel akmıyor; geçmişteki hücrelerin rutubetiyle bugünün dükkânı, genç kızlık ile yaşlılık iç içe geçiyor. "Kalbin durduğu o anlar"ın günümüze yansıması ise oldukca net şekilde yer alıyor. Sizce toplum 12 Eylül'ü bir darbe yanında bir travma olduğunun farkında mı?
Maalesef farkındalık çok yüksek düzeyde değil. Tek bir rakam söyleyeceğim yaklaşık bir milyon altı yüz elli bin kişi fişlendi. O zamanki nüfusu düşündüğünüzde her evden bir kişi fişlense, aileyi düşündüğünüzde neredeyse nüfusun üçte birinden fazlası etkilenmiştir. Gözaltına alınanlar, idam edilenler, işkencede ölenler, şüpheli ölümler, kayıplar, sürgünler, kaçışlar, tutuklananlar, işten atılanları düşününce yaşanan sadece bir darbe değil büyük bir travma. Ama bütün bu yaşananların, acıların, korkuların, yasakların, sansürlerin çok güzel üstü örtüldü, çok kolay makyajlanıp sanki bir özgürlükler devri başlamış gibi bir hava yaratıldı. Kapitalizme ve tüketim çılgınlığına teslim oldu ülke. Darbe silindir gibi geçmişti oysa üzerimizden. Karanlığın, kötülüğün
unutulması için dönemin iktidarı darbecilerle birlikte elinden geleni yaptı. Ve çok çabuk unutuldu. Romanda söylendiği gibi yüzler, binalar, otomobiller, şarkılar, şiirler değişti. Meşhur’un cezaevinden çıktıktan sonra içine düştüğü boşluğun sebeplerinden biri de buydu. Halkın bir an önce geride bırakmak istemesi bu karanlığı, bu unutuşa çoktan gönüllü olması, göz yumması bu suçun örtbas edilmesine.
"Cezmi geri dönüşü mümkün olmayan bir adam artık"
12 Eylül hafızasında kadınların maruz kaldığı şiddet çoğu zaman genel politik anlatıların gölgesinde kaldı ya da bir tür "mahremiyet ve utanç" perdesiyle üzeri örtüldü. Darbenin kadın bedeni üzerinden kendi hegemonyasını kurma biçimini ve bu şiddetin edebiyata taşınmasındaki gecikmişliği nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dönemin haleti ruhiyesi içinde değerlendirince bu durumun kaçınılmaz olduğunu görüyoruz. O kadınlar en yakınlarına, eşlerine, annelerine, babalarına, çocuklarına, dostlarına dahi anlatamadılar yaşadıklarını. Başından geçen işkenceyi, kötü muameleyi, tacizi, tecavüzü mahremiyet ve utanç duygusu ile içlerinde sakladılar. Bu duruma sebep olarak utancın, geleneklerin, toplum baskısının etkin olduğunu biliyoruz. Ama yıllar içinde bu durumun değişeceğini düşünmek de yanıltıcı oldu. Çünkü suskunluk devam etti. Saklı kaldı kadın bedenine yapılan bu kasıtlı acımasız şiddet. Edebiyat belki bundan sonra bu tür hikayeleri daha çok içine alır. Çok az yazıldı, çok az yer aldı
romanlarda, öykülerde. Oysa bu suç anlatılmalı, teker teker ifşa edilmeliydi.
İşkenceci Cezmi’nin iç sesinde korkunç bir kutuplaşma var. Ve bu kutuplaşmayı oldukça net şekilde okuyoruz. Genellikle karakterler iyi veya kötü olarak tanımlanır, Cezmi'nin ise işkence dışındaki taraflarını da görüyoruz. Bu yönden düşünürsek karakterleri çok yönlü olarak ele almak neden önemli?
Bir karakteri kaleme alırken tüm yönleriyle, ağrısı, sancısı, iyiliği, aydınlığı, arızası, hatası ve arazları ile hayalimde canlandırırım. Hem duygu dünyası hem haleti ruhiyesi hem geçmişi hem dış görünüşü ile ete kemiğe büründürürüm. Karakter sanki yanımda, karşımdaymış gibi olur yazdığım metinlerde. Okurun elinden tutmasını, ona dokunmasını isterim. Dolayısı ile bu romanda olduğu gibi işkencecinin de bir insan olduğunu, karanlıklarını ve gündüz gözüyle evdeki halini göz ardı edemezdim. Aslında karşımızda dışarıdan bakınca sıradan bir insan, kötülüğün içinde tomurcuklandığı zavallı bir adam var. Hayatın akışında kalabalıklara karışan, aramızda gezip dolaşan, bir annenin oğlu, bir kızın babası, bir evin reisi olan oldukça normal diyebileceğimiz adamlardan biri. Hatta uzaktan bakınca konduramayacağımız biri. Zaten öyle olmadı mı, darbe sonrasında neredeyse hiçbiri ceza almadı, yargılanmadı, sokaklarda ellerini kollarını sallaya sallaya gezdiler, belki karşımıza çıktılar, belki yanımızda oturdular, belki komşumuz oldular. Hatta söyleşilerde denk geldiğim bazı tanıklıklarda işkencecisi ile karşı karşıya gelenler var, tanıyanlar. Yani Meşhur’un yaşadıklarını yaşayan çok kadın
vardır eminim. Bu romanda kötülüğün aslında bir seçime dayalı olduğu, kötülük yaparken bile bir sınırın ardına geçmemenin yine tercihle olduğunu görüyoruz. İşkenceci emir komuta zincirinde kendini temize çekmek için verilen emiri bahane eder oysa yaptığı işkenceden zevk almak, bunu
kanıksamak, daha kötüsünü, acımasızını yapmak, sınırı aşmak bu bahaneyi ortadan kaldırır. Cezmi sınırın öte tarafına geçmiş bir adam. Geri dönüşü mümkün olmayan bir adam artık.
"Bazen bir kötülüğü, kaybı anlatmak için bir şarkı ya da bir öykü yeter"
Romanda Meşhur ile işkencecisi Cezmi yıllar sonra karşı karşıya geldiklerinde ortada hukuki bir hesaplaşma yok. Hatta Meşhur, "Devletin sormadığı, yargılamadığı, üstüne ödüllendirdiği, emekli ettiği adamların cezasını o mu kesecekti?" diyerek Türkiye'deki köklü cezasızlık zırhına işaret ediyor. Türkiye'nin yüzleş(e)mediği faillerin aramızda sıradan birer "ihtiyar dede", "mahalleli" olarak aramızda dolaşması gerçeği, bir yazar olarak metninizi nasıl besledi?
Açıkçası romandaki fail ile mağdurun karşılaşma halinin çıkış noktası bu gerçeklikti. Cezasızlık maalesef yüzleşmeyi mümkün kılmadı. Binlerce insan uğradıkları bu haksızlığın, kötü muamelenin yargı yoluyla hesabını soramadı. Üstesinden gelinemeyen buydu. Kayıplarının peşlerine düşemedi insanlar. Devlet mağdur ile failin arasına girdi. Maskelerin ardında saklanan failler hayatın içine sızdılar, sıradan yaşamlar sürdüler. Meşhur gibi insanlara, onların ailelerine, yakınlarına, evlatlarına bu yüzleşme imkânı sağlanmadığı için bu ülkenin büyük bir vicdanı borç içinde olduğunu düşünüyorum. Bu cezasızlığı, adaletsizliği, haksızlığı düşündükçe insan aklını yitirecek gibi oluyor. Ben yazarken çok zorlandım. O insanlar nasıl bir hınç ve üzüntüyle yaşadılar, yaşıyorlar insanın aklı almıyor. Onca kaybın ardından toplum olarak yas duygusunu bile yaşayamadık layıkıyla. Ne bireysel ne de toplumsal yasa izin verildi.
Meşhur’un kafasında kurduğu tiyatro sahnesinde işkenceciye karşı geliştirdiği tirat ve adalet duygusu ile gerçek hayattaki çaresizliği arasındaki uçurum çok sarsıcı. Hukukun ve devletin işlemediği bir coğrafyada edebiyat (ve genel olarak sanat) bu yüzleşmenin ve sembolik adaletin kurulabileceği tek sığınak mıdır?
Edebiyat iktidarların, resmi tarihin, erkin aktarmadığı, anlatmadığı, kaydını tutmadığı ya da kendine göre tuttuğu hatta kasıtlı olarak çarpıttığı zamanlarda bence en güvenilir, en özgür kaynaklardan biri. Sizin de söylediğiniz gibi haksızlığın, eşitsizliğin, hukuksuzluğun, karanlığın, şiddetin yarattığı kaosu dile getirebileceğimiz tek mecra sanat olagelmiştir. Hayatın işlemeyen, aksayan, kırılgan, hasarlı hallerini ortaya koymanın en önemli kaynağı sanat yoluyla ortaya çıkıyor. Bazen bir kötülüğü, kaybı anlatmak için bir şarkı ya da bir öykü yeter. Bazen birkaç dize bir iktidarın, faşist tahakkümün, totaliter rejimlerin bütün kötü niyetlerini, zorbalıklarını ifşa edebilir.
Meşhur, Murat’ın bıraktığı günlüğü yıllar sonra okuduğunda bambaşka bir hayal kırıklığıyla karşılaşıyor: Murat’ın dünyasında devrim "erkeklerin konuştuğu ve eyleme geçtiği" bir alan olarak kodlanmış, Meşhur ise neredeyse bir figüran. Bu ayrıntıyla, dönemin sol/devrimci hareketleri içindeki eril körlüğü ve kadının emeğinin/mücadelesinin görünmez kılınmasını da mı eleştirmek istediniz?
Bu zaten hepimizin bildiği bir gerçek. Devrimci mücadele içinde yer almış kadınlar her daim görünmez kaldı, hatta özellikle öyle kılındı. Bunun yüzleşmesini yaşamadık. Çok az kadın bu hesaplaşma sorgusuna girdi. Örgüt içindeki katı hiyerarşide kadın kimliği, emeği ve varlığı maalesef hep reddedildi, ötelendi. Erkeklerin gölgesinde verilen bir mücadeleye indirgendi kadın emeği. Kadın meselesi özne olmaktan çıkıp figüranlığa dönüştürüldü. Cinsiyetsizleştirme çabaları ile sol hareketlerde bacılık kültürü yaratıldı. Kadının kendi cinselliği örtülerek, erkekleşen bir kadın tipi ortaya çıktı. Makbul sayılan buydu. Sonrasında da erkekler kahraman oldu, kadınlar ise normal hayatın içine geleneksel rollerine, değersiz hayatlarına geri döndü. Cezaevi süreçleri, işkenceler, mücadeleleri, emekleri darbe sonrasında yine görmezden gelindi. Kadın harekâtı neyse ki bu durumla darbe sonrasında çok çabuk yüzleşip mücadeleye girişti.
"Edebiyat biraz da başka dünyaların mümkün olduğuna ikna olmaktır"
Bölüm aralarına yerleştirdiğiniz ve dünyanın farklı yerlerindeki sistematik şiddeti ele alan "İşkence Külliyatı" üst kurmaca parçaları, 12 Eylül’ü yerel bir darbe olmanın ötesine geçirip evrensel bir totaliter mekanizma eleştirisine dönüştürüyor. Türkiye'nin darbe hafızasını dünya edebiyatındaki diktatörlük ve cadı avı anlatılarıyla aynı potada eritme fikri nasıl doğdu?
Meşhur yaşadıklarında yalnız değildi, bu kötülüklerin, acıların, karanlığın sadece bu coğrafyaya ait olmadığını anlaması, onun gibi işkenceye maruz kalan milyonlarca insanın olduğunu, yeryüzünün her yerinde bu şiddetin, baskının, haksızlığın yaşandığını idrak etmesi fikriyle ortaya çıktı. Çevirmen olması da bu külliyatı mümkün kıldı. Evrensel bir darbe hafızasına sahibiz maalesef. Dünyanın her köşesinde her zamanında bu acılar yaşandı, yaşanıyor ve yaşanacak muhtemelen. Dolayısı ile bu hikâye Meşhur ile başlamadı, öncesinde ve sonrasında da işkenceye maruz kalan insanlar, canlılar oldu. Külliyat ile metin daha da genişledi diye düşünüyorum. Hatta okurlardan gelen geri bildirimlerde külliyatın içindeki kitapların gerçek olduğunu zannedenler vardı. Sipariş vermek için internette arayanlar olmuş. Bazı okurlar ise külliyattaki kitapların bazılarını yazmamı istediler. Güzel tepkiler bunlar. Yani romanı zenginleştiren bir devinim sağladı külliyat.
Hücrede başlayıp yıllarca süren ve ancak benzer bir şiddetten/hastalıktan geçen Elmas’la karşılaşınca yavaş yavaş kırılan bir "suskunluk" var. Adorno’nun felaketten sonra şiir yazmanın imkânsızlığına dair sözünü hatırlarsak; böylesi radikal bir vahşeti anlatırken kelimeler nereye kadar yetiyor?
Adorno bu sözü söyledikten sonra da şiirler, şarkılar, romanlar yazılmaya, resimler yapılmaya devam etti. Çünkü acıyı, yası, kaybı anlatabileceğimiz tek yaratı her şeye rağmen sanattır. Adorno daha sonra bu sözü yumuşatmıştır hatta. İnsan sanat aracılığı ile kendini ifade eder, hatırlar, unutmaz, kayda geçer, aktarır, saklar ama en önemlisi bence paylaşır. Bazen suskunluğun bile çok şey anlattığı durumlarla karşılaşırız. Bazen kelimelere bile gerek kalmaz. Önemli olan bir derdi, bir meseleyi sırtlanmak, taşımak, o acıyla hemhal olmak, o kaybı paylaşmak. Edebiyat biraz da başka dünyaların mümkün olduğuna ikna olmaktır. Barbarlığı, vahşeti, karanlığı anlatmamızın sebebi de biraz bu yüzden değil mi? Yalnız olmadığımızı bilmek. Edebiyat insanlığın karanlık yüzüyle, içindeki canavarla, sınırları ile yüzleşme alanlarından biridir ayrıca. Edebiyat sorgular, irdeler, direnç gösterir. Dolayısı ile mücadele alanlarından biridir. Totaliter rejimlerin, darbelerin, sıkı yönetimlerin, katliamların ardından yapılan ilk şey sansür ve yasak değil midir, ilk tutuklananlar, ilk hedef gösterilenler yazarlar, çizerler, gazeteciler değil midir? O yüzden Sartre’ın dediği gibi edebiyat harekete geçmektir. Değiştirmek, dönüştürmek, sorumluluk, yüzleşmek, idrak etmek, özgürleşmek demektir edebiyat.




