‘Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’, ‘Albayım Beni Nezahat ile Evlendir’, ‘İkircikli Biricik’, ‘Kalfa ile Kıralıça’ ve ‘Aziz İnsanlık’ gibi yapıtlarıyla kendine has anlatı diliyle kendi okur kitlesinin kitaplarını merakla beklediği İlhami Algör, bu kez rotasını dünya edebiyatının klasik bir patikasına çeviriyor. İletişim Yayınları’ndan Emre Bayın’ın editörlüğünde yayımlanan ‘Jül Vern Seyahat Acentesi’, Jules Verne’in meşhur Seksen Günde Devriâlem romanındaki dünyayı ve karakterleri alarak okuru 19. yüzyılın dünyasında, emperyalizmin ulaşım ağlarında ve Viktorya dönemi zihniyetinde bir tura çıkarıyor.

Algör, Verne’nin kurduğu dünyayı eleştirel gözle sunarken karakterlerin özgün yapısını kendine has ironik ve esprili dille tekrar inşa etmiş. Okuru ilk sayfadan boş bir kâğıda hayali bir demiryolu haritası çizmeye çağıran bir metin: ‘Jül Vern Seyahat Acentesi’. Jules Verne’in kurduğu hırsız-polis formüllerini, acente hizmetine dönüşen seyahat ağlarını ve "yokluğun estetiğini" tartıştığımız söyleşide Algör, çocukluk kahramanlarına şefkatle yaklaşırken dönemin ikiyüzlü zihniyet dünyasına taş atmaktan da geri durmuyor. Phileas Fogg’un peşine takılarak kıtaları ve şehirleri adımlarken Sanayi Devrimi ve erken emperyalizmi etkilerinin hem tarihsel hem de sosyolojik bağlamda okuyabiliyoruz. Okurun aklına çocukluğumuza dair öyküler dahil olmak üzere klasik metinlere tekrar eleştirel bir gözle bakmayı düşüren eser, kitapların yazıldığı çağın şartlarını göstermesinin önemini de hatırlatıyor. Okur için ise farklı eserlerin katmanlı kurguya sahip olduğu gerçeğini anımsatarak kitap okumanın ‘eğlenceli bir zaman geçirme’ aracından ziyade dönemin tanıklığına bir bakış sunduğu gerçeği üzerine tekrar düşündürüyor. Fogg’un yolculuğunun bir şaryoda adım adım takip ediyoruz, burada Algör’ün yönetmenlik yönü de hatırlanıyor. Şaryo baş karakteri takip ederken kamera bazen odağı yakınlaştırıyor, bazen arka planda, manzaranın ötesinde yaşananları aktarıyor. Türkiye’de okurun tarihe yoğun ilgisi düşünüldüğünde bu gibi klasik metinlerin özü korunup yoğrularak yazarın sunduğu yeni bir bakışla okunması, bu yöntemin başka eserler doğurması ilgi çekecektir.

Klasik bir macerayı salt bir okuma nesnesi olmaktan çıkarıp metinlerarası ve eleştirel bir denemeye dönüştüren yazarla; Phileas Fogg’un kapalı devre "centilmenler" dünyasını, metne sızan "yokluğun estetiğini" ve Batılı beyaz adam mitini konuştuk.

Seksen Günde Devriâlem, dünya edebiyatının en bilinen maceralarından biri. Sizi Jules Verne’in bu metnini salt bir okuma nesnesi olmaktan çıkarıp bir “seyahat acentesi” rehberliğinde yeniden adımlamaya ve metinlerarası bir yolculuğa dönüştürmeye iten temel düşünce neydi?

Sorunuzda iki şık var: “salt bir okuma nesnesi olmaktan çıkarıp bir “seyahat acentesi” rehberliğinde yeniden adımlamak” ve “metinlerarası bir yolculuğa dönüştürmek” İlk şıkka cevap vermeye çalışacağım. Jül Vern (Türkçe olmayan isimleri Türkçede söyleniş biçimi ile yazarım) külliyatına bakınca coğrafyalar, güzergâhlar ve kullanılan ulaşım araçları ile zaten sürekli bir seyahat hali görülüyor. Neticede başka coğrafyalara dair bilgi aktarımının, hizmetin sürekliliği bende “acente” çağrışımı yaptı.

Soruyu soru formundan çıkarınca galiba şöyle oluyor: “İlhami Algör Jules Verne’in bu metnini salt bir okuma nesnesi olmaktan çıkarıp bir ‘seyahat acentesi’ rehberliğinde yeniden adımlayarak metinlerarası bir yolculuğa dönüştürüyor.” Fena olmadı bence. Teşekkür ederim.

Kitabın hemen başında okurdan bir harita hayal etmesini rica ediyorsunuz. Okuru daha ilk sayfadan anlatının doğrudan bir parçası, hatta o hayali trenin bir yolcusu kılma arzunuzun arkasında nasıl bir kurgusal tercih yatıyor?

“Yokluğun estetiği” diyelim. Bu kavram kalmış zihnimde. Sizin sorunuzla birden çıkıp geri geldi. Esasen o sayfalarda bir harita olacaktı. İngiltere, Manş geçişi, o geçişin Avrupa ayağı olan Calais ile başlayan; oradan Paris, Alp Dağları, Torino derken Avrupayı çapraz geçerek İtalya’nın güney doğu ucuna, Adriyatik kıyılarına, Türkçede sık kullanılan ifade ile “çizmenin topuğuna”, liman kenti Brindisi’ye ulaştıran bir demiryolu hattı haritası olacaktı. Olamadı. Son anda dümeni kırdım ve okuyucudan “hayal etmesini” rica ettim. Bence böylesi daha iyi oldu ve yine sorunuzun içinde yatan güzel bir cümleye ulaştık: “Yazar, kitabın ilk sayfalarında okurdan bir harita hayal etmesini istiyor, böylece okuru daha ilk sayfadan anlatının bir parçası, hayali trenin yolcusu kılıyor.”

Dedektif Fix için “monotonlaşmayı önlemek adına düşünülmüş, yandan ittirmeli bir hırsız-polis formülü” diyorsunuz. Metnin bütünlüğüne saygı duyduğunuzu belirtmenizin yanında karakterlerde dünyayı sömürgeleştirme amacı olduğunu da okudum.

Bir şey demesem. Siz söylemişsiniz zaten. Bir ek yapabilirim belki. Jül Vern, iki aşamalı olarak tanımlanır. Genç Jül Vern bilim, teknik, teknoloji gelişimine güveniyordu. Bunun dünyayı daha iyi bir yer yapacağına inanıyordu. Fakat daha sonraları böyle olmadığını, gelişme olarak tanımlanan şeyin refahı yaygınlaştırmadığı aksine hem Avrupa hem de denizaşırı ülkeler için sömürgen sonuçlar ürettiğini gördü.

Kitapta sadece Jules Verne ile sınırlı kalmayıp dönemin Victoria edebiyatına, sinemaya, mekanlara ve duygulara da uzanıyorsunuz. 19. yüzyılın toplumsal yapısını ve yüzyılın insanını bugünün okuruna anlatırken bu disiplinlerarası bakış size nasıl bir alan açtı?

Tlos Antik Kenti Tiyatrosu restorasyonu tamamlandı:  Aydınlatmasını güneşten alacak
Tlos Antik Kenti Tiyatrosu restorasyonu tamamlandı: Aydınlatmasını güneşten alacak
İçeriği Görüntüle

Viktorya dönemine laf çakmadan geçmek mümkün olamıyor. Viktoryan ahlâk, evdeki masa bacağını kadınsı hatlar içeriyor, cinsellik çağrıştırıyor diye kumaşla kaplayan bir zihniyet dünyası. Ve 19. yYüzyıl ile sınırlı kalmadığını düşünüyorum.

Verne’in metinleri genellikle bilimsel ilerleme ve saf macera övgüsü olarak okunur. Sizin metniniz ise bu anlatının arkasındaki sömürgeci tahakkümü ve görünmeyen arka planı görünür kılıyor. Jules Verne bugün eleştirel bir mesafeyle nasıl okunmalı?

Buna önceki soruda değindik galiba. Eleştirel mesafeyle kitap okunmaz. Yani eğer akademik bir çalışma içinde değilseniz, kimse “alayım bir Jül Vern, eleştirel mesafe ile okuyayım” demez. Jül Vern kitaplarının seveni çok. Çocukluk anılarında sıcak yeri var. Ben topa sert girme yanlısı değilim. Sevenlerin arasına girilmez.

İlhami Algör anlatılarında aşina olduğumuz o muzip, mesafeli ama aynı zamanda derinlikli iç ses bu kitapta da kendini hissettiriyor. Fogg’un katı rasyonalizmi ile sizin esnek ve ironik diliniz karşılaştığında metinde nasıl bir çatışma ve anlatı ritmi doğdu?

Yukarıdaki soru/cevap’a göz kırpıyor sanki bu soru ya da bana bir imkân verdi. 80 Günde Devrialem sevenleri için keyif veren bir macera anlatısı. Onunla paralel akacak iseniz esprili bir dil kullanmanız yolculuğu yazan için de okuyan içinde daha keyifli kılıyor sanıyorum. Fogg, Jül Vern tarafından da eleştirilen biri. Fransızlar ile İngilizlerin arası 18 ve 19. Yüzyılda limoni. Bence Jül Vern’de tatlı bir dil ile eleştirmiş İngiliz centilmenlerinin dünyasını.

Ama öte yandan neticede batılı beyaz erkekler olarak Hind eline geldiklerinde bir kadın kurtarıyorlar “doğu”nun zalimliğinden. Beyaz adam klasiği. Jül Vern’de neticede batılı beyaz bir 19. yüzyıl adamı.

9173 20241108110102430

İlhami Algör

Jül Vern Seyahat Acentesi

İletişim Yayınları

178 sayfa

Muhabir: Ahmet Çağatay Bayraktar