Türkiye’de hekimlik, uzun bir süredir ağır bir sınavdan geçiyor. Yalnızca mesleki değil, etik, tarihsel ve hatta varoluşsal bir sınav bu. Artık her gün yeni bir şiddet haberi, yeni bir yurtdışına göç kararı, yeni bir istifa duyurusu duyuyoruz. Gidenler sessizce çıkıyor sistemden; kalanlarsa sessizce tükeniyor. Ve biz, bir mesleğin içerden nasıl çökertildiğine tanıklık ediyoruz.
Hekimlik, tarihin en eski mesleklerinden biridir. Ancak bu uzun tarih içinde hiçbir dönemde, Türkiye’de bugün olduğu kadar değersizleştirildiği, itibarsızlaştırıldığı bir sürece tanıklık ettiğimizi sanmıyorum.
Şiddet, bu yapısal krizlerin en görünür ve en travmatik yansıması. Beyaz kodlar artık günlük rutine dönüştü. Oysa bir sağlık kuruluşunda hekime yönelik bir fiziksel saldırının “olağan” sayıldığı hiçbir toplum, sağlığını koruyamaz. Bu yalnızca bireysel öfke patlamalarının değil, sistemin hasta ile hekimi karşı karşıya getiren doğasının bir sonucu. Vatandaş, hakkı olan sağlık hizmetine ulaşamadığında suçluyu sistemde değil, önündeki beyaz önlükte arıyor. Sistemin onu öfkeyle baş başa bıraktığını göremiyor — ya da görse bile yönünü değiştiremiyor.
Ve ardından gelen soru artık ezber: “Neden gidiyorlar?”
Giden Gitti, Kalan Tükeniyor
Bu sorunun yanıtı o kadar net, o kadar çok kez söylendi ki… Yine de bir daha söyleyelim: Çünkü yaşayamıyorlar. Geçinemedikleri için değil yalnızca — mesleği meslek gibi yapamadıkları için. Tıp eğitiminin yıllar süren zorluğuna rağmen, hekimlerin sistem içinde söz hakkı yok. Karar mekanizmalarının dışında, hasta taleplerine göre şekillenen, ekonomik performansa indirgenmiş bir sistemin parçaları haline geldiler. Etik kararlarla değil, hızla yarışan algoritmalarla çalışıyorlar artık. Vicdan değil süre, dikkat değil puan, merhamet değil “verimlilik” ön planda. Ve bu şartlarda hekimlik yapılmaz. Yenidoğan çeteleri türer, hırsız ve katiller mesleğimize bulaşır.
İşte bu yüzden gidiyorlar. Almanya’ya, İngiltere’ye, Kanada’ya… Bazen hiçbir yere ait hissetmeden, ama en azından bir tıbbi kararın arkasında durabilecekleri bir yer arayarak. “İyi hal belgesi” istatistiklerine bakıldığında, mesleki onurunu sürdürebilecek koşulları yurtdışında arayan hekim sayısı artık her ay yüzlerle ifade ediliyor. Gitmek bir tercih değil, bazen bir hayatta kalma refleksi.
Peki kalanlar? Kalanlar yalnız mı? Hayır. Ama büyük çoğunluğu artık değersiz hissediyor. Hem sistem gözünde hem toplum nezdinde… Çünkü ne hasta memnuniyetsizliğinin nedeni anlaşılabiliyor, ne de idarenin sorumluluğu üstleniliyor. Sorunlar hekimlere ihale ediliyor, çözümler ise yapısal düzeyde erteleniyor. Böyle bir tabloda ne etik üretilebilir ne de nitelikli tıp yapılabilir.
Tıp etiği bize der ki: “Zarar verme.” Ama sistem öyle bir noktaya geldi ki, hekim çoğu zaman ya kendine zarar veriyor ya da hastasına. İkisi de etik dışı. Ve bu ikilemler içinde karar almaya zorlanan bir hekimin mesleki tükenişi kaçınılmaz oluyor. Oysa etik yalnızca bireysel vicdanla sınırlı değildir; sistemin de etik olmak gibi bir sorumluluğu vardır. Bugünkü sağlık sistemimiz ise, bu sorumluluğun uzağında, piyasa dinamikleriyle şekillenen bir model üzerine inşa edilmiş durumda. Hastayı müşteri, hastaneyi işletme, hekimi de bir tür hizmet sağlayıcıya dönüştüren bu yaklaşım, toplumsal sağlığı değil, memnuniyet anketlerini merkeze alıyor.
Hekimlik yalnızca bilgiyle değil, zamanla, dikkatle ve ilişkiyle yapılır. Bu üç unsurun ortadan kalktığı bir ortamda, ne hekim hastasına güven verebilir, ne de hasta hekime saygı duyabilir. Güven ilişkisi kırıldığında ise yerini öfke, şüphe ve savunma alır. Bugün kliniklerde tam da bunu yaşıyoruz.
Sistem değişmeden, köklü bir etik yeniden inşa başlamadan, sadece hekimin değil toplumun sağlığı da tehdit altında kalmaya devam edecek. Tükenmiş bir hekim, tükenmiş bir sağlık sisteminin belirtisidir. Ve unutulmamalı ki, bu tükenişin bedelini bir gün herkes öder.
Gidenler sessizce gittiler. Kalanlar, her geçen gün biraz daha sessizleşerek, içlerinden çekiliyorlar meslekten. Bu bir uyarı yazısıdır. Geri dönülemez bir noktaya gelmeden önce, hep birlikte durup düşünmek zorundayız: Hekimler neden gitmek zorunda kalıyor? Ve kalanlara ne yapıyoruz?
Hekimlik onuru toplumla kurulan sözde gizli ama güçlü bir sözleşmeye dayanır. Bu sözleşme yırtıldığında, yalnızca hekim değil, toplum da kaybeder. Oysa hâlâ geç değil. Şiddeti durdurabiliriz. Göçü yavaşlatabiliriz. Hekimi yeniden mesleğinin merkezine koyabiliriz. Ama bunun için önce kabul etmemiz gereken bir gerçek var:
Kalanlar da artık gitmeyi düşünüyor. Çünkü kalanlar da tükeniyor.