1910 yılında iki çağdaşı Ruhi Arel ve İbrahim Çallı ile Avrupa sınavlarını kazanıp Paris’e burslu olarak giderken o yaştaki pek çok insan gibi umutları, beklentileri, kaygıları vardı kuşkusuz. Kendilerinden önce Avrupa’ya eğitim için giden Şeker Ahmet Paşa, Osman Hamdi Bey, Hüseyin Zekai Paşa gibi önemli sanatçılarımızın Avrupa deneyimlerinden de haberdar olmaması mümkün değildi.
Osmanlının geleneksel sanatları minyatür, tezhip, hat sanatları bilgisinin yanında resim alanında dünyadaki gelişmelerin de farkındaydı elbette. 19’uncu yüzyıl başında Avrupa, özellikle Rönesans sonrası perspektif, anatomik doğruluk ve ışık-gölge oyunları gibi sanatın temel unsurlarında büyük ilerlemeler kaydetmişti. Dönemin sanatçıları için bunları öğrenmek, ilerletmek önemliydi tabii.
Hikmet Onat, Birinci Dünya Savaşı’na kadar Paris’te Fernand Cormon atölyesinde dört yıl eğitim gördü. Henri Toulouse-Lautrec, Maxime Dethomas gibi önemli sanatçıların da geçtiği Fernand Cormon atölyesinde. İyi bir sanat eğitiminin yanında çeşitli dostlukları, arkadaşlıkları oldu burada. 1914’te savaşın başlamasıyla birlikte bütün bunları Paris’te bırakarak yurda döndü.
Yurda döndükten sonra bir süre Nişantaşı Sultanisi ve ardından Galatasaray’da öğretmenlik yaptıktan sonra Güzel Sanatlar Akademisinde öğretmenliğe atandı. Burada pek çok çağdaşıyla birlikte modern resme katkı vermeye devam etti.

Onat, İstanbul, özellikle de Boğaziçi peyzajlarıyla bilinen önemli empresyonist sanatçılarımızdan biridir. Pek az yaptığı portrelerden biri, Taha Toros’un aktardığında göre 1917 yılında yaptığı eşine ait portredir. Eşine ilişkin bilgimiz, yine Taha Toros’un aktardığına göre yıllarca yatalak hasta olduğu ve Hikmet Onat’ın, kızıyla birlikte yıllarca ona baktığıyla sınırlıdır.
1917 yılında resim sanatımız açısından en önemli olay, Celal Esad Arseven’in telkiniyle Abdülmecid Efendi’nin himayesinde, Hikmet Onat’ın da içlerinde olduğu 1914 Kuşağı sanatçılarının katılımıyla kurulan Şişli Atölyesidir. Şişli Atölyesi, milli duygularla bir araya gelmiş bir avuç sanatçının özellikle resim alanında üretecekleri eserleriyle savaşı, Anadolu’yu, hepsinden önemlisi müttefik ülkelerde düzenlenecek sergilerle Batı'ya Osmanlı'nın medeni gücünü anlatacaktı. Tarihimizdeki ilk halkla ilişkiler faaliyeti olabilir bu; hamasetten, abartıdan, yönlendirmeden, ajitasyon ve manipülasyondan uzak bu faaliyetin günümüz algı üreticilerinin yaptığından çok farklı olduğunu belirtmek lazım.

1917 yılının Hikmet Onat ikonolojisi açısından önemli sayılacak bir diğer konusu da, tesadüfen elime geçen 12 Ocak 1917 tarihli “Benim Küçük Clarissa’m!” diye başlayan ve sanatçının imzasını da taşıyan Viyana’dan Paris’e gönderildiği anlaşılan aşk ve tutku dolu bir mektup. Bu mektupta, kırık dökük bir Fransızcayla Noelden sonra -muhtemelen Viyana’dan- İstanbul’a döndüğünü, yeni atölyesinde sanatçı arkadaşlarıyla birlikte bir sergi için hazırlandıklarını, çalışmak için hasta ve yorgun olduğunu, -Clarissa’yı- çok özlediğini, atölyedekilere selam söylediğini, altı ay sonra muhtemelen Kasım ayında Paris’te olacağını ve ziyarete beklediğini içeren bir mektup. Mektupta bir de 1918 yılında Viyana’da yapılacak sergide yer alacak “Veda” isimli tablosunun bir eskizi. Mektup bu kadar.

Clarissa’nın kim olduğunu, sonrasında ilişkilerinin nasıl geliştiğini bilmiyoruz ama eskiz tanıdık. Mektuptan çıkan bu eskizin yağlı boya, tuval ve yaklaşık 120x90 boyutlarındaki aslı, Milli Saraylar Müzesi koleksiyonunda; en son Milli Saraylar, Cumhurbaşkanlığına bağlanmadan önce Cemil Çiçek döneminde TBMM Başkanlığı makam odasında asılıydı. Hala orada mıdır, bilmiyorum ama Hikmet Onat’ın literatürde “Harbe Giderken Veda”, “Ayrılık” ya da bu mektuptan da anlaşılacağı üzere sanatçının bizzat kendi isimlendirmesiyle “Veda”nın, sanatçının eserleri arasında özel bir yeri var. Bu tablo Birinci Dünya Savaşı koşullarında Viyana’da sergilenen 142 eser arasında. Aynı sergi Berlin’de de tekrarlanmak istense de savaş koşullarının elvermemesi nedeniyle sergilenemez ve bu eserler epey maceralı bir yolculuktan ve savaştan sonra Türkiye’ye getirilir ve bunlardan 56’sı müze koleksiyonları için ayrılarak İstanbul Resim ve Heykel Müzesi başta olmak üzere bugünkü devlet müzelerinin temeli atılır.

Hikmet Onat, “Veda” eserinde Avrupa resminin anatomik doğruluk, ışık gölge, perspektif gibi bütün yeniliklerini ustaca uygulamış, tablonun bütününe yayılan hüznü izleyicinin içine kadar işlemeyi başarmıştır. Önde birleşmiş iki figürün yarattığı anıtsal etki, arka fondaki insanlarla birlikte yaprakları kurumaya başlamış ağacın dimdik ayakta olma hali, topyekûn Anadolu insanının vakarına ve direngenliğine işaret adeta. Önde veda halindeki iki akrabadan -baba oğul ya da iki kardeş-özellikle asker olanın eksiksiz teçhizatı, tertemiz, neredeyse ütülü, muntazam kıyafeti dikkate değer.
“Veda”, bu içine kapanık olarak bilinen sanatçımızın özel ya da sanat hayatına ilişkin yeni bir şeyler söylüyor mu bilinmez ama bu mektup, Hikmet Onat biyografisinde yer almayı hak ediyor gibi.