Uzaktan bakana hafif bir pus, içinde kalana yön duygusunu unutturan bir kayboluş... Başkasının hikayesinde tek satırlık ibret; kendi ömrüne değdiğinde ise zamanın akışını donduran bir sis olur. Nasihatle aşılacak bir eşik sanılır; fakat içine düşüldüğünde göğsün ortasına oturur, nefesi keser. Teselli cümleleri dile kolaydır lakin omuzda taşınan yük bambaşkadır. Kelimeler hafif; tecrübe ise ağırdır. Adı dardır, adı zordur.

Dara düşmeyen anlamaz dardakinin halinden. Manasıyla dile gelmez, okunmaz, seyredilmez; insanın içine iner, orada yer tutar. Darda kalmak, insanın beşeri alemle bağlarının gevşediği andır. Zorda kaldığında insanın, kendine dair kurduğu bütün mahfuz cümleler dağılır. İnsan, çoğunlukla güçlü sandığı unsurlarla ayakta durur… bilgisiyle, biriktirdikleriyle, dostluklarıyla, planlarıyla. Fakat an gelir ki bütün bu dayanaklar pamuk ipliğine döner. Beklediklerin gelmemiştir. Güvendiğin dağlarda kırağı sandığın serpintiler çığ olup üstüne yığılmıştır. İnsan, nereden tutsa elinde kalan kırıntılarla baş başa kalır. Nerene dönsen başka bir dert çıkar. Önce beklersin. Sonra çırpınırsın. Çırpındıkça kırık kanat iyileşmez; aksine ağrısı artar, acısı dirilir, derdine dert katar. Akıl veren artar, ama akıl bulan azalır. Niyeler, niçinler, ‘neden benler’ çıban olur gönülde; ne dokunsa can acır. Renkler parlaklığını kaybeder. Müzik sesini yitirir. Hayat, anlamını çekip alır sanki.

Darlık, hem maddesel hem manevi olarak ayrı ayrı kuşatır beni ademi. Biri artınca öteki koluna takılır; biri ağırlaşınca diğeri de yükünü artırır. Gönül daraldığında beden de solar. Biri daraldığında; diğeri de gölgelenir. Bu iki hal, birbirine ilintili dalgalar gibidir; biri çekildiğinde diğeri kabarır. Dualar önce artar; sonra seyrelir. Çünkü insan bazen talebin çokluğundan öte, içtenliğin yoğunluğunda eksilir. Yeri gelir bazılarını dalalete de sürükler bu daralma. “Madem böyle oldu, demek ki…” diye başlayan cümleler, insanı kendi karanlığına doğru iter. Varlıkta yokluk hali de benzerdir. Elde avuçta olanın içinde tarifsiz bir eksiklik… İnsan bazen sahip olduklarında kaybolur. Zira gamla koyulaşmış bu kayıp halinin tam ortasında başlar hidayetin ince yolu.

Darlık, insanın kendi hikayesini yeniden yazdığı; zorluk, yönünü değiştirdiği yerdir. İnsan, rahatça yürürken nereye gittiğini pek sorgulamaz. Fakat yol daraldığında, her adımı hisseder. Her taşın sertliğini, her eğimin dikliğini… Bu farkındalık, insanı daha bilinçli kılar. Her adım, bir tercihe dönüşür. Gönül diyarı da aynı yolu benimser. Kimi zaman uçsuz bucaksız bir ova gibi ferah, kimi zaman da sarp bir dağ yolu gibi çetin. Dağ yolunda insan yalnız kalır; fakat o yalnızlıkta, kalbin ritmi belirginleşir ve kendi sesini duyar. Bu ritimde saklı bir sır saklıdır. O sır, insanın sandığından daha dirayetli olduğudur. Darlık, bu gücü görünür kılar. Zorluk, saklı derinliği ortaya çıkarır. En karanlık anda bile bir umut kıvılcımı taşıyabiliyorsa insan, bu özündeki ışığın işaretidir. Zifirde yakılan mum gibi, gönlündeki iyiliği, sabrı ve merhameti besler. O mumun alevi küçük de olsa; karanlığı delmeye yeter.

Yaşam mücadelesi bizi çeşit çeşit zorlukla sınar. Burada asıl mesele hangi vadeye eşleşirse eşleşsin her gün bir adım atabilmekten geçer. Gaye belliyse, ona ulaşana kadar gidebilme haline ‘tevfik’ denir. Yürümek için sadece bacak gerekmez; görmek için sadece göz, uçmak için sadece kanat…Bu noktada başka bir hal gelir insana bacağı yokken yürümek, gözü yokken görebilmek, kanadı yokken uçabilmek gerekmektedir. Ama sen bu kudreti nerede bulacağını arayıp durursun; oysa aradığın güç yine kendindedir. Aklında, gönlünde, özündedir. Hidayet gönüldeki yön duygusunun uyanışıdır. Hakiki arayışın başladığı noktayı temsil eder.

Basiretin temeli inançtır. İnanç, bu noktada; insanın kendi özüne karşı duyduğu güvenin adıdır. Bu güven, teslimiyetle anlam bulur. Ama bu teslimiyet yılgınlık manası taşımaz. Aksine, oldurmaya yönelik kabiliyetin sende olduğunu bilmektir. Gelecek ne olursa olsun, akışın içinde yerini bulabilme iradesidir. Teslimiyet, suya bırakılan yaprak misali savrulmaktan öte; akışı kavrayıp ona göre yüzebilme maharetidir. Suya muhtaçken vesvese ile tüm su yollarını kapatırsan, kendi susuzluğunu büyütürsün. Kısa süreli ihtiyacın için seni bir ömür besleyecek kaynaklardan mahrum kalmak, ardına ağır pişmanlık bırakır. Oysa bazen günü oluruna bırakmak gerekir. Çünkü kontrol etme arzusu, akışın önüne örülen bir settir.

Toplum derdi de sevmez, dertliyi de. Hatta görmezden gelme gayreti bariz şekilde daha belirgin olur. Güçlü görüneni över; kırılanı, yorulanı, düşeni kenara iter. Oysa insanın asli olgunluğu, düşenin yanına oturabildiği yerde başlar. İrfan hali burada başlar. Yokluk kıymet öğretir. Önemli sandıklarının ne kadar gereksiz olduğunu, önemsiz sandıklarının ne kadar değerli olduğunu hatırlatır insana. Ufacık bir sağlık sorunu, bütün öncelikleri yerinden oynatır. Bir nefesin ne demek olduğunu, bir adım atabilmenin ne büyük nimet olduğunu o zaman anlarsın. Hayat önceliklere göre rotasını çizer; insan ise çoğu zaman yanlış önceliklerle oyalanır.

Sırtındaki küfeyi örs yaparsan adım atamazsın. Aynı küfeyi balon yapabilirsen, seni mesafeden bağımsız bir hızla taşıyabilir. Yük, bazen insanı yere bastırır; bazen de onu göğe yaklaştırır. Mesele yükte değil, yükle kurulan ilişkidedir. Kimse güçsüz görünmek istemez; hele ki güçsüz olma hali, tahammül sınırılarının çok ötesindedir. Başlıca sıkıntı, insanın kendinden kaçmasıdır. Başkalarına kızmak, kaderi suçlamak, koşulları bahane etmek kolaydır. Zor olan, kendi payını görmek, kendi gölgesiyle yüzleşmektir. Darlık, insanı bu yüzleşmeye zorlar. İşte bu yüzden kıymetlidir.

Darda zorda hidayet…

Mucize beklentisinden bağımsız, bir idrak anıdır.

Kaçıştan öte yüzleşme; teslimden öte kabulleniştir.

Zorluk ceza sanılır; oysa bir çağrıdır. Darlık yön kaybı gibi görünür; oysa yönün hatırlanışıdır.

İnsan en çok sıkıştığı yerde kendini tanır. En karanlık anda ışığını fark eder.

Hayat bazen altüst olur. Lakin o sarsıntıda yön düzelir.

“Düzenim bozulur, hayatım alt üst olur diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?” – Şems-i Tebrizi

İnsan çoğu zaman darlığı bir ceza gibi görür. Oysa darlık, bir davettir. İnsan, boşlukta kendini kaybeder; bollukta dikkatini dağıtır; rahatlıkta unutur. Zorluk ise unuttuğunu hatırlatır. Kendi içindeki hakikati, üstünü örttüğü yarayı, yüzleşmekten kaçtığı soruyu… Darda kalan insan, aslında kendine çağrılmıştır.

Çaresizlik, benliğin sınırlarını görünür kılar. İnsan, ancak kendi sınırlarını gördüğünde; başkasının nefesine muhtaç olduğunu anlar. Gönül de o zaman yumuşamaya başlar. İnsaf noktasında merhamet doğar. İnsan, kendi acısını gördüğünde başkasının acısına daha dikkatle bakar. Darda kalmış birinin gözündeki ıslaklığı tanır. Zorda kalmış birinin sesindeki titremeyi duyar. Çünkü o tedrisattan geçmiştir. Böylece insan, yalnızca yardım bekleyen değil, yardım eden de olur. Uzatılan bir el, kimi zaman insanın hayatını değiştirir. O an, yardım eden kişi belki sıradan bir davranış yaptığını düşünür. Oysa karşı taraf için o an, bir dönüm noktasıdır. Hızır da o sıradan görünen anların içindedir.

Zamanla darlık da geçer, zorluk da. Fakat o anlarda edinilen farkındalık kalır. O farkındalık, insanı dönüştürür. Daha sade, daha derin, daha şefkatli kılar. Belki de yaşamın armağanı kalıcı bir dönüşümdür.

Darda zorda Hızır yetişir.

Karanlık sandığın yer, aslında doğum sancısıdır.

Kaybolduğunu düşündüğün an, yeni bir yolun eşiğidir.

Ve en çok sıkıştığın yerde, en büyük kapı aralanır.

“Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var” - Mevlana