İngiltere 1877’den bu yana düzenlenen Wimbledon tenis turnuvasına bir kez daha ev sahipliği yaptı. Becker’den Federer’e, Mc Enroe’dan Dokovic’e, Graf’tan Williams kardeşlere kadar nice yıldızlara ev sahibi yapan turnuvaya bu kez 2000 kuşağı damga vurdu.
Birkaç yıl öncesine kadar genellikle 40’a merdiven dayamış tecrübeli sporcular turnuvayı domine ederdi. Bu kez tek erkeklerde ve tek kadınlarda finale kalan dört oyuncudan üçü 23, dördüncüsü 22 yaşındaydı. 2001 doğumlu Iga Swiatek ile Jannik Sinner zafere uzanan isimler oldu.
Sporun en güzel yanı, rekabeti dostlukla, saygıyla pekiştirmesidir. Wimbledon da bunun en başarılı örneklerindendir. Kadınlar finalinde Polonyalı Swiatek finalde Rus kökenli ABD’li Amanda Anisimova’ya değil set, bir oyun dahi vermedi, adeta korttan sildi. Tribünlerde ise Anisimova taraftarları değil tepki koymak ya da hakaret etmek, maç boyu hatta maç sonrasında sporcularını desteklediler, bağırlarına bastılar. Ne ruhsuzlukla suçlayan vardı ne de bavulunu toplayıp gitmeye çağıran.
Tek erkeklerde Sinner ile Alcaraz’ın rekabetinde de tablo farklı değildi. Büyük hırsla ve stres altında 3 saat mücadele ettikten sonra birbirlerine jestler yaptılar, övgü dolu ifadeler kullandılar. Kazananın da kaybedenin de yüzü gülerken, tribünlerde iki oyuncunun taraftarları hep birlikte ayakta alkışlıyordu.
Belki “tenis farklı bir spor dalı” diyeceksiniz. ABD’de de FIFA’nın ilk kez düzenlediği Dünya Kulüpler Kupası vardı. Birkaç gün önce Real Madrid’i 4-0 yenen Paris Saint Germain, finalde Chelsea karşısında hezimete uğradı, 3-0 yenildi. Böyle dramatik mağlubiyetlere ne Madrid ne Paris taraftarı alışıktı ama orada da tribünlerden “Yönetim istifa” sesleri yükseldiğini duyan olmadı.