Bir ağacın gölgesinde oturup da o ağacın ne zamandır orada durduğunu hiç merak ettiniz mi? Ya da sabah güneşinin önünüze düşen ışığında kaç çeşit ton taşıdığını fark ettiniz mi?

Sorular basit gibi görünebilir ama aslında bizi çok temel bir meseleye götürür. Bakmak mı, görmek mi? Yoksa daha ötesi mi?

Zamanın akışı, gündelik telaşlar ve alışkanlıklar zinciri bizi öylesine sarar ki, çoğu zaman yaşamın kaba tozunu alırcasına, yalnızca ‘bakmakla’ geçiştiririz. Çağımız bize çok şey gösterirken, çok azını fark ettirir. Her şey hızlı, anlık ve yüzeyseldir. Ekranlar, görüntüler, akışlar, bildirimler… derken gözlerimiz her an bir yerlere bakar, ama gönlümüz hiçbir şeye yönelmez. Halbuki yaşam, ‘durdurup izlenesi’ bir sanat eseridir. Merakla bakan bir göz ve açık bir yüreğin etkisi azımsanamayacak düzeyde önem arz eder çünkü ne kadar çok şey görürsek görelim, görmediklerimiz kadar eksiğizdir. Bu noktada ‘Temaşa’, bize durmanın meziyet olduğunu hatırlatır.

Gündelik hayatta çoğu zaman ıskaladığımız ama ruhumuzun özlemle aradığı bir eylemdir. Ruhun gözle birleştiği, anlamla derinleşen bir ‘hal’dir. Gönlün gözle olan bu iş birliği, aynı zamanda bir tefekkür ve zikirdir. Sadece durmak değil; durdukça derinleşmektir. Temaşa etmek, bir manzaraya bakıp geçmek değil; o manzarayla bir bağ kurmaktır. Varlığın sadece şekline değil, özüne dikkat kesilmektir. Bu farkı anlayanlar bilir ki; bir ağaca sadece bakmakla, o ağacın zamanla yoğrulmuş gövdesinde bir ömrün izlerini okumak, yapraklarının rüzgarla raksında ilahi bir bestenin nağmesini duymak arasında uçurumlar vardır. Temaşa, kalbe nüfuz eden seyir halidir. Kalabalıklardan, gürültülerden, içten ve dıştan gelen dağınık çağrılardan sıyrılıp varlığın ince detaylarında kaybolmaktır. Bu kayboluş, bir yitme değil; bilakis, kendini bulma biçimidir. Dışarıya bakarken içeriye yolculuk yapmanın zarif bir yoludur.

Temaşa, anlamaya açılan kapıdır. Bu kapıdan geçmek, kalbin aynasında yaradanın tecellilerini izlemektir. Temaşa eden, bu tecellinin peşine düşer. Çünkü bilir ki, her şey görünenden ibaret olsa; hikmet susar, gönül de boşlukta kalır. Hayat her güne başka bir mucize taşır. Bunu farkedebilmek için sadece izlemek değil; gözlemlemek, sezmek, anlamak, içselleştirmek gerekir. Çünkü insan, seyrettiği güzelliklerde kendi yansımasını bulur. Ufkun çizgisinde kendi arayışını, bir gülüşte kaybolmuş neşesini, bir kuşun kanadında özgürlüğe duyduğu özlemi görür. İnsan, iyi gördüğünü, fark ettiğini çoğaltmak ister. Güzellikleri gören bir göz, çirkinliği istemez. İyiliği fark eden bir yürek, kötülüğe tahammül edemez. O yüzden temaşa, sadece estetik değil, ahlaki bir duruştur da.

Çok şey görmek, hakikati görmek değildir. Çok bakmak, derinleşmek anlamına gelmez. Manadan yoksun bakış, ulviyet içermez. Sadece şekle, çerçeveye, dış kabuğa odaklanmakla kalırız. Gönül gözüyle bakmayan, gerçeği ancak gölgesiyle tanır. Temaşa, aslen her şeyde bir sır aramak değil, zaten her şeyin sırla yaratıldığını fark etmektir.

Mevlana der ki:

“Dünya gözü ile bakan yüzü; gönül gözü ile bakan özü görür.”

Kainatın her zerresi, ‘ilahi bir kudret’in yansımasıdır. Bu yüzden her varlık, temaşaya değerdir. Bir damla su, bir karınca, bir gökyüzü… Her biri, kendine özgü diliyle bize varoluşun hikayesini anlatır. Onları izlemek, yaradanın sanatını tanımaya çalışmaktır. Bir su damlasını izleyen kişi, yalnızca fiziksel bir eylemde bulunmaz. O damlada bir başlangıcın, bir yolculuğun ve belki de bir sonun izini sürer. Orada suyun değil, varlığın devinimini görür. Çünkü temaşa, sadece görme eylemi değil; anlamı göğüsleme cesaretidir. Denizdeki dalganın sesi, toprağın kokusu, doğanın renkleri, bazen de bir kelimenin titreşimiyle kalp yeniden hatırlar. Yaşamak, varlığı idrak ettikçe anlam kazanır. Temaşa, işte bu farkındalığın adıdır.

Bir şeyin sıradan gibi görünen hali içinde bile olağanüstü olanı sezmeye başladığımızda, düşünce gelişir, bilinç uyanır. Temaşa, düşünceyi derinleştirir. Aceleci yargıların, sığ kanaatlerin önüne set çeker. Her şeyden önce, ruhu inceltir, yavaşlatır. Hissizleşen insanı, yeniden duygulandırır. Katı gerçekliklerin içinde yorgun düşen zihni, estetikle buluşturur. Temaşa eden kişi, güzelliğe daha açık hale gelir. Bu bir nevi gönül terbiyesidir. Göze hitap eden şeyler kalbe de dokunur. Kalbe dokunan ise davranışlara sirayet eder. Böylece insanın hayata bakışı, ilişkileri ve hatta konuşmaları bile değişmeye başlar.

Temaşa etmek, aynı zamanda bir tür şifadır. Zihni meşguliyetlerden uzaklaştırır, kalbi arındırır. ‘Şimdi’ye demir atmaktır. Anın getirdiği güzellikleri fark ettikçe, insanın içi huzurla dolar. Her şeyin anlamı vardır, dilsiz doğa, dilsiz duygular, dilsiz zaman ancak seyredildiğinde konuşur. Temaşa, görünmeyeni açığa çıkarır, duyulmayanı işittirir. Velhasıl, insan, ancak fark ettiğine minnet duyar. Güneşin her sabah doğması bir alışkanlık gibi görünürken, bir gün oturup onun doğuşunu izlemek, o anın ne büyük bir nimet olduğunu fark ettirir. O zaman insan, elindekinin kıymetini bilir. Temaşa sayesinde nimet görünür hale gelir, görünür hale gelen ise takdiri doğurur.

Bazen bir şeyin içine uzun uzun bakmak, onu değiştirmez; ama sizi değiştirebilir ve bu değişim, bazen bütün ömrün özeti olabilir. Her sabah aynı pencereden aynı gökyüzüne bakıyor olabiliriz. Ama bir gün, o gökyüzüne dikkatle baktığımızda bir şey değişir. Gökyüzü aynı kalır belki ama biz değişiriz. Çünkü artık sadece bakan değil, gören; sadece gören değil, hisseden bir gözle bakıyoruzdur. Bu değişim, küçük gibi görünür ama aslında yaşamın yönünü değiştirir. Çünkü temaşa eden kişi, artık güzelliği dışarda aramaz. Onu her şeyde, her anda görmeye başlar.

Etrafına bir bak… Odanın köşesindeki ışıltı, bir kuş cıvıltısı, duvarda asılı bir anı… Belki de yaşamın sana söylemeye çalıştığı şey; orada bir yerde duruyor ve senin onu temaşa etmeni bekliyor.